Japonya Komünist Partisinin Özgürlük Ve Demokrasi Manifestosu

Aşağıdaki  Belge JKP’nin Parti Program ve Tüzüğünden Sonra En Önemli Programatik

(teorik ve siyasi) Belgesidir

 

 

 

 

 

 

Kyuichi Tokuda

JKP Genel Sekreteri (1945-53)

Çevirenin Notu:

1921’de kurulan Japonya Komünist Partisi, G7 olarak bilinen yüksek düzeydeki gelişkin kapitalist ülkelerdeki başarılı ve yenilikçi parti konumundadır. Bu parti Marksist-Leninist işçi sınıfı önderliğinde kesintisiz devrim ve birleşik cephe anlayışı ile iki aşamada sosyalist/komünist toplumu inşa etmeyi hedefleyen bir partidir. Önce içerdeki tekelci kapitalist gerici güçleri ve ABD boyunduruğunu alt etmeyi amaçlayan demokratik devrim ve ardından durmaksızın sosyalizme geçişin siyasi koşullarını hazırlayan sosyalist devrim mücadelesi verilecektir.

Partinin son seçimlerde aldığı oy 4,700,289  (% 8), Toplam belediye meclisi üyeleri 2830  toplamın % 8.34’ü. Bu parti seçim diğer partilerden farklı olarak seçim yardımlarına anti-demokratik olduğu gerekçesiyle karşı çıkmaktadır. Partinin günlük gazetesi Akahata (Kızıl Bayrak) 2 Milyon satmakta Pekin, Berlin, Cairo, Hanoi, London, Mexico City, Moscow, New Delhi, Paris ve Washington, D.C.. kentlerinde muhabiri bulunmaktadır.

Aşağıdaki  Belge JKP’nin Parti Program ve Tüzüğünden Sonra En Önemli Programatik (teorik ve siyasi) Belgesidir. Partinin programı daha önce anafikir.gen.tr sitesinde yayınlanmıştır.

Çev.  Deniz Kızılçeç

İnsanlığın toplumsal gelişme tarihi insanların sömürü ve baskıya karşı verdikleri çeşitli mücadelelerle bezenmiştir. Bunlar arasında özgürlük ve insan hakları için mücadeleler daima en önemli konumda bulunmuştur. Günümüz Japon toplumunda her türlü baskıya karşı özgürlük ve demokrasiyi savunmak ve genişletmek hala Japon halkının esini ve özlemidir ve JKP’nin temel görevlerinden biridir. 1961’deki 8. Kongremizde yeni geliştirilen çizgi ve politikalarımızın bir sonucu olarak, JKP bugün “özgürlük ve demokrasi manifestosunu” sunmaktadır. Bu belge JKP’nin 1976’daki olağanüstü kongresinde karar altına alınmıştır. Sonradan 1990 kongresi ve 1996 Merkez Komitesi’nin tam katılımlı toplantısında revize edilmiş ve buradaki son halini almıştır.

 BÖLÜM-I Özgürlük ve demokrasi krizinin derinleşmesi

Bugünkü Japonya’da birbirini izleyen gerici hükümetlerin politikalarına -ABD emperyalizmine tabi ve büyük iş sahibi güçlerine hizmet eden- politikaların sürdüğü koşullarda özgürlük ve demokrasi krizi daha kötüleşmektedir. Halk- üç özgürlük hakkına sahip olmalıdır: Yaşam-Geçim Özgürlüğü, Sivil- Politik özgürlükler ve Ulusun Özgürlüğü. Bu üç özgürlüğün bütünselliği tam olarak güvence altında olmalıdır. Ancak Bugünkü Japonya’da bu üç özgürlüğün her birinde ciddi baskı ve hak ve kanun ihlalleri devam etmektedir.

Yaşam-Geçim Özgürlüğünün İhlali

Yaşama özgürlüğü; insanların yaşamda var olma özgürlüğünün toplumsal güvencesi olarak; insanların geçimi ve hakları açısından en önemli ön koşuldur. Ülkemizin politik yaşamında bu sorun temel problemlerden biridir. Japon anayasasının 25.maddesi yaşam hakkını ve Devletin sosyal görevini şu ifadelerle tanımlamaktadır. “Bütün insanlar asgari standartlar düzeyinde bütünsel sağlıklılık koşulları içinde ve kültürlü yaşamı sürdürme hakkına sahip olacaklardır ve yaşamın bütün alanlarında Devlet, sosyal refah ve güvenliğin genişletilmesi ve kamusal sağlığın teşvik edilmesi için sahip olduğu imkanlarını kullanacaktır”

Ancak bu ifadelere karşın, Japonya’nın ekonomik gücü dünyada ikinci duruma yükselmiş olmasına karşın ve hali hazırda İnsanların var olma hakkını garantilemek için yeterli koşullar bulunmasına karşın bu özgürlük ABD’ye tabiiyet ve büyük iş güçlerinin çıkarlarına tabi gerici politikalar tarafından çeşitli biçimlerde baskı altına alınmıştır. Gıda enerji -petrol ve atom enerjisi gibi- alanlarda diğer ülkelere anormal bağımlılıklarımız ve ülkenin kendine yeterlilik seviyesinde ciddi düşme olgusu Japon halkının gelecekteki varoluşu için karamsarlığın çökmesine yol açmıştır. Buna ilaveten eğitim ve refah pahasına askeri bütçe harcamalarının artması, vergi artışları ile birleşerek halkın yaşamını ve yaşam standartlarını tehdit etmektedir.

Japonya’da sadece ve sadece az sayıda insan; tekelci sermaye ve büyük kapitalistler muazzam serveti özgürce kontrol etmektedir. Buna karşıt bir biçimde alt gelir tabakasında (3 milyon yen yıllık gelirin altında yaşayan) 10 milyon aile bulunmaktadır ve birçokları düşük bir gelirle ayakta durmaya terk edilmiştir. Özürlüler, hastalar; babasız aileler ve yaşlılar için sosyal refah yardımları-destekleri birbiri ardından azaltılmaktadır ve birbiri ardından bitmeyen trajik intiharlar yaşanmaktadır; bunlar arasında evli çiftlerin her ikisinin birlikte veya tüm ailenin toplu intihar vakaları da bulunmaktadır. Açlıktan ölenler ve yaşam zorlukları karşısında aile yıkımları olmaktadır. Savaşın kurbanlarına hükümet tarafından sağlanan yardımlar -Atom felaketi kurbanları dahil- yeterli olmaktan uzak bir durumdadır. Uzun çalışma saatleri ve aşırı yoğunlaştırılmış çalışma, fiyat artışları, ekonomik çöküntü ve işsizlik, bunlar Japonya’nın karakteristiği olan düşük ücret politikasına ilaveten, birçok insanı yaşam standartlarını düşürmeye mecbur bırakmıştır. Tarımsal yönetimin krizi, tarım ürünlerinin ithalatın serbestleştirilmesine bağlı olarak keskinleşmiştir. Bununla birlikte küçük ve orta büyüklükteki tarım işletmelerinin yönetme güçlükleri sürekli artmaktadır. Bunlar sonuç olarak insanların gelecek hakkında huzursuzluk ve kaygılarını arttırmaktadır.

 Yaşam çevresi büyük bir kötüleşme göstermektedir:

Anormal yüksek toprak fiyatları çalışan halkın karşısına çıkmaktadır. Onların kendi evlerini satın almasını zorlaşmaktadır. Hükümet 1988 yılında hava kirliliğinden hastalanmış veya etkilenmiş insanların hukuki haklarını resmen tanımaya başlamasına karşın. Bu gelişmenin arkasından Devlet ve Belediyeler tarafından tanınmış bu durumdaki insanların sayısı 100 binin üstüne çıkmıştır ve bu vakalardan yılda 2 bin dolayında insan ölmektedir. Kar yönelimli kitlesel üretim ve otomobil satışları sonucu ve geri durumdaki trafik altyapısı nedeniyle trafik kazaları oldukça sıktır ve yılda 10 bin ölüm ile 700-800 bin yaralanma vakası ortaya çıkmaktadır. Kan ürünlerinin sakıncalı durumundan kaynaklanan Yüksek sayıda AIDS olayı- virüs vakaları gerici hükümetin kriminal karakterini açığa çıkarmış ve onun ilaç firmalarının çıkarlarına öncelik verdiğini ortaya koymuştur. İş kazaları aralıksız olarak ortaya çıkmaktadır, çünkü iş güvenliğini göz önünde bulundurmayan uygulama ve çalışmalar sürmektedir. Yılda yaklaşık 2 bin ölüm ve 200 bin yaralanma vakası bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Gıda güvenliği ciddi bir sosyal problem haline gelmiştir. Buna ilaveten Hanshin Depremi bu tip felaketlere karşı ön karşı tedbirlerin zayıf bir durumda olduğunu açığa çıkarmıştır.

Şunu söylemeliyiz ki gerici politikalar artık insanların yaşamını korumak ve var olma hakkını korumak sorumluluğunu yerine getirme kabiliyetine sahip değildir.

 Sivil-Politik Özgürlüğün Bastırılması

Sivil-Politik Özgürlük insan onuru ve yeteneğinin tam olarak gerçekleşebilmesi için ve toplumun yaratıcı ve sağlıklı gelişmesi açısından gereklidir. Japon Anayasasının 3. Bölümü “Halkın Hak ve görevlerini” tanımlamaktadır. Anayasa halkın Sivil-Politik özgürlüğü düşünce ve ifade özgürlüğü, din özgürlüğü, toplanma, dernek kurma ve konuşma özgürlüğü ve akademik özgürlüklerinin kesin bir biçimde güvence altında olmasını öngörmektedir. Fakat gerici güçler halkın kendi kötü yönetimlerine eleştirisinin yükselmesinden korktukları için otoriter yol ve yöntemle gerici politikalarının çıkmazını ve başarısızlığını aşmaya çabalamakta ve halkın konuşma düşünce ve inanç özgürlüğünü politik faaliyetleri bastırma yoluna girmektedirler.

Tipik bir örnek Parlamento tutanaklarından gerici partilerin çıkarlarına zarar veren bölümlerin çıkartılarak konuşma özgürlüğünün bastırılmasıdır. Kamusal Dairelerle ilgili seçim Kanununun geriye doğru daha da kötüleştirici değişiklikler yapılıp ifade özgürlüğü ve politik faaliyetleri sınırlayıcı maddeler getirilmesi de bu örneklerden biridir. Güvenlik polis örgütünün ve Kamu güvenlik Araştırma Biriminin sürekli casusluk yapması, izlemesi ve gizli fotoğraf çekip biriktirmesi -bu eylemler Anayasa hazırlanması koşullarında bulunmayan Yıkıcı Faaliyetleri Önleme Yasasına göre yapılırken- JKP ve diğerlerine karşı kullanılmakta ve Devlet bütçesine getirdiği büyük masraflar bahasına yapılmaktadır. Partinin toplantı yerlerinde ve parti liderlerinin evlerinde sık sık dinleme cihazları tespit edilmiştir. Daha da ötesi kamu hizmetlerinde çalışanların grev haklarının inkar edilmesi söz konusudur. Bu kesimin dernek kurma ve kolektif eylem yapma özgürlüklerinden kısıtlanıp alıkoyulması dahi yaşanmaktadır ki bu Japon Anayasasında tanınmıştır.

Şuna da özel dikkat gösterilmesi gerekir ki; birçok işyerlerinde özellikle de önde gelen özel şirket işyerlerinde, işçilerin anayasaya aykırı olarak özgürlüklerinin bastırılması her gün yaşanan bir olay olarak büyümekte ve artmaktadır. Bu olaylar şöyle savunulmaktadır “Anayasa işyerlerine giremez”. “Şirket hapishanesi” olarak tanımlanan bu durum birçok işyerinde yaratılmıştır. İşyerlerinde JKP üyeleri ve sendika aktivistleri gözetim altında bulunduruluyor ve şirketlerin ajanları tarafından sürekli izleniyorlar, bazı hallerde işyerinde tecrit uygulamasına maruz bırakılarak, ispiyonculuk yapmak için baskılarla karşılaşıyorlar, bunlara ilaveten terfilerde ve tayinlerde ve maaş artırımlarında haksızlıklar ve sıkıntılarla karşılaşıyorlar ve bazı görevlere gelmeleri engelleniyor. Bir ilaç şirketinde çalışan bir aktiviste düzgün bir iş verilmesi reddedilerek 20 yıla yakın bir süre boyunca bir masada oturmaya zorlandığı türde olaylar yaşanmıştır. İşçilerin Kızıl Bayrak JKP organ gazetesini (ülkenin üçüncü en çok satan günlük gazetesi JKP ye ait. ÇN ) okuma özgürlüğünü ellerinden alan ve onlara el ilanları verilmesine karşı çalışan şirketler bulunuyor. İşçilerin dernek kurma özgürlüğüne saldırmak için, Komünist partisinin ve Demokratik Gençlik Ligi (ÇN. KP’ye bağlı gençlik örgütü) faaliyetlerini kısıtlamak ve önlemek için, kendi kontrolleri altında ikinci bir sendika kuran şirketler de var. Bunlar bu örgütlerin işyerlerinde, şirket yatakhanelerinde Şirketlere ait konut alanlarında çalışmalarını önlemek istiyor veya buralara gangster çeteleri alarak despotik kontrol sağlamak istiyorlar.

Bu yollarla anayasa ihlal edilerek özgürlük bastırılmaktadır alarm verici boyutlarda insan haklarının çiğnenmesi -uygulaması sürmektedir- bu uygulama; modernleşme öncesi çalıştırma uygulamaları ile yeni savaş sonrası emek yönetimi uygulamalarının bir bileşimi biçimindedir. Antikomünist sağcıların şiddeti ve sözde “sol” grupların şiddeti hala devam etmektedir. Bütün bunlar hali hazırda gerici hakim güçlerin özgürlük dediği şeydir.

JKP üyelerine karşı şirketlerde düşünce alanında uygulanan negatif ayrımcılık mahkemelerde çeşitli hakimler tarafından anayasa dışı ve kanunsuz bulunmuştur. Özellikle 1995’teki yüksek mahkeme kararı çağ açan öneme sahip bulunuyor; çünkü bu karar düşünce ayrımının düşünce ve inanç özgürlüğünü ihlal ettiğini ve “özgür insan ilişkileri oluşturmak özgürlüğüne” işyerlerinde ihlali anlamına geldiğini ve dolayısıyla kanunsuz olduğunu belirlemiştir.

 Doğal tabiatları gereği özgürlük ve demokrasiyi teşvik etmesi gereken kurumlar olması beklenen sendikalarda yaygın bir şekilde gözlenen, çeşitli sendika alt kademelerinde görev yapan sendikacılar ve işçi temsilcileri sendika üst yönetim organları tarafından belirli bir partiyi desteklemeye yükümlü tutuluyorlar. (ÇN. JKP dışı sağ ve sosyal demokrat sendikalar kastediliyor) ve meşru ve adil sayılmayacak ceza tedbirlerine uymaya zorlanıyorlar. Böylece politik faaliyet özgürlüğü ve seçme hakları dahi ihlal edilmiş oluyor. Bazı tarımsal ve balıkçı ve dağ köylerinde birinin kendi tercihi ile bir partiyi destekleme özgürlüğü dahi ve seçme özgürlüğü yarı feodal kalıntılar ve gerici partilerin kontrolünün bileşimi ile ihlal edilmektedir.

Politik özgürlüklerin bastırılmasında en ciddi problem tek-sandalyeli yasama sistemidir (meclis kastediliyor) bu sistem gerici partiler tarafından Mecliste ezici çoğunluğu tekel altında tutmak için zorla koyulmuştur. Tek sandalyeli yasama meclisi sistemi Siyasi Partiler Yasası ve Devlet sırlarını Koruma yasası ile birleşik olarak planlanmış ve politik gericiliğe doğru yeni ve ciddi bir adımı oluşturmaktadır. Ve bu adımlar Anayasayı daha kötüye doğru değiştirme girişimleri ile bağlantılıdır bu zeminde Japonya-tipi bir faşizm kurmak istenmektedir. Politik partilere hükümet parasal destekleri de tek sandalyeli yasama ile aynı günlerde getirilerek şu anlama gelmektedir. Halktan belirli bir miktarda politik bağış alınması ve onların muhtemelen desteklemedikleri partilere sunulmasıdır. Bu düşünce ve inanç özgürlüğünü temelden ihlal etmektedir.

Anayasanın kötüye doğru değiştirilmesi gerici güçlerin uzun vadeli stratejik gündemindedir. Bu onların Japon-ABD askeri ittifakının saldırgan karakterini güçlendirmeye dönük manevraları ile bağlantılıdır. Bu yönelim Anayasanın 5 İlkesini inkar anlamına gelecektir. 1-Halkın egemenliği ve devletin egemenliği 2- Kalıcı Barışı destekleme 3- Temel insan hakları 4- Parlamentoya dayalı demokrasi ve 5- Yerel özerklik. Bunlar Japonya’nın Anayasal sitemini savaş öncesi dönemin günlerine götürecek ve halkın özgürlük ve demokrasisini tamamen bastıracaktır. Yıl be yıl İmparatorluk sisteminin kutsanması ve İmparatorcu düşüncenin doktriner biçimde yayılması yoğunlaştırılmaktadır ve halkın egemenliği prensibi böylece ihlal edilmektedir.

Gerici hükümet altında suiistimal, işbirliği ve rüşvete dayalı politika iş ve bürokrasi çevrelerinde sürmektedir. Diğer bir deyişle politikayı para ile etki altına alan plütokrasi sitemi sürmektedir. Gerici güçlerin savunmaya çalıştığı “özgürlük” ve “demokrasi” sahte ve yanılgılıdır oysa bu gerici partilerin diktatörlük özgürlüğü anlamına gelmekte, rüşvet yönelimli hükümet; büyük sermaye tarafından baskı ve sömürme özgürlüğü anlamına gelmektedir. Bu ABD’ye tabi ve büyük sermayeye hizmet eden gerici politikaların gerçek rengini halkın gözlerinden kaçırmayı hedefleyen tam bir yanıltmadır.

Ulusun Özgürlüğünün İhlali:

Ulusun kendi kaderini belirlemesi, diğer deyişle: Ulusun özgürlüğü; aynı zamanda halkın özgürlüğü açısından öz-sel bir etkendir Japon halkının karşı karşıya bulunduğu sorun: San Francisco Anlaşması ve Japon-ABD Güvenlik anlaşmaları ile Japonya’nın egemenliği ihlal edilmiştir. Ve bunun anlamı ABD emperyalizminin Japonya’nın askeri ve diplomatik işleri üzerinde önemli bir kontrolün devam ettiğidir. Halkın iradesinin aksine Japonya ABD için Vietnam ve Kore’deki savaşta kullanılmak için bir üs haline getirilmiştir. Okinawa adasının Japonya’dan koparılıp 27 yıl katı bir ABD askeri hâkimiyetinde tutulması söz konusu olmuştur. Hatta bugün bile 1972 de yapılan anlaşmaya göre Okinawa’nın yönetimsel haklarının geriye alınmasına karşın ABD orada birçok askeri üs bulundurmaktadır. Ve ABD güçleri orada ellerinde “Sınır ötesi – aşırı haklar” bulundurarak halka hükmetmektedir; çeşitli sıklıkta tekrarlanan tecavüzler (ÇN burada askerlerin ve erlerin cinsel tecavüzleri de olmakta onlar kastediliyor ) ve diğer şiddet kullanım hareketleri ile ulusun gururunu yaralamaktadırlar. Japonya’nın geniş çaplı bir silah yığını yapması zorlanmakta ve Asya Pasifik bölgesinde savaş amacına dönük olarak ABD- Japon birleşik operasyon sistemi yoğunlaştırılmaktadır ve devam eden bir tehlike olarak Japonya’nın bir ABD nükleer üssüne dönüştürülmesi gündemdedir. Böylece Japon-ABD askeri ittifakı Japonya’daki askeri üsleri kullanıp harekete geçirmek, Japonya’nın askeri ve ekonomik gücünü ABD hegemonyacılığının “dünya jandarması” stratejisinin bir aracı haline getirmektir.

Dünyada Japonya gibi özgürlüğünden mahrum edilmiş gelişmiş bir kapitalist ülke bulunmuyor. Aynı zamanda Japonya ABD emperyalizminin yanında bir emir eri rolü oynama durumuna getirilerek diğer Asya uluslarının bastırılmasında müttefik olarak bulunuyor ve bizler bu husus hakkında ciddi bir bakışa sahip olmalıyız.

ABD emperyalizmi Japon-ABD Güvenlik Anlaşması temeli üzerinde Japonya’nın özgürlüğünü daha öteye bastıran birçok anlaşma sözleşme ve düzenlemeler yapmıştır.

“Devlet Sırlarının Gizliliği” çerçevesi altında yapılan; ABD Japonya Karşılıklı Savunma Yardımının uzantısı olarak çıkarılan Sırları Koruma Yasası; ayrıca Japon- ABD güvenlik Antlaşması uzantısı olarak getirilen Özel Ceza Yasası Japon halkının bilgiye erişim hakkını kısıtlamaktadır. Lockheed Uçak Şirketi Rüşveti vakası ABD’li çok uluslu şirketlerin Ve CIA’nın nasıl mazur görülemez bir biçimde Japonya’nın politik işlerine müdahale ettiğini gün ışığına çıkarmıştır. Japon- ABD Güvenlik Antlaşmasının “ekonomik işbirliği” ile ilgili çeşitli maddelere ve diğer maddelere dayanarak ABD ekonomik hegemonyasını güçlendirmekte Japonya’yı ABD ‘ye çıkarlar ve ayrıcalıklar sağlamaya sevk etmektedir. Bunların tipik örnekleri onların bu maddelere dayanarak Japonya’dan askeri harcamalarını arttırmasını ve dış ülkelere stratejik amaçlı yardımlar yapmasının talep edilmesidir, öte yandan tarım ürünlerinin ithalatının serbestleştirilmesi ve Japonya ekonomisinin ABD standartlarına uyması için “yapısal reformlar ” talep edilmektedir.

Buna rağmen gerici güçler ve onların hükümeti hala; ABD’ye tabiiyet şeklindeki alçaltıcı politikaya bağlanmıştır ve onlar; Japon-ABD Güvenlik antlaşmasını iptal edilmesi yoluyla Japonya’nın bağımsızlık ve tarafsızlığı çağrısını yapan halka karşıt bir konumda bulunmaktadır. ABD’ye boyun eğme politikası Japonya’nın Ulusal Özgürlüğünün restore edilmesinin önündeki en büyük engeldir. 

Aynı zamanda güçlenen Japon tekelci sermayesi her yolla yurtdışında yeni sömürgeci sızma ve yayılmayı geliştirmekte -ABD emperyalizmine tabi müttefik rolünde olumlayıcı davranmakta diğer ulusların sömürüsünü ve bastırılmasını güçlendirmektedir. Bundan dolayı eğer bizler yukarıdaki Üç Özgürlüğün; büyük sermaye; ABD emperyalizmi ve gerici politikalar tarafından bastırılması ve ihlaline karşı mücadele etmezsek Japon halkının özgürlük ve demokrasisini savunmamız ve genişletmemiz mümkün değildir.

 BÖLÜM – II- Japonya’da Demokrasi: Geçmiş ve Bugün

 A- Karmaşık bir gelişme süreci izleyerek; Avrupa’nın kapitalist ülkelerinden birçok farklılıklar gösteren biçimde Meiji Hanedanı Döneminden bu yana (1868-1912) Japonya’da özgürlük ve demokrasi sorunu kendisine özgün bir karakter taşımıştır.

Birincisi; Batı Avrupa ülkelerinden farklı olarak Japonya’nın hakim burjuvazisi demokratik taleplerin taşıyıcısı olmadı; aksine Mutlakıyetçi İmparatorluk Sistemi dönemindeki (Tenno) ilk erken doğuş dönemlerinden itibaren özgürlük ve demokrasinin bastırılmasını teşvik etti.

Meiji Restorasyon hareketi 1868 de Feodal Tokugawa Shogunate’yi devirdi ve ülkede yukardan hızlı kapitalist gelişmeyi başlattı. Bir dizi burjuva özgürlükleri -iş yapma özgürlüğü; toprak alım satım özgürlüğü ve bireyin meslek seçme hakları getirilmeye başlandı. Aynı zamanda kurulu yerleşik Mutlakiyetçi Tenno rejimi halkın özgürlük ve demokrasisini barbar askeri polis düzeni ile güçlendirmeye devam etti. 1889’daki “Japon İmparatorluğu Anayasası” birinci maddesinde şöyle yazıyordu: “Japon imparatoruna boyun eğilecektir ve bu İmparatorluk ebedi çağlar boyunca kesintisiz bir biçimde sıra ile İmparatorlar tarafından yönetilecektir”. 3.Md “İmparator kutsaldır ve tartışılamaz”. Egemenlik Tenno’da kaldı ve bir meclis var olmasına karşın o İmparator’un tasdik organı olarak onun yönetim eylemlerine “onay” veren bir makamdı. İnsanlar Tenno rejiminin “malları” ve “kulları” olarak görülüyordu. Özellikle kadınlar hizmetkârlar konumunda tutuluyordu; onlara uzun bir süre politik toplantılara katılma yasaklanmıştı ve seçme haklarından tamamen yoksun bırakılmışlardı.

Md. 29’a göre, “ifade özgürlüğü, yazmak; yayında bulunmak; kamusal toplantılar ve dernek kurma” “kanunun sınırları içinde” kalmak deyimleri ile soyut ifadelerle – her an ihlal edilmeye uygun bir biçimde -denetim altında sınırlanmıştı. Güvenlik Polisi Yasası ve diğer baskıcı yasalar ile ve özellikle 1920’lerden itibaren Kamu Düzenini Koruma Yasası; düşünce ve din özgürlüğünü ve aynı zamanda ifade; toplanma ve dernek haklarını vahşice bastırdı.

Zaibatsu denen ve Büyük burjuvaziyi temsil eden büyük sanayi şirketleri ve mali birlikler bir yandan en yoğun bir biçimde işçileri soyar, sömürürken ve yırtıcı çabalar harcarken parazit toprak sahipliği sistemi ile birleşti ve bu sınıfla birlikte mutlakıyetçi Tenno rejimi ile işbirliği yaptı. Bu büyük burjuvazi “devleti daha zengin orduyu daha güçlü yap” sloganı ile militarizmi ve saldırı savaşlarını teşvik eden bir güç haline geldi ve bu büyük burjuvazi güçleri özgürlük ve demokrasiyi bastıran sınıf oldu.

İkincisi; Bu tarihsel koşullarda Japon halkının özgürlük ve demokrasiyi kazanma mücadelesi daha ilk günlerden itibaren ilericiler ve devrimcilerin omuzlarına düştü, özellikle işçi sınıfı ve sınıfı temsil eden partiye düştü.

1877 yılları dolayından başlayarak Özgürlük ve Halkın Hakları Hareketi köylülerin ağır vergilere savaş katkı paylarına karşı mücadelesi ile el ele yürütülerek bir parlamento kurulması, halkın yaptığı bir anayasa, düşünce özgürlüğü, toplanma ve dernek kurmanın garanti altına alınması vb. taleplerle gelişti ve bu hareket bir burjuva demokratik hareket olarak büyük bir tarihsel önemi sahiptir. Fakat bu hareket Tenno hükümetinin vahşi bastırması ile kırıldı.

Özgürlük ve demokrasinin asıl taşıyıcıları sosyalist akımlardı ve aynı zamanda sınıf temelli sendikalar ve köylü akımları idi. 1898’de San Katayama ve diğer insanlar Sosyalizmi İnceleme Topluluğunu kurdular ve 1901’de ilk sosyalist parti olarak Sosyal Demokrat Parti kuruldu. Sosyalist akım eşitlik ilkelerinin gerçekleştirilmesini Güvenlik Polisi Yasasının iptalini, Basını kontrol Yasasının iptalini ve diğer baskıcı yasaların iptalini savundu. Basın ve ifade özgürlüğü, toplantı ve dernekler, işçilerin örgütlenme özgürlüğü; genel seçim, Soylular Meclisinin kapatılması, 8 saatlik işgünü, kiracı köylülerin korunması gibi talepleri savundu. Ve böylece daha önceki dönemde Özgürlük ve Halkın Hakları Hareketinin özgürlük ve demokrasi için oluşturduğu talepleri geliştirdi ve insanlara derinlemesine izah etti.

Meiji (1868-1912 )döneminden itibaren esas olarak aydınlar tarafından yürütülen demokratik hareket 1912- 1926 arası dönemde “Taisho Dönemi Demokrasi Hareketine” evrildi.

B- JKP 1922 yılında modern Japonya’da özgürlük ve demokrasi geleneğini devam ettirmek için kuruldu. JKP halkın egemenliği bakışından hareket ederek açık bir şekilde monarşinin ve Soylular Meclisi’nin tasfiyesini savundu ve ilk kez kadın ve erkek eşitliğini ve 18 yaş ve üstü erkek ve kadınlar için genel seçim ilkesini talep etti ve işçilerin örgütlenme özgürlüğünü onların haklarını, yayın yapma ve toplanma özgürlüğünü, grev yapma hakkı ve işçiler için 8 saatlik işgününü ve toprağın kiracı çitçilere devrini savundu.

JKP’nin o günkü halk egemenliğini savunan net politikası o günün Japonya’sının -egemenliğin Kralın elinde tutulduğu – “ulusal siyasa” olarak sunulan sisteme doğrudan karşıt konumdaydı. JKP saldırı savaşlarına karşıydı; sömürge hakimiyetine karşı ulusların özgürlüğünü ve eşitliğini savunan tutumu ile de devletin azgın militarizmine açık cepheden karşı çıkıyordu.

Bu nedenle JKP tamamen açık faaliyet özgürlüğünden men edilmişti ve “ulusun düşmanı” ilan edilmişti ve -Kamu Düzenini Koruma Yasası ve Özel siyasi Polis tarafından- dünyanın hiç bir yerinde görülmedik bir biçimde en vahşice bastırılan bir partiydi.

Ani tutuklamalar, sık sık kıyıma dönüşen işkenceler, tehdit, uzun gözaltı ve tecritlerde Gizli Polis örgütü TOKKO daha ön savunma- gözaltı sürecinde devreye giriyordu. Eski karanlık çağlar tarzında mahkemeler JKP üyelerine uygulanan sıradan: her zaman başvurulan uygulamalardı. (1931 )Kuzeydoğu Çin’e karşı başlatılan 15 yıllık saldırgan savaş döneminde ve ardından savaşın bir Pasifik çapında savaşa dönüşüp – Almanya; İtalya ve Japonya arasında antikomünist bir askeri pakt ortaya çıktığında; Tenno rejimi karanlık faşist rejimi öylesine aşırı bir noktaya götürdü ki; gerçek liberalleri ve dincileri dahi bastırdı.

Kamu düzenini Koruma Yasanını kurbanları en azından 1682 ölü idi, 75.681 kişi tutuklandıktan sonra savcılığa çıkarıldı. Yüz binlerce insan tutuklandı fakat savcılığa çıkarılmadı.

Halkın özgürlük ve demokrasisinin son nefeslerinin de söndürülmesi tam olarak anlamı Asya ve Japon halklarının tarif edilmez felaketler ve acılar çekmesi idi. 15 yıllık savaş döneminde savaşta veya hastalıktan cephede ölenlerin sayısı 2.300.000’a ulaştı sadece Japonya’nın içinde 500 bin kişi ve yurtdışında 300 bin sivil öldü ve yaralanma ve mülkiyet kaybına uğrayan sivillerin sayısı 8.800.000 e ulaştı. Halkın bütün tabakaları ölçülmez zarar ve zorlukların sıkıntısını yaşadı. Savaş Çin’de ve diğer Asya ülkelerinde 20 milyondan fazla insanın yaşamına mal oldu. Bu olgular hala bize keskin bir biçimde halkın özgürlük ve demokratik hakkını -hatta parça parça adım adım de olsa- kazanmanın ve korumanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

C- II. Dünya savaşının sonucu bu karanlık tarihte temel bir dönüşüm ortaya çıkardı ve özgürlük ve demokrasi açısından durumu tamamen değiştirdi. 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Evrensel İnsan Hakları Bildirgesini karar altına aldı.

Antifaşist İttifak güçleri tarafından alt edilen Japonya’nın hakim çevreleri “demokratikleşmeye” uymak durumunda kaldılar. Potsdam Sözleşmesi Japonya’nın teslim oluşunun koşullarını koyuyor-diğer şeyler yanında ve demokrasinin güçlendirilmesini ve yeniden canlandırılmasını engelleyecek bütün koşulların tasfiyesini, ifade, din ve düşünce özgürlüğünün tesis edilmesini, temel insan haklarını, militarizmin kökünün kazınmasını ve barışçı demokratik bir Japonya’nın inşasını öngörüyordu.

Savaş öncesi ve savaş döneminde; Tenno İmparatorluğunu ebedi bir varlık olarak kabul edenler ve onun mutlakıyetçi hakimiyetini “ulusal siyasa” olarak kabul edenler, uzun bir dönem boyunca kendilerini haklarından mahrum eden tiran rejimden sıkıntı çekmiş olanlar, şimdi demokratikleşme ve özgürlük talep eden hareketlere katılma olanağına kavuşmuşlardı.

JKP bu dönemde ilk kez açık faaliyet sürdürme olanağını kazanarak bu demokratik harekette başı çekti. Japonya’nın hakim çevreleri demokrasiye direnişin çeşitli yollarını denediler: Bu dönemde ABD işgali koşullarında demokrasi dikkate değer ölçüde kısıtlıydı, fakat buna rağmen 1947’de getirilen anayasa egemenliğin halka ait olması ilkesini öngörüyordu. O dönemin Japonya anayasası hala önceki dönemin karmaşık yapısını da yansıtan biçimde içinde İmparatorun “sembol” olarak korunması gibi hükümler taşımaktaydı; tabii ki bunlar egemenliğin tümüyle halka ait olacağı demokrasi ilkesi ile çelişmeliydi: yine de gerçekten olumlu barışçı ve demokratik hükümler taşımaktaydı. Bu dönemin anayasası daha önce savunduğumuz Anayasanın Beş İlkesi doğrultusunu taşımıştır.

Anayasanın 97. maddesi şöyle vurgulamaktadır “bu anayasada tanımlanan temel insan hakları uzun eski yıllar boyunca insanların özgürlük için verdiği mücadelelerin meyvesidir” Japonya’da ilerici halkın zor koşullarda zorluklarla yürüttüğü özgürlük ve demokrasi mücadeleleri -Halkın Hakları ve Özgürlük Hareketinin ve JKP’nin yürüttüğü mücadeleler- “insanların özgürlük için mücadelelerinin” önemli bir parçasını oluşturmaktadır.

D- Bugün Japonya’da demokrasi ve özgürlük için mücadele savaş öncesi döneme göre yeni bir içerikle ilerlemekte ve gelişmektedir.

Birincisi, bugün- savaştan sonra -Japon halkının özgürlük ve demokrasisini bastıran güçler savaş öncesi İmparatorluk sistemi yerine: ABD emperyalizmi ve onun tabi ortağı Japon tekelci sermayesidir.

Japonya’yı işgal eden müttefik kuvvetler güçleri içinde asıl büyük güç olan ABD emperyalizmi Japonya’yı Asya’ya yönelik saldırganlıkta kendisinin ana merkezi yapmak için Postdam Sözleşmesinin maddelerini ihlal ederek yerine San Francisco Antlaşması sistemini geçirdi ve böylece fiilen bağımlı bir ülke haline getirmeye çalıştı. ABD emperyalizmi ve Japon tekelci kapitalizmi Japon halkının özgürlük ve demokrasisinin bastırılmasının ve ihlalinin temel kaynaklarıdırlar.

İkincisi; Özgürlük ve demokrasi mücadelesinin görevlerinin temel maddesi açısından meseleyi incelersek: savaş öncesi dönemin temel görevi feodal ve modern-öncesi baskıya direnerek; Var olma-Yaşam Hakkını ve Sivil-Politik Özgürlükleri kazanmaktı. Simdi bunlara çok yönlü yeni görevler ilave edilmiştir. Bugün bunlar; tekelci kapitalizmin baskısı ve ihlallerine ve saldırılarına karşı direnerek; Var olma-yasam Özgürlüğünü ve Sivil-politik özgürlüğü kazanmak ve bununla birlikte Japonya’nın ABD’ye tabiiyetine bütünüyle son vererek Ulusun Özgürlüğünü kazanmaktır.

Savaş öncesi yarım yüzyılda halkın özgürlük ve demokrasi akımları farklı ırmaklardan gelişerek sonra birbirine yakınlaşıp tek bir muazzam akım olarak ortaya çıkıyordu. Savaş sonrası yapılan Anayasanın getirdiği barışçı ve demokratik maddeler halkın kalbinde sağlam bir yer buldu, bu nedenle Japonya’daki demokratik güçlerin yürüttükleri mücadeleler birçok kez gerici güçlerin Anayasayı geriye götürme yönündeki değişiklik çabalarını engellemiştir. Halkın yaşamlarını ve geçim standartlarını savunmak için yürüttüğü mücadeleler de sağlam ilerlemeler elde etti: 1970’lerde ilerici yerel yönetimlerin oluştuğu ve tam yerel özerklik sağlanma başarısının elde edildiği yerler toplam nüfusun % 40’ına çıktı. Ülkede büyük tecrübe birikimleri sonucunda; Meiji Hanedanından bu yana geçen 80 yıllık despotik dönem içinde bunun ardından Saldırgan Savaş dönemi içinde; savaş sonrası ABD işgali ve Japon-ABD askeri ittifak dönemlerinde ardından büyük iş çevrelerinin engellenmesi amaçlı mücadeleler; “yüksek hızda büyüme” dönemlerinde biriken tecrübeler; var olma Özgürlüğü, Sivil Politik Özgürlük ve Ulusun Özgürlüğü için mücadele eden insanların enerjisi şimdi büyük bir potansiyel oluşturmuştur.

Bu sözünü ettiğimiz mücadeleler sadece modernite demokrasisinin (CN burjuva Demokrasisi kastediliyor) geleneğini devralmış olmuyor; fakat aynı zamanda en çağdaş tekelci sermayenin ihlallerine karşı sosyal kontrol ve denetim için yürütülen anti-tekel talepleri eski taleplerle birleştirip bütünleştiriyor. Ve daha da ötesi ulusun bağımsızlığı için anti -emperyalist ulusal talepleri de ilave ediyor. Ve bu haliyle böylece yeni akım güçlü bir gelişme için olanaklara ve perspektife sahip bulunuyor. Kadınların sosyal ve politik uyanışı ve harekete geçmek için ayağa kalkmaları ve bu harekete katılmaları sosyal ilerleme için büyük bir gücün gelişmesi anlamında dikkate değer boyutlara ulaşmıştır.

1922 deki kuruluşundan bu yana istikrarlı, ısrarlı bir biçimde özgürlük ve demokrasi için boyun eğmeyen bir mücadele yürüten JKP; halk hareketinin önünde en fazla çabayı göstermeye kararlıdır.

Partinin bu tutumu bilimsel sosyalizmin özgürlük ve demokrasi meselesindeki köksel orijinal pozisyonunun bağımsız ve yaratıcı bir şekilde geliştirmesinin ürünüdür. Bu sadece bir taktik değil; JKP’nin bugün ve gelecekteki politikalarının ve faaliyetlerinin kalıcı karakterdir.

 BÖLÜM- III — BİLİMSEL SOSYALİZM VE ÖZGÜRLÜK SORUNSALI

A-           Marx ve Engels tarafından kurulan bilimsel sosyalist teori ve akımın temel hedefi komünist toplumu kurmaktır.

Bu toplum bütün sömürü biçimlerinden arınmış ve gerçekten eşit ve özgür insan ilişkileri üzerinde oturur. Bilimsel Sosyalizm insanlık tarafından yaratılmış bütün değerli mirasın meşru devam ettiricisidir; bilimsel sosyalizm modernite (burjuva dönem ÇN.) demokrasisinin en gelişkin mirasçısı olarak; halkın egemenliğinin ve özgürlüğünün toplumsal ve doğrudan savunucusu olarak tarih sahnesine çıkmıştır.

Dünya tarihinde modernite demokrasisinin ilkelerini belirleyen ilk belge ABD’nin 1776’daki “Bağımsızlık Bildirgesidir” bu Bağımsızlık Savaşı döneminde yayınlanmıştır. Marx bu belgenin demokratik önemine büyük değer verdi. Marx, 1864’te Uluslararası Erkek Çalışanlar Örgütü Merkez Konseyi (1. Enternasyonal ) adına, Başkan Abraham Lincoln’a gönderdiği tebrik mesajında; o günün ABD’sini şöyle karakterize etmişti : “daha yüzyıl bile geçmiş değil; ilk kez bir büyük Demokratik Cumhuriyet’in ilk yükseldiği yer: bununla birlikte ilk insan hakları bildirgesinin hazırlandığı yer (Amerika) ve böylece 18.yy Avrupa devrimine ilk etkinin ve uyanışın verildiği günler” diyordu.

Marx ve Engels için: bilimsel sosyalizmin hem teorisini hem akımını inşa edenler açısından: halkın egemenliğini ve özgürlükleri temel öğe olarak kabul eden bildirgedeki (Fransız ve ABD Devrimlerinin bildirgeleri kastediliyor); modernite demokrasisinin ilkeleri sosyalizmi gerçekleştirme misyonunu üstlenen işçi sınıfının bunları; insan toplumunun değerli birikimi olarak savunması ve bunları gelecek nesillere devretmesi gerekiyordu.

Daha o günlerde genel seçim ve bunun sonucu olan demokratik cumhuriyet sistemi sadece ABD’de birkaç ülkede var olan bir istisna iken; o günlerden itibaren Marx ve Engels Avrupa’da genel seçim hakkı için mücadeleleri teşvik etmede başı çektiler daima demokratik cumhuriyet ve halkın egemenliği bayrağını yüksekte tuttular ve kararlı bir biçimde demokratik kazanımları imha etmek isteyen gerici saldırıları püskürtme kavgası verdiler. Onlar demokratik cumhuriyet sistemini kapitalist devletin en demokratik biçimi olarak savunarak sık sık sosyalist devletlerin bu biçimi miras olarak almaları gerektiğine işaret ettiler.

Onlar özgürlük sorunsalında ısrarlı bir biçimde basın özgürlüğü için mücadelenin önemini -dernek kurma ve toplantı yapma özgürlüğünü işçi hareketinin en temel politik görevleri olarak tanımladılar. Bu özgürlük talepleri kapitalist toplumun gelişmesi ile bağlantılı olarak ortaya çıkmasına karşın Engels bunların çalışan sınıf açısından en can alıcı ve en keskin önemde talepler olduğunu vurguladı. Ve hatta bu özgürlüklerin işçi partileri için “varoluşlarının gerekli çevre koşulu; solumaları gereken hava” olduğunu söyledi (BKZ Prusya’daki Askeri Sorun ve Alman İşçilerinin Partisi 1865.)

B- Şüphesiz özgürlük ve demokrasi sorunsalında bilimsel sosyalizm davası sadece modernite demokrasinin devam ettiricisi olmasından daha da ileri gider. Bu dava hem teorik açıdan hem de bir akım olarak insanlık için önem taşır. Bilimsel Sosyalizm modernite demokrasisi temelinde halkın kapsamlı politik özgürlüklerine bağlı kalırken öte yandan kendini bununla sınırlamaz ve sömürü sistemini tasfiye etmek yoluyla halkın ekonomik ve sosyal özgürleşmesi düzeyine kadar yukarı çıkarak gerçek insan özgürlüğünün yolunu göstermek ve açmak için daha da ileriye gider. Bilimsel sosyalizmin bu anlamda diğerlerinin önüne gecen 4 gelişkin özgürlük ve demokrasi kavramı bulunur.

1- Bilimsel Sosyalizm açıkça, halkın sadece politik özgürlüğünün diğer bir deyişle Sivil-Politik Özgürlüğün kurulmasının çalışan sınıf ve halkın yoksulluk ve kısıtlanmışlık problemini çözmeyeceğini savunur.

Özgürlük hareketinin temel hedefi olarak halkın ezici çoğunluğunun- çalışan sınıfın sosyal yoksulluktan ve yoksunluktan kurtulması dahil – özgürleşmesini öne çıkarır, diğer bir deyişle bütün bir halk için Var olma-Yaşam Özgürlüğünü güvence altına almak ister.

Bu hedefe insan toplumunun o güne kadar geliştirmiş olduğu üretici güçleri tam olarak kullanmak yoluyla ulaşılabilir ve kapitalist sömürünün tasfiyesi ve sınıf karşıtlıklarından ve sınıf ayrımcılığının olmadığı sosyalist ve komünist bir toplum inşası ile olabilir. Modernite demokrasisine yüklenen temel burjuva sınırlılık; onun “sömürü özgürlüğünü” mutlaklaştırmasıdır. Bilimsel Sosyalizmin büyük katkısı bu “sömürme özgürlüğünü” açığa çıkarması ve onu tasfiye etme buluşudur: bu yoldan insan özgürlüklerini iyileştirmek ve geliştirmek buluşudur: -var olma hakkını güvence altına almak dahil olmak üzere. “ Her-birinden yeteneği ölçüsünde ve her-birine emeğine göre” sosyalist bölüşüm ilkesini pratiğe geçirmek ve komünizm aşamasında da toplumda “her-birinden yeteneği ölçüsünde katkı ve her-birine gereksinimlerine göre” bölüşüm ilkesinin gerçekleştirilerek: Var olma-Yaşam Özgürlüğünün çiçeklerinin tam olarak açılmasıdır.

2-Bilimsel Sosyalizm aynı zamanda Sivil-Politik özgürlüklerin korunması ve genişletilmesi ile ilgili olarak en kapsamlı ve tutarlı tavrı geliştirir.

Kapitalizmin gelişme döneminde ortaya atılan politik taleplerden doğan ve modernite demokrasisinin çerçevesi birçok burjuva kısıtlamaları ve sınırları taşımaktaydı. ABD’deki “bağımsızlık bildirgesi” 1776 ve Fransa’daki 1789 “İnsan ve Vatandaşların Hakları Bildirgesi” halkın egemenliği ilkesini ilan etmekle birlikte birçok farklı ülkede halkların; hatta önemli kapitalist ülkelerde dahi -sadece seçme hakkı özgürlüğünde dahi- 100 yılı aşan bir süre sonra, uzun mücadeleler sonucunda bütün ulusa eşit hakları güvence altına alan -kadınlar dahil- genel seçim ilkesi -politik yaşama dahil edilebildi. Fransız Devrimi dönemindeki devrimci hükümet sendikaları ve işçilerin grevini bastırdı ve yasakladı ve bunların “özgürlüğe ve İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesini” ihlal eden bir suç olduğunu ileri sürdü. İşçilerin örgütlenme ve grev yapma hakkının genellikle tanınması ve modern devletlerde doğal bir demokratik hak olarak kabul ettirilene kadar işçilerin kendilerini tiranca bastıran burjuvaziye ve hükümetlere karşı kuvvetli ve uzun mücadeleler sürdürmesi gerekli oldu. Bu mücadele bugün Japonya gibi bir ülkede dahi hala sürdürülmektedir.

Marx ve Engels 1840’larda bilimsel sosyalistler olarak ilk faaliyetlerine başladıklarında halkın özgürlük ve demokrasisi üzerindeki bütün feodal ve burjuva kısıtlamalara karşı çıktılar ve demokrasinin temel görevinin egemenliğin halkta olduğu bir devleti -genel seçimlerin olduğu- basın ve toplantı özgürlüğü – en kapsamlı bir şekilde gerçekleştirmek olduğunu ısrarla savundular. Burjuvazi halkın artan gücünden korkarak özgürlük ve demokrasi bayrağını yere atsa bile çalışan sınıf bu bayrağı kendi bayrağı olarak almalı özgürlük ve demokrasiyi savunmak ve genişletmek için öne atılmalıdır onların çeşitli ülkelerdeki sosyalist akımlara verdiği ısrarlı tavsiye işte buydu.

Bugünkü çağdaş toplumlarda var olan ve çeşitli biçimlerde içeriklerde gerçekleştirilmiş bulunan Sivil-Politik Özgürlükler ve Demokrasi basitçe geçmişteki burjuva devrimlerine ilişkilendirilemez. Bunlar daha önce belirttiğimiz gibi halkların uzun çağlar boyunca verdikleri mücadelelerin sonucu olan ve bugün sahip olduğumuz şeylere doğru gelişen birikimdir. Aynı zamanda bu anlamda da bilimsel sosyalizm davası halkın egemenliği ve özgürlüğü bayrağını kararlı bir biçimde yüksekte tutarak en önemli ve yol acıcı katkıyı yapmıştır.

3- Her bir ülkenin yolu ve kaderi o ülkenin halkı tarafından belirlenmelidir ve hiç bir Devlet veya ulusun buna karışma hakkı yoktur.

Ulusların kendi kaderlerini belirleyebilme hakkı veya Ulusun Özgürlüğü bir toplumun gelişmesi için vazgeçilmezdir ve bu özgürlüğün kapsamlı bir biçimde savunusu başından itibaren bilimsel sosyalizmin ilkeli bir tutumudur.

Marx ve Engels “Komünist Partisi Manifestosunda” 1848 daha o zamandan bir sosyalist devrimin birincil olarak her bir ülke halkının ulusal yüklenimi olarak yürütüleceğine işaret ettiler. Onlar ısrarla; birçok kez çeşitli farklı ülkelerin halklarının sosyal ilerlemesinin vazgeçilmez ön koşulu olarak ve ülkeler arasında uluslararası işbirliğinin ön koşulu olarak ulusal egemenliği ve bağımsızlığın güvence altına alınmasının şart olduğunu savundular. Engels “bütün ulusların özgür gelişmesi ve her birinin tek tek özgür gelişmesi” bakışına vurgu yaparak; bu yaklaşım olmaksızın “tek tek ülkelerde sosyal devrimi düşünmenin büyük bir hata ve karşılıklı yardımlaşma ile dahi böylesi bir sosyal devrimi başarmanın mümkün olamayacağını” vurguladı. (Engels’in 4 Ocak 1888’de Ion Nadejde’ye yazdığı mektup). Aynı zamanda o, insanlığın sosyalist geleceğini öngören biçimde “sosyalizmin çıkarı” adı altında Ulusların Özgürlüğü’nün ihlal edilmesine kuvvetle karşı çıktı. O, eğer Sosyalizm yolunda daha önce adımlar atmış bazı ülkeler diğer uluslara dışarıdan sosyalizmi zorlarlarsa bu davranışın; sosyalizmin bütün uluslararası davasını yok sayacağını belirterek ciddi bir uyarıda bulundu. Engels, “Zafere ulaşan proletarya –kendi zaferini yere çalmadan- hiç bir yabancı ulusa hiç bir türden iyiliği zorlayamaz” diyordu. (Engels’in Eylül 1882’de Karl Kautsky’e mektubu)

4- Bilimsel Sosyalizmin öngördüğü Komünist Toplum içsel karakteristik itibariyle insan özgürlüğünün tam olarak gerçekleştiği bir toplumdur.

Komünist toplum ilkel komünal sistemin çöküşünden itibaren insan toplumunu karakterize eden bütün sınıfsal bölünmelere son verecek olan bir toplumdur ve bu toplum üretici güçlerde muazzam büyüklükte üretici güçlerin gelişmesini ve özgürleşmesini başaracak ve sosyal yaşamda yeni bir içerik kuracaktır. Bu şu anlama gelmektedir:

A- Bu toplumda sınıf karşıtlıkları ve baskıların yerini gerçekten içinde eşit ve özgür insan ilişkilerinin bulunduğu yeni-doğmuş bir toplum almış olacaktır ve bu toplumun içinde “her bir bireyin özgür gelişmesi bütün bir toplumun özgür gelişmesinin ön koşulu” olacaktır.

B- Bu toplumda insanlığa karşı örgütlü ve sistematik şiddetin ve bütün şiddetin tasfiye edilmiş olduğu ve savaşların silindiği, içinde ilke olarak zorlama olmayan ve devlet gücünün kendisinin gereksiz hale geleceği.

C- Son olarak da bu toplumda insanlar yaşamlarının doğal ve sosyal koşullarını – daha önceden o güne kadar insanlar üzerinde hakimiyet kurmuş ve kontrol altında tutmuş olan bu koşulları – kendi hakimiyetleri ve kontrolleri altına alacaklardır ve böylece doğa ve toplumun bilinçli egemenleri olacaklardır. Böylece insan özgürlüğü –sınıflı toplumlarda gerçekleşebilir olabileceğine ihtimal verilemeyecek ölçüde- yukarıda verilen niteliklerde – bütünsel kapsamda ve yüksek-gelişkin – biçimlerde gerçekleşebilecektir.

Marx, komünist toplumu karakterize eden özelliği şöyle açıklıyordu: “İçinde her bir bireyin tam ve özgürce gelişmesinin yönlendirici ilke olduğu; yüksek düzeyde gelişkin bir toplum biçimi.” (Kapital’den) Engels de bu toplumun oluşumunu; “insanlığın gereksinimler krallığından özgürlükler krallığına doğru adımı” (Anti-Dühring) olarak açıklıyordu. Bu toplum gerçekten özgür olan ve çerçevesi insan tarihinde ilk kez bilimsel temellere ve dünya tarihinin bütünsel gelişmesine dayanarak açıklanmış olan bir toplumdur.

D- Lenin; temel olarak Marx ve Engels’in geliştirdiği bilimsel Sosyalizmin ruhunu devraldı ve emperyalizm aşamasına ulaşan dünya kapitalizminin politik ve ekonomik koşullarının bütünsel genel bir analizini yaptı ve kesin ve keskin bir biçimde emperyalizmin politik gericiliğe ve demokrasinin inkarı yönündeki: diğer ulusları ilhak ve baskı altında tutma eğilimine militarizm ve saldırı savaşları geliştirme -diğer bazı şeylerin yanı sıra- eğilimlerine dikkat çekti ve karşı çıktı.

Lenin de; ısrarla çalışan sınıfın ve halkın nihai hedefleri olan sosyalizm için mücadelelerinde demokrasi bayrağını daha yükseğe yükseltmeleri gerektiğine; politik özgürlük mücadelesine ve ulusların kendi kaderini belirlemesine işaret etti. Lenin’e göre çalışan sınıfın özgürleşme için mücadelede sadece ve sadece demokrasi için mücadele etmemesi aynı zamanda demokrasi ve ulusal öz belirlemenin tam olarak gerçekleştirilmesi için mücadele etmesi gerektiğini ileri sürdü; o, bu perspektifte bir mücadelenin sosyalist devrimin kazanılmasından sonra da gerekli olduğuna işaret etti ; “aynı şekilde; tam demokrasiyi uygulamayan zafere ulaşmış (başarılı) bir sosyalizm olamayacağı için proletarya burjuvaziye karşı zafer elde etmek için- ilerdeki bu zafere hazırlanmak için – demokrasi için; bütünsel -tam kapsamlı kararlı ve devrimci bir mücadele yürütmelidir “ (Sosyalist devrim ve Ulusların Kendi kaderini Belirleme Hakkı –Tezler 1916.)

Aslında, II Dünya savaşı öncesi ve savaş sürecinde ortaya çıkan durumda da görüldüğü gibi dünyada demokrasi ve özgürlükler ölümcül bir tehlike ile karşı karşıya kaldığında demokrasi ve özgürlük bayraklarını kaldıranlar komünistler ve onların partileri idi. Halkların bağımsızlık ve barış için verdikleri mücadelenin başında onlar vardı- JKP de bunlara dahildir ve o da despot rejime ve İmparatorluk militarizminin saldırı savaşlarına karşı savaşmıştır. Avrupa’da antifaşist halk cephelerinde ve Nazi Karşıtı Direnişlerde ve aynı zamanda Asya’da Çin ve diğer halkların mücadelelerinde komünistler demokrasi ve ulusal kurtuluş davası için hayatlarını verdiler. Bu mücadeleler – dünya çapında faşizme ve militarizme karşı mücadelelerin deneyleri – bilimsel sosyalizmin partilerinin gerçekten de demokrasi ve özgürlük için öncü savaşçılar olduğunu göstermiştir.

II. Dünya savaşından sonra Vietnam halkı ABD emperyalizminin saldırı savaşını yenerek yeniden bu gerçeği ortaya koymuş ve ABD ye karşı zafere ulaşan ulusal kurtuluş ile ulusal bağımsızlığını ve birliğini kazanmıştır.

E- 20. yüzyılın doğuşu ile birlikte dünya kapitalizmi tekelci kapitalizm ve emperyalizm aşamasına ulaştı.

Bu yüzyılda o günden bu yana dünya halkının özgürlük ve demokrasi mücadeleleri birçok kargaşalık ve zig zaglar ve gerilemeler yaşamasına karşın dünya tarihinin ileriye doğru gelişmesi acısından önemli adımlar başardı.

Yüzyılın başında gezegenimizde esas olarak bağımsız ülkelerin sayısı sadece yaklaşık 20 kadardı. Asya Afrika ve Latin Amerika’daki ulusların ezici bir çoğunluğu sömürge yarı sömürge veya bağımlı olan ulusal baskıdan ıstırap çeken uluslardı. Bugün bu ulusların tamamına yakını bağımsızlığını kazanmış oldu. 1960’larda BM Genel Kurulu kararlarında ve diğer çeşitli bildirgelerde sömürgeler bulundurmak uluslararası hukuku ihlal eden yasadışı bir davranış olarak mahkum edildi. . Bugün 1996 Temmuz itibariyle 185 BM üyesi ülke bulunuyor; bunların çoğu daha önce sömürge ve bağımlı durumdaydı.

20. yüzyıl erken günlerinde politik sistemler itibariyle monarşi sitemi hakimdi ve halk egemenliğini ilke olarak benimsemiş Cumhuriyet sistemleri tam olarak birkaç ülkede yürürlükteydi. Bugün dünya ülkelerinin büyük çoğunluğu cumhuriyet sistemini uygulamakta ve monarşi sadece 29 ülkede varlığını korumaktadır. 20. yüzyıl boyunca dünya politikasının ana akımı değişerek egemenliğin egemende olduğu monarşik sistem yerine egemenliğin halkta olduğu cumhuriyet sistemine geçilmiştir.

Öte yandan insan haklarının güvence altına alınması; insanların var olma-yaşam haklarının güvence altına alınması ve diğer sosyal haklar açısından önemli ilerlemeler sağlanmış ve bu haklar anayasalarda insan hakları ile ilgili maddeler içinde tanımlanmaya başlanmıştır. Bu 20. yüzyılda sağlanmış önemli bir ilerlemedir. 1948 deki Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde 1966’daki İnsan Hakları Konvansiyonu Bildirgesinde ve diğer Uluslararası Antlaşma ve Sözleşmelerde bu haklara yer verildi.

Bilimsel Sosyalizm Davasının özgürlük ve demokrasi başarılarına ve ilerlemelerine büyük katkılarda bulunduğunu hiç bir kimse inkar edemez; bu açık bir tarihsel olgudur. Rusya’da 1917’de yer alan Sosyalist Devrim Lenin in liderliği döneminde bilimsel sosyalizmin gerçek değerini ortaya koyan başarıları ile dünyanın ilerlemesine katkıda bulundu; bu devrim sosyal ve ekonomik bakımdan geri bir durumdan başlamasının yol açtığı tarihsel yetmezliklerine ve aynı zamanda az da olmayan hata ve eksiklerine karşın dünyanın ileriye doğru gelişmesine katkıda bulunmuştur. Özelikle yeni sosyalist rejim sömürgeler dahil bütün uluslar için bir dünya ilkesi olarak kendi kaderini tayini ilan etti ve eski Rus İmparatorluğunun sınırları içindeki uluslar için bu ilkeyi gerçekten pratiğe soktu. Bu rejim erkekler ve kadınlar arasında eşitliği ilan etti ve uygulamaya soku; sekiz saatlik işgünü; ücretli – kesintisi olmadan ödenen tatil hakkı ve sosyal güvenlik sistemini devreye soktu ve bu uygulamalarla halkın Yaşam-Var olma Özgürlüğünü Temel bir İnsan hakkı olarak ön plana çıkardı; bütün bu uygulamalar dünyanın çalışan halklarını ve ezilen uluslarını cesaretlendirdi ve kapitalist ülkelere büyük etkide bulundu. Bu devrimin insan tarihindeki önemi –hatta Stalin ve onun ardından gelen liderlerin biriken hataları ve bunların sonucu olarak SB’nin çökmüş olmasına karşın- hiç bir zaman yok olmayacaktır.

Sovyetler Birliğinde özgürlük ve demokrasi ihlalleri ulusların kendi kaderini belirlemelerinin ihlali dahil Stalin’den itibaren gelişti. Bunun anlamı bilimsel sosyalizmin ilkelerinin kenara atılması, Lenin’in döneminde çizgileri ortaya koyulan (ÇN Karar Yeni Ekonomi Politika dahil Partinin Genel Çizgisini Kastediyor) sosyalizme doğru ilerlemede bir dizi ara geçiş dönemi gerektiği perspektifinin terk edilmesi oluyordu. Bu yapılanlar Sovyet toplumunu kesin bir biçimde halkı baskı altına alan ve sosyalizm yaklaşımına tamamen yabancı olan bir sisteme doğru dejenere etti ve alçalttı. 1989’dan 1991’e SB ve ona tabi olan Doğu Avrupa ülkelerinin rejimlerinin çöküşü bu sistemin dejenere olması ve alçalmasının sonucu idi.

JKP; S.B hegemonyacılığının ve diğerlerinin kötücül yoğunlaşmasının sonuçlarını yaşayarak erken bir dönemde hegemonyacılığın her hangi bir şekilde kendisini ifade etmesine karşı kararlı ve açık bir tutum belirledi ve her bir ülkedeki devrimci ve demokratik akımların bağımsızlığını savundu ve aynı zamanda bilimsel sosyalizmin ilkeli tutumunu savundu. Japonya’daki akıma yapılan müdahaleleri geri püskürttü ve Çekoslovakya ve Afganistan’ın işgaline karşı mücadele etti. JKP her hangi bir dış deneyi asla model almama şeklindeki yolunu ve politikasını net bir şekilde benimsedi ve yüksek düzeyde gelişmiş kapitalist Japon toplumunun çerçevesi içinde ÜÇ ÖZGÜRLÜGÜ savunacağına ve geliştireceğine karar verdi.

JKP bilimsel sosyalizmin gerçek tutumunu devralacak ve onu ileriye doğru geliştirecek ve bu şekilde özgürlük ve demokrasinin kararlı savunucusu olarak ve halkla birlikte çalışmaya devam ederek; kendi bağımsız yolunda bağımsız ve demokratik bir Japonya yolunda ve (ardından Ç.N.) Sosyalist Japonya yolunda ilerleyecektir.

 BÖLÜM IV – YERLEŞMİŞ, GELİŞKİN VE ZENGİNLEŞEN BİR

ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ

Japonya yüksek düzeyde gelişmiş bir ülke olmakla birlikte hala ABD emperyalizmine tabidir ve JKP bugün geleceğin sosyal ilerleme hedefleri yolunda Japonya’nın demokratik değişimini başarma acil hedefi için (bugünkü hedef) demokratik bir koalisyon hükümeti için yürümektedir. Bir anti-emperyalist, anti-tekel demokratik devrim ve buradan da sosyalist devrim ile sosyalist Japonya’ya ilerlemek ve ardından bu ilerlemeyi de komünist topluma ilerletmek. Bütün bunlar sosyal gelişmenin özgün gelişkin aşamalarını oluşturmaktadır bu aşamalar içinde Japon halkının yaşam canlılığı ve refahı geliştirilecek ve onların hak ve özgürlükleri büyütülecektir. Ancak sosyal ilerleme ile kat edilen yol ve bununla birlikte bu yolda ne zaman ve ne kadar ileriye gideceğimiz hakkındaki sorunlar halkın iradesiyle egemenliğiyle ve halkın seçimlerde ifade ettiği tercihlerle belirlenecektir.

Japonya’da savaş sonrası anayasasında getirilen reform halk egemenliği ve parlamenter demokrasi ve belirli sivil politik özgürlükler ön görmekteydi. Bunlar çeşitli türde gerici saldırılara konu oldular. Ancak bunlar Japon halkının demokrasi mücadelelerinde önemli kazanımlar haline gelmiştir. Japonya’da var olan koşullar altında sosyal gelişme için geleceğin yolunu ararken halkın yaşam canlılığı (geçim) ulusun egemenliğinin tam olarak restore edilmesi ve diğer ulusal görevler gibi problemlerin çözümüne büyük önem verilmelidir. Bunlarla birlikte aynı zamanda gerici güçlerin halkın özgürlüğünü ihlal etmelerine ve demokrasiyi inkar etme yönünde saldırılarına karşı demokratik kazanımları savunmalı ve aynı zamanda halkın demokratik hakları ve özgürlüğü ve politik demokrasinin kurumları genişletilmeli ve daha ileriye doğru ilerletilmelidir. Çeşitli dayanaksız düzenlemeler kırılmalıdır.

JKP sekizinci kongresinde parti programını kabul ettiğinde diğer bir değişle 1961’den itibaren kararlı bir şekilde Japonya’nın sosyal ilerlemesiyle ilgili bu çizgiyi savunmuş ve mücadelesini önde gelen karakteri olarak özgürlük ve demokrasinin savunulması ve geliştirilmesi ilerletmiş ve aktif olarak bunu gerçekleştirmek için özgün politikalar önermiş ve yürütmüştür.

Özellikle özgürlük sorunsalı ile ilgili olarak parti “üç özgürlük” politikasını üretmiş bunu Japon halkının savunması ve geliştirilmesi gereken bir politika haline getirmiştir: Var olma- Yaşam özgürlüğü, Sivil politik özgürlük ve Ulusun özgürlüğü. Parti aralıksız bir şekilde Japonya’da bugün bu üç özgürlüğün ihlal edildiğini ileri sürerek açıklamış ve mücadele etmiştir. Parti öngördüğü sosyal gelişme yolunun bu üç özgürlüğü savunmak zenginleştirmek ve geliştirmek için asıl izlenecek yol olduğunu net bir şekilde ortaya koymuş, bu yolun halkın özgürlüğünün daha gelişmiş ileri biçimlerde çiçeklendirilmesi için gerekli olduğunu belirtmiştir.

Japonya’nın ve ulusal yönetiminin gelecekteki yolunda özgürlük ve demokrasi sorunları artan biçimde temel çatışma ve saflaşma noktaları olacaktır ve JKP tekrar net bir şekilde halkın özgürlüğünün her bir üç alanında mücadele için bugünkü durumda ve gelecekte özgürlük ve demokrasinin gelişme yolunu ve bu sorunlar üzerinde JKP’nin politikalarını ve perspektiflerini ortaya koymakta bunları elde etmek için halkı ortak çabalara çağırmaktır.

 Üç Özgürlük (Bu başlığı biz koyduk Çv.)

1- Var olma yaşam özgürlüğü: Sağlık ve varlıklı yaşam canlılığının güvence altına alınması.

Bugün birbirini izleyen gerici hükümetler altında ve daha temel olarak büyük sermayenin ekonomik hakimiyeti ve ABD’ye tabiiyetin sonucu olarak; halkın yaşamı ve yaşam koşulları birçok yolla bastırılmış ve tahrip edilmiştir. Bunlar arasında tüketim vergisinin getirilmesi sonucunda yüksek vergi artışları; silah depolarını büyütmek için gelir sağlamak artan fiyatlar, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, emeğin aşırı yoğun çalıştırılması, iş başında kazalar, çevresel kirlenme, konut edinme güçlükleri, düşük sosyal güvenlik sorunlar bulunuyor. Halkın yaşam koşullarındaki böylesi baskılardan kurtulmak için bütün halkın sağlıklı ve insana yakışır kültürlü yaşam için uygun koşulları güvence altına almak için diğer bir değişle toparlarsak gerçekten Var olma -Yaşam özgürlüğünü güvence altına almak bizim mücadelesini verdiğimiz özgürlüğün en önemli karakteristikleridir.

Ulusal yönetimin Demokratik Koalisyon Hükümetiyle (Altını biz çizdik) yaratacağı değişiklik büyük sermaye yönelimli ekonomi politikayı halk yönelimli ekonomik demokrasiye değiştirecektir. Bu politika ulusal ekonomik politikanın temelini oluşturacak ve büyük sermaye üzerinde demokratik kontrol uygulayarak; büyük sermayenin -saldırgan ve ahlaki olmayan – ekonomik faaliyetlerini alt edecek ve aşacaktır. Bu halk için Var olma -Yaşam özgürlüğünü güvence altına alma yolunda büyük bir adım anlamına gelecektir.

Bağımsız ve demokratik Japonya’da böylesi bir ekonomik demokrasi daha genişletilecek ve dünyanın ikinci en büyük ekonomik gücünün etkin kullanımı yoluyla halkın yaşam canlılığı ve refahı için daha da büyük gelişme elde edilecektir.

Sosyalist Japonya’da ise büyük sermayenin elinde bulunan temel üretim araçları bütün halkın mülkiyetine dönüştürülecek ve ekonomik faaliyetlerin ilkesi olarak özel kar amaçlı üretim yerine toplum ve halk için üretim egemen olacaktır… İşçiler işletmelerin kontrol ve yönetimine katılım yoluyla aktif bir rol oynayacaktır. Bu yolla üretici güçlerin etkin kullanımını israfsız bir şekilde harekete geçiren bir sosyalist plan ekonomisi herkes için bugüne kadar görülmedik ölçüde yüksek maddi varlığa ve manevi yükselişe yol açacaktır.

A- Enflasyon ve fiyat artışları ekonomik çöküntü ve işsizlik ve çevrenin kirliliği kapitalizme içkin olgulardır. Özellikle büyük sermayenin ekonomik egemenliğinin ürünüdürler… ekonomi politikanın ekonomik demokrasi yönünde değiştirilebilmesi ve ilerletilebilmesi için bu zararları en asgariye indirecek ve halkın yaşamı istikrara kavuşturulup iyileştirilebilecektir. Özellikle sosyalist Japonya’da sadece fiyatları istikrara kavuşturmanın koşulları sağlanmış olmayacak fakat aynı zamanda üretici güçlerin gelişmesi çizgisinde fiyatların aşağıya çekilmesi söz konusu olacaktır. Ve ekonomik çöküntüler ve işsizliğin ortadan kaldırılması mümkün olacak işsizliğin olmadığı fakat bireylerin yetenek ve özelliklerine uygun işleri seçebilme özgürlüğü sağlanacaktır. Çevrenin kirlenmesi sorununda sosyalist Japonya ülke çapında koruyucu önlemleri güvence altına alacak kirliliği çıktığı kökten tasfiye etme yollarını geliştirecek yaşam ve doğasal çevrelerin korunması ve iyileştirilmesi gerçekleştirilebilecektir. Bu yeryüzünün ekolojik korumasına olumlu bir katkıda bulunacaktır.

Ekonomik demokrasinin kurulması ve geliştirilmesi yolunda ve Japonya’da sosyalizme doğru ilerleme yolunda devlet politikasının en yüksek önceliği kapsamlı bir sosyal güvenlik sisteminin -insan yaşam ve onuruna saygı temeline dayanan- kurulması olacak böylece halk yaşlılık ve hastalıklar konusunda endişelerden kurtulacaktır. Sosyalist Japonya’da tıbbi bakım herkes için ücretsiz olacak ve devlet tarafından fonlanacaktır. Emekli gelirleri yaşlılık çağındaki insanın yaşam canlılığını güvence altına almaya yeterli düzeyde olacak üniversite süreci dahil ücretsiz olacaktır.

Konutlar okullar hastaneler ve halkın sağlığı ve kültürel yaşamı açısından gerekli diğer kamusal olanaklar devletin ve yerel özerk yönetimlerin sorumluluğu altında sistematik olarak kurulacak böylece bu çözüm halkın yaşamındaki bu konulardaki zorluklar daha hızlı ortadan kaldırılacaktır.

B- Bağımsız demokratik Japonya’da şüphesiz ve hatta sosyalist Japonya’ya geçilmesinden sonraki dönüşüm sürecinde çalışan halkın özel mülkiyeti güvence altına alınacaktır. Ekonomiyi sosyalleştirirken; ulusallaştırmanın gerekli olduğu hallerde dahi bu sosyalleştirme veya ulusallaştırma sadece büyük sermayenin elindeki temel üretim araçlarını kapsayacaktır. Çalışan bireylerin mülkiyeti onların yaşam araçlarının özel mülkiyeti,- konutlar ve yaşam için gerekli arazi dahil- inkar edilmek şöyle dursun güvence altına alınacaktır. Toplumun gelişmesi ilerledikçe halk tarafından olumlu faydalanılan yaşam araçlarının daha zengin olması anlamına gelecektir. (ÇN: Devrimci Dönüşümden sonraki Demokratik Japonya’nın kuruluş dönemi kastediliyor)Japonya gibi yüksek düzeyde gelişmiş bir kapitalist ülkede büyük sermayenin elindeki temel üretim araçlarının sosyalleştirilmesi sosyalist ekonomiye doğru belirleyici bir adım olacaktır. Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler ve sanayilerde; tarımda; küçük ve orta büyüklükteki balıkçılık vb. alanlarda özel mülkiyet ve özel yönetme yöntemleri geniş bir biçimde korunacak ve bunların ulusal ekonomi içindeki olumlu rollerine saygı gösterilecektir. Bu alanlarda şimdiden görebildiğimiz temel sosyalleştirme biçimi kooperatifler oluşturmak olacaktır; fakat bu takdirde dahi kolektifleştirme aceleci bir tarzda gerçekleştirilmeyecektir. Ne de bu yollar kimseye dayatılmayacak fakat gönüllü katılımcılık ilkesinin sıkı bir şekilde gözetilmesi ile yürütülecektir; sadece ilgili insanlar bu dönüşümlerin kendi çıkarları için daha yararlı olduklarını hissettikleri ve kendileri bu sürece bağlandıkları takdirde bu dönüşümler ilerletilecektir.

C- Hem bağımsız ve Demokratik Japonya’da hem de Sosyalist Japonya’da Japonya’nın yüksek düzeyde gelişkin üretici güçlerinin ve halkın yüksek eğitim düzeyinin ve çalışma için yüksek motivasyonunu en iyi bir biçimde değerlendirilmesi yoluyla ve çevre kirlenmesi olmaksızın iyi dengelenmiş ekonomik gelişmeyi başararak halkın gereksinimlerini sağlayacak zengin çeşitlilikte mallar ve halkın yaşamını gıda giyim ve konut bütün alanlarda zenginleştirecek mallar üretilecektir. Mallar bol ve daha iyi kalitede olacak müşterilere saygı iyileştirilecek ve insanın kendi zevkine uygun malları seçme özgürlüğü geniş ölçüde güvence altına alınacaktır.

Sosyalist Japonya’da çiftçilerin ve balıkçıların özel inisiyatifleri ve küçük ve orta büyüklükteki işyerleri ve sanayilerin özel inisiyatiflerine saygı duyulacak ve plan ekonomisi ile pazar ekonomisinin bir bileşimi yolu ile esnek ve etkin ekonomik yönetim sağlanacaktır.

Sosyalist plan ekonomisi halkın zengin refahını güvence altına almanın ve Japon ekonomisinin zenginliğinin bir aracı olarak düşünülerek üretici güçlerin etkin kullanımı ve israf olmaması yoluyla işletilecektir. Tüketicinin yaşamının kontrole ve tekdüzeliğe tabi olduğu adına “kontrollü ekonomi” denilen yaklaşım hem ekonomik demokrasiye ve de sosyalist Japonya’daki ekonomik yaşama tamamen yabancıdır.

D- Sosyalist toplumdan komünist topluma geçiş sürecinde halkın bütünsel entelektüel düzeyindeki radikal iyileşme ve üretici güçlerin o şahane gelişmesi çalışma saatlerinin önemli ölçüde düşürülmesini mümkün kılacak ve böylece iyi bir sosyal yaşam için gerekli ortam yaratılmış olacaktır. Bütün çalışan insanlar kendi zihni ve fiziksel yeteneklerini maddi üretim alanlarındaki yeteneklerinin yanı sıra tamamen geliştirebilecekleri yeterli serbest zamana sahip olabileceklerdir.

Bu yolla komünist toplumda üretici güçlerin gelişmesi ve çalışma saatlerinin düşürülmesi insanlığın gerçek özgür gelişmesinin ve kültürel-manevi çiçeklenmesinin ve dayanağı olan maddi temeli oluşturacaktır. Sadece ve sadece bu temelde “gerçek özgürlükler alanı” sürgün verecektir. (Marx)

SİVİL – POLİTİK ÖZGÜRLÜK – HALKIN ÖZGÜRLÜK VE EGEMENLİĞİNİN TAM GELİŞMESİ

Halkın egemenliği devlete egemen olarak politik yaşama tamamen ve geniş bir biçimde halkın katılma özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, konuşma özgürlüğü, yayın toplantı, dernek kurma ve ifade, din özgürlüğü ve çalışan halkın kolektif eylem için birleşme özgürlüğü Japonya’nın sosyal gelişmesi bütün aşamalarında tamamen savunulmalıdır.

Bu temel bakış açısıyla JKP halkın sivil politik özgürlüğünü kısıtlayacak herhangi bir baskıcı eylemi asla kabul etmeyecektir ve kararlı bir şekilde bu özgürlükleri kurmak ve geliştirmek için mücadele edecektir. Demokratik koalisyon hükümeti altında bu acil gelecek durumda ve ondan sonra bağımsız ve demokratik Japonya’da ve sosyalist Japonya’nın gerçekleşmesinden sonra insan onurunun kurulacağı şekilde bütün sivil politik özgürlükler güvence altına alınacaktır. Komünizmin yüksek aşamasında insanlığın her zaman aradığı sivil politik özgürlük tamamen en parlak biçimde zenginleşecektir.

 Politik demokrasinin gelişmesi:

Halkın egemenliği bakış açısından hem bağımsız ve demokratik Japonya da ve de sosyalist Japonya’da demokratik bir devlet sistemi kurulacak ve sıkı bir şekilde korunacaktır. Genel seçimle oluşturulan parlamento -yüksek organ olarak hem adıyla hem gerçeğiyle- bulunacaktır. Muhalefet partilerini içeren çok partili bir sistem uygulanacak ve bütün partilere faaliyet özgürlüğü güvence altında bulundurulacaktır. Seçimde halkın çoğunluğunun desteğini kazanan parti veya partiler koalisyonu hükümetin sorumluluğunu elde tutacaktır. Hükümet üyelerini oluşturmakta parlamento çoğunluğunun sorumlu olduğu sistem ve (başarısız olan ) hükümetlerin değişimine dayalı sistem doğal olarak korunacaktır. Parlamento; devletin yüksek organı ve tek yasama organı olması konumunda uygun olarak gücünü kullanacaktır.

Parlamentonun hükümet işlerini sorgulama hakkı genişletilecek ve aktif bir biçimde kullanacaktır. Bu yapılırken yargı gücünün bağımsız olma koşulu gözetilecektir. Parlamento demokratik kurallar biçiminde faaliyet gösterecek bunun üyelerinin sorgulama ve denetleme hakkı da dahil olmak üzere geçerli olacak ve azınlık görüşlerine tam saygı sağlanacaktır. Halkın iradesinin ve özlemlerinin mümkün olan en geniş bir biçimde Hükümete (Yönetime ÇN ) yansımasını güvence altına almak için şikayet hakkı daha ileri bir düzeyde güvence altına alınacak ve seçim sisteminde-18 yaş ve üstü tüm erkek ve kadınların seçme hakkı dahil-tam demokrasi uygulanacaktır.

Devlet yaşamın kişinin mülkiyetin, ikametgahın ve seyahatin bütün insanlar için savunulmasının sorumluğunu taşıyacaktır. Temel insan haklarını; yaşamı ve sosyal kurumları şiddet yoluyla tahrip etmeye yönelik eylemler kontrol altına alınacaktır.

Kamu hizmetlilerinden egemenliğin halkta olması ilkesine uygun olarak hareket etmeleri istenecek, gücü kötüye kullanma veya her türlü yolsuzluk eylemleri katı bir şekilde yasaklanacaktır.

B- Japon anayasası beş ilkeyi içermektedir. Bunlar onun barış ve demokrasiyle ilgili temel sütunlarıdır. 1) Halkın egemenliği ve devletin egemenliği, 2) Kalıcı barış, 3) Temel İnsan hakları, 4) Parlamenter demokrasi, 5) Yerel özerklik. Anayasanın bu beş prensibi savunulacak ve gelecekte daha da zenginleştirilip geliştirilecektir. Üç kuvvetin ayrılığı (yasama, yargı, yürütme çn.) denilen ayrım daha gelişmiş bir biçimde sürdürülecektir. Halkın egemenliğinin öncülüğünde bu güçler ayrılığı ilkesi yasama, yürütme ve yargı güçlerinin aralarındaki ilişkilerde nispi bağımsızlığı ve birbirlerini karşılıklı kontrol etmesini sağlamaktadır. Ve insan haklarının kısıtlanmasına karşı, gücün kötüye kullanılmasına karşı demokratik güvencelerden bir tanesi olarak yararlıdır.

Üç gücün ayrımı prensibi altında mahkemeler diğer devlet organlarının temelsiz müdahalelerinden bağımsız bir şekilde yargılayabilme güçlerini kullanmalı ve yargıçların atanmaları ve statülerini güvenliği demokratik bir şekilde kurulmalıdır.

Yerel özerklik korunacak ve halkın yerel hükümete katılımını genişletecek şekilde geliştirilecektir.

 İnsan Hakları ve Özgürlüğün Güvencesi

JKP sivil özgürlüğü korunması ve geliştirilmesinin bölünmez insan haklarının ve halkın egemenliğinin güvence altına alınması için gerekli olduğunu düşünmektedir. A) Konuşma, yayın yapma ve diğer ifade özgürlükleri korunacak, kâğıt ve baskı için gerekli malzemeler ücretsiz olarak güvence altına alınacaktır. Sansür kaldırılacak ve bilgilenme özgürlüğü sağlanacaktır. Gazete TV ve radyo diğer haber medyası basın özgürlüğünün garantisi altında olacak; hükümeti eleştirme hakkı dahil bu özgürlükler kullanılacaktır. Kendilerini ifade etme hakkını kolayca bulamayanlar için onların kendi görüşlerini ve düşüncelerini ifade etmelerini mümkün kılacak şekilde maddi yardım garanti edilecektir. Böylesi bir maddi yardım garantisi ifade özgürlüğünün bölünmezliği ve geçerliliği için ön koşuldur ve bu garanti hükümet tarafından bir sansür ve kontrol aracı olarak kullanılmamalıdır.

Toplanma özgürlüğü ve gösterilere katılma özgürlüğü; dernek kurma özgürlüğü işçilerin örgütlenme özgürlüğü, grev yapma özgürlüğü, kolektif pazarlık ve diğer kolektif eylemler yapma hakkı tamamen korunacaktır. Toplantı yerleri ve bu hakları gerçekleştirmek için diğer gerekli imkanlar genişletilecek ve zenginleştirilecektir.

Düşünce ve inanç özgürlüğü ve bireysel inanç tercihleri özgürlüğü tamamen güvence altında olacaktır. Herhangi bir kamu otoritesini halkın manevi yaşamına müdahalesi durdurulacak düşünce ve inanç farklılıklarına dayalı ayrımcılık tasfiye edilecektir. Hiçbir dünya görüşü “devlet felsefesi” haline getirilmeyecek farklı düşünceler ve felsefeler savunmak güvence altına alınacaktır.

Aynı zamanda işletmeler ve şirketler içinde temel insan hakları ve özgürlükler korunacak ve politik faaliyet özgürlüğü ve herhangi bir politik partiyi desteklemek güvence altında olacaktır. Herhangi bir partiye üye olmaya ve desteklemeye karşı negatif ayrımcılık tasfiye edilecek ve işçi sendikaların üyelerini belirli bir politik partiye zorlama imkanı olmayacaktır.

Din özgürlüğü; misyonerlik çalışması ve dini fikirleri yayma özgürlüğü dahil olmak üzere koşulsuz güvence altında olacaktır. Bütün dini uygulamalar devlet tarafından özel işler olarak değerlendirilecek ve kamusal otoritelerin müdahalesine karşı güvence altına alınmış olacaktır. Dinin politikadan ayrılması ilkesi korunacak devlet herhangi bir dine özel haklar ve ayrıcalıklar sunmayacak ve devlet herhangi bir dine karşı ayrımcılık yapmayacaktır. Hiç bir dini örgütün politik gücün kullanımına katılmasına izin verilmeyecek ve kamusal otoritelerin kolu olan herhangi bir kurumda veya devlet tarafından yürütülen okullarda veya yerel hükümetlerde dini eğitim veya herhangi bir diğer dini faaliyet yürütülmeyecektir. Özgün tipte bir düşünceye veya inanca karşı zorlama ya da yasaklama anlamında hiç bir şekilde ideolojik baskı yapılmasına izin verilmeyecektir.

B) Akademik araştırma özgürlüğü ve sanatsal ve kültürel faaliyetler özgürlüğü yaratma özgürlüğü; eleştiri, bu ürünlerin sunumu ve övülmesi garanti altında olacaktır.

Akademik araştırma ve yaratıcı sanatlar üzerinde herhangi bir yönetim (hükümet) kontrolü kaldırılacak demokratik eleştiri ve tartışmaya saygı duyulacaktır. Kolejlerin ve üniversitelerin özerkliği ve eğitimin bağımsızlığı korunacak ve güvence altına alınacaktır. Okullarda herhangi bir özgün politik partiyi veya partileri desteklemek veya muhalefet etmek için eğitim yapmasına izin verilmeyecektir. Öğretmenlerin ve diğer çalışanların çalışma koşulları öğretme ve araştırma koşulları iyileştirilecek ve aynı zamanda öğretmenler ve araştırmacılar gençliğin eğitimi ve bilim ve teknolojinin gelişmesi için halka karşı sorumluluk taşıyacaklardır.

Spor ve re-kreasyona (sağlık-vücut bakımı) gelince halk için daha fazla kamusal olanaklar sağlanacak, Spor ve re-kreasyon halkın bir hakkı olarak bu tip tesislerin inşası güvence altına alınacaktır.

Çocukların insan haklarına baskılar; insan vücuduna yönelik cezalar ve aşağılamalara izin verilmeyecek; çocuklar çürüme ve suçluluk eğilimine karşı korunacaktır. Ve çocukların yetkin büyümesi ve kişilik oluşumu için uygun çevre koşulları hazırlanacaktır. Gençliğin yetkin gelişimi için toplumun sorumluluğunun önemine vurgu yapılarak yine kadınlara birey olarak ve kadınların insani onuruna saygı seksin ticarileşmesine karşı korunacak ve böylece aynı zamanda insanlığın hayvani aşamadaki düzeyine alçalmasına karşı korunacaktır.

C) Kadınlar ve erkekler için eşitlik ilkesi ve eşit haklar bütün alanlarda korunacak ve bunların gerçekleşmesinin güvencesi sağlanacaktır. Kadının bağımsızlığına saygı duyulacak onların sosyal ve hukuki pozisyonları iyileştirilecek, onları sosyal faaliyetlere katılımdan alıkoyan engeller kaldırılacak, onların topluma aktif katkısını engelleyen koşullar tasfiye edilecektir. Evlilik ve ayrılma şüphesiz ilgili kişilerin kararıdır. Fakat kadını dezavantajlı koşullara koymayacak özel yaklaşım geliştirilmelidir. Toplumun çeşitli alanlarındaki yarı-feodal kalıntılar tasfiye edilecektir. Örneğin Buraku sorunu olarak bilinen durumla ilgili olarak halk içinde entegrasyonu sağlayan çabalar sarf edilecektir. Japonya’daki etnik azınlık olarak isimlendirilebilecek; Ainu halkı için onların yaşam canlılığı ve insan hakları güvence altına alınacak ve kültürleri korunacaktır.

D) Her bir bireyin özgürlüğü azami biçimde savunulmalı ve kişisel hayat haksız müdahaleden korunmalıdır. Yazışmanın ve iletişimin gizliliği katı bir biçimde korunacak ve herhangi bir şekilde gizli fotoğraf ve gizli dinleme yasaklanacaktır. Seyahat ve taşınma özgürlüğü ve ikamet için kendisinin seçtiği yerde yaşama özgürlüğü ve kişinin meşguliyet özgürlüğü tabiatıyla tamamen güvence altında olacaktır. Ve yurtdışına seyahat göç etme ve vatandaşlık tercihi özgürlüğü olacaktır. Söylemeye gerek yok ki; hobiler zevkler, moda gibi konular bireye bırakılacaktır. Vatandaşların yaşamlarına herhangi bir kontrol ve müdahale kaldırılacaktır.

E) Kişisel özgürlükler savunulacak ve güvence altına alınacaktır. İnsan ticareti fiziksel şiddet insanlık dışı davranış ve cezalar durdurulacaktır. Böylesi hastalıklı davranışlar gösterenler insanlığa saygı adına cezalandırılacaktır. Aşırı saldırganlık dışında mahkeme kararı olmaksızın hiç kimse tutuklanamaz. Gerekli süreçler yerine getirilmeden hiçbir cezai işlem uygulanamaz. Hiçbir kimse hükümetten farklı bir politik görüş veya bakış açısı taşıması nedeniyle tutuklanamaz ve gözaltına alınamaz. Cezai vakalarda sanığın adil, hızlı ve açık mahkeme hakkı güvence altına alınacaktır.

 3) ULUSUN ÖZGÜRLÜĞÜ JAPONYA’NIN BAĞIMSIZ GELİŞMESİ VE EŞİTLİKÇİ ULUSLARASI İLİŞKİLERİNİN TEMELİ

Her ulus kendisinin sosyal ve politik kurumlarını bağımsız bir biçimde seçmede özgürdür ve bütün diplomatik, askeri ve ekonomik işlerinde ulusal egemenliğini uygulamada özgürdür. Bu her ulusun içsel hakkıdır ve bir ulusun özgür gelişmesinin vazgeçilmez koşuludur. Japon halkının bir ulus olarak kendi kaderini belirleme hakkını güçlü bir biçimde yeniden restore etmesi; bu hakkı kısıtlayan her güce karşı mücadelesi ve Japon ulusunun özgürlüğünü savunmak için her türlü çabayı göstermesi onun en önemli görevidir.

Bir ulusun kendisinin kaderini tayin etmesi hakkını savunması ile aynı eşitlikte diğer ulusların bu hakkını savunması ayrılamaz bir bütündür. Hiçbir ulusun herhangi bir diğer ulusa askeri, politik ve diğer alanlarda baskı yapmaya hakkı yoktur. Her bir ülkenin halkı kendisinin ulusal kendi kaderini belirleme hakkını savunmalı, kendi yolunu ve kaderini-geleceğini bağımsız bir biçimde belirleme hakkını savunmalı ve bu hakka karşı herhangi bir biçimde oluşacak emperyalist ve hegemonyacı ihlale çıkmalıdır. Japon halkı için diğer uluslara müdahaleye, baskıya karşı çıkma yolu aynı zamanda bütün uluslarla eşitliğe ve karşılıklı yarara dayanan ilişkilerin yoludur.

Bu yolla Japonya gerçek bağımsız barışçı bir ülke olarak gelişecek ve Japon ulusunun özgürlüğü garanti altına alınacak ve tam bir gelişme yoluna girecektir.

a-Japonya, Japon-ABD askeri ittifakından ayrılacak ve Japon halkı kendi ülkelerinin gelecekteki yolunu bağımsız bir biçimde belirleme hakkını kazanacaktır.

Japon-ABD askeri ittifakı altında Japonya’nın bir savaşa katılıp katılmayacağına karar verme hakkı dahi gerçekte fiilen ABD tarafından kontrol edilmektedir ve Japonya dünya halklarının kendi kaderlerini belirleme haklarını ihlal etme, onlara müdahale ve saldırı için bir ABD üssü haline getirilmiştir. Bu Japon-ABD askeri ittifakından ayrılarak ve Japonya’nın egemenliğinin ABD tarafından kısıtlandığı statükoyu kırarak, Japon halkı kendi iradeleriyle gelecek için ulusa özgürce bir yol çizeceklerdir. Demokratik koalisyon hükümeti; parlamentonun onayı ile ABD yönetimine bir nota vererek Japon-ABD güvenlik antlaşmasını iptal edecek, böylece Japon-ABD askeri ittifakının boyunduruğundan kurtaracaktır. Bu Japonya’nın egemenliğini yeniden restore etmek için ilk önemli adım olacaktır. Japon-ABD askeri ittifakından kurtulduktan sonra Japonya asla herhangi bir askeri ittifaka katılmayacaktır ve nükleer silahlardan arınmış olan bağlantısızlık ve tarafsızlık tutumuna bağlanacaktır.

Sınır problemleri ulusal egemenlikle ilgili diğer temel bir sorundur ve Japonya uluslararası hukukun ilkeleri temelinde Chishima (Kuril) adaları sorununa çözüm arayacaktır. Habomai ve Shikotan adaları sorunlarında geçici ara bir anlaşmayla hemen düzenleme yapılacak ve bütün Chishama adaları sorununda Japonya-Rusya barış antlaşmasıyla düzenleme yapılacak ve Japonya Rusya ile müzakereler yolunu teşvik edecektir.

Japonya “üç nükleer karşıtı ilkeyi” sahip olmama, üretmeme veya nükleer silahların Japonya’ya girmesine müsaade etmeme çizgisini uygulamaya sokacak ve insanlık için acil ve hayati önemde görevi başarmak için nükleer savaşı önleme ve nükleer silahları ortadan kaldırmak için Japonya nükleer silahların toptan yasaklanması ve toptan ortadan kaldırılması için bir uluslararası sözleşmeye varmak için çalışacaktır. Aynı zamanda Japonya, bütün askeri ittifakların dağılması ve böylesi ittifaklardan özgür bir dünyanın başarılması için çalışacaktır.

b- Diğer ulusların egemenliğine saygı

Ulusun özgürlüğü Japonya’nın dış politikasının temeli olacaktır.

Japon-ABD askeri ittifakıyla Japonya, ABD’nin hegemonyacı dünya stratejisine entegre olmuştur. Askeri ittifaktan çekilmek ve tarafsızlık politikasının gerçekleştirilmesi ile dünyada ve Asya’da barışa katkıda bulunulacak ve halkların – ulusal açıdan – kendi kaderlerini belirlemelerine katkıda bulunulacaktır. Bu aynı zamanda ABD’ye tabi olarak Japon militarizminin güçlenmesine ve yeniden canlanmasına set çekecek ve Japon tekelci sermayesinin dışarıda yeni sömürgeci yolunu temelden değiştirecek ve komşu ülkelerin halklarını tehdit eden bugünkü durum temelden değişecektir.

c- Diğer ulusların hak ve özgürlüklerini kısıtlayan; müdahaleciliğin, hegemonyacılığın, yeni veya eski sömürgeciliğin bütün biçimlerine karşı çıkacağız. Bugünkü uluslararası durumda saldırganlık baskı ve diğer uluslara müdahale hala yaygın ve geçerlidir. ABD emperyalizmi Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da; diğer uluslara karşı askeri saldırganlık şeklindeki politikasından vazgeçmemiştir ve ABD hala Vietnam’a karşı saldırı savaşını süsleme ve güzelleme tutumunu korumakta ve bu tutumunu müttefiki olan ülkelere ortak “değer” olarak empoze etmektedir.

ABD askeri politik liderliği “yıldırma” veya “bölgesel anlaşmazlıkları” “halletme” kavramları altında açık bir şekilde “dünya jandarması” stratejisini gündemde tutarak diğer ülkelerin iç işlerine müdahale yolunu izlemektedir. Buna kendisine uygun görmediği ilerici herhangi bir hükümeti devirme eylemleri dahildir ve kendisinin dünyada tek süper devlet olduğu şeklindeki tutumunda ısrar etmektedir. Tabii ki ABD’nin bunu yapmaya hakkı yoktur. Böylesi bir müdahalecilik ve hegemonyacılık ilgili halkların ulusal egemenlik doğrultusundaki bağımsız seçimini özgürce yapmalarını dışarıdan tersine çevirmeyi amaçlamaktadır ve dolayısıyla dünya barışının çıkarları ve ulusal kendi kaderini belirleme hakkı ilkesi açısından asla buna izin verilmemelidir. Amerikan CIA istihbarat örgütü dünyanın birçok yerinde ve Japonya’da müdahaleler yürütmüş CIA ve diğer örgütler; Japonya’nın politikasına örtülü operasyonlarla ve gizli biçimlerde haksız müdahalelerde bulunmuştur, Sosyal sistemler ayrımı yapılmaksızın ve ülkelerin ve ulusların büyüklük farklarından bağımsız olarak her ulusun kendi kaderini belirleme hakkına saygı duyulmalıdır. Her hangi bir dış ülkenin her hangi bir biçimde müdahalesine karşı çıkmak, ulusların bağımsız tercihlerini savunmak, uluslararasında gerçek anlamda dostane ilişkilerin kurulabilmesi için temel bir gerekliliktir.

d- Aynı zamanda, uluslararası ekonomik yaşamda da her ulusun egemenliğine  ve bağımsız iradesine saygı duyulacaktır. Eşitlikçi ve karşılıklı yarara dayalı ilişkilerin kurulması yeni bir uluslararası ekonomik düzen için çaba sarf edilecektir.

Günümüz dünyasında emperyalizmin yeni sömürgeci politikalarına karşı çıkmak; eşitliğe ve karşılıklı yarara dayalı; uluslararası ekonomik ilişkiler kurulması – gelişme yolundaki ülkeler dahil – ; ve “kuzey-güney bölünmesi sorunu ” olarak adlandırılan problemi temelden çözümlemek; özel önemde bir görevdir.

Dünya toplam nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan; bu gelişmekte olan ülkeler dünya üretiminde sadece küçük bir paya sahiptirler ve buralarda 100 milyonlarca insan düşük kültür düzeyinden ıstırap çekmekte, okuyup yazamamakta ve yetersiz beslenme ve açlıkla boğuşmaktadır ve Var olma -Yaşam Özgürlüğünden mahrum edilmiştir.

Bunlar emperyalizmin gelişmekte olan ülkeleri sömürgeci yağmalama politikasının sonuçlarıdır. Bunu böyle olduğu gibi bırakmak; insan onuru açısından ve tüm insanlığın Var olma-Yaşam Özgürlüğü açısından kabul edilemez. Sadece bu ülkelerin politik egemenliklerine saygı değil fakat aynı zamanda onların doğal kaynakları üzerindeki ulusal egemenliğine ve aynı zamanda onlarla eşitlikçi ve karşılıklı yarara dayalı ilişkilerin kurulması uluslararasında sınırlandırılmamış ve özgür ilişkilerin gelişmesi açısından günümüzün dünyasında oldukça önemlidir. Küresel ölçekte çevre ve kaynakların korunması sağlamak için çok uluslu ve diğer büyük şirketlerin karın-önceliği şeklindeki sorumsuz davranışını sınırlamak bugün insanlık için acil bir görevdir.

e- Japonya’nın sosyalizme doğru yöneldiği aşamada; (Ç.N. önümüzdeki aşamanın ardından demek istiyor)  ulusumuzun özgürlüğünü korumak ve diğer ulusların özgürlüğüne saygı duymak ilkesi kararlı bir şekilde korunmaya devam edilecektir.

Sosyalizm ve komünizmin dünya çapında zaferi uluslararasında yakınlaşmalar ve iyi ilişkiler için ortaya- kapitalizm ve emperyalizm yıllarında elde edilemeyecek şekilde -yeni olanaklar getirecektir. Fakat bu yeni çerçeve doğrultusundaki; iyi ilişkiler, yakınlaşmalar; uluslararasında işbirlikleri – savaşlardan veya saldırganlıktan arınmış olarak- sadece ve sadece Ulusun Özgürlüğünü tam bir biçimde savunmak ve elde etme mücadelesi ile ortaya çıkabilir. Bu yolu izleyerek bugünden itibaren ve geleceğin sosyalist Japonya’sı boyunca Japon Komünist Partisi, halkın Var olma-Yaşam Özgürlüğünü savunacak ve daha de müreffeh bir yaşam için çalışacak; Sivil-Politik Özgürlüğün ortaya çıkışı ve savunusu için çalışacak ve Ulusun Özgürlüğünü savunmak ve geliştirmek için mücadele edecektir. Özgürlük ve Demokrasinin tam savunulması ve geliştirilmesi için mücadele – kendisi – kendi başına- (işçi sınıfının ideolojik ve siyasal bağımsızlığına vurgu yapıyor ) halkımızın geleceği için sorumluluk duyan Japon Komünist Partisinin net olan bir perspektifidir. Japon Komünist Partisi bu büyük davayı gerçekleştirmek için Japon halkı ile birlikte ilerleyeceğini ilan etmektedir. (Kızıl Bayrak Günlük Gazetesi 16,Temmuz 1996)

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!