Karşı-devrimcilerin hedefi ve 24 Temmuz’lar…-Mehmet Ali Yılmaz

Anafikir sayfalarında, Osmanlı devletinin son yüzyılından günümüze değin emperyalizmin desteklediği gerici-teokrasi yanlısı akımlarla ilerici-aydınlanmacı-devrimci akımlar arasında sürekli bir mücadelenin sürdüğü vurgulana geldi. Ortaçağçı zihniyetle çağdaş akılcılığın, dogmacılıkla bilimsel düşünmenin mücadelesi olan bu yüz elli yıllık kavga aynı zamanda istibdatla hürriyetin, mutlakıyetle cumhuriyetin, teokrasiyle laik-demokratik cumhuriyetin ve faşizmle devrimciliğin mücadelesidir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında ülkeyi batmaktan kurtarmak, geliştirmek isteyen aydın kesimle teokratik-mutlakıyetçi düzeni korumak isteyen gericiler arasında sürekli bir mücadele vardı. Bu eskiyle yeninin kavgası, 1876’da Türkiye’nin o zamanki aydınlarının, ilericilerinin, vatanseverlerinin önderliğinde ilan edilen I. Meşrutiyet’le birlikte olumlu bir aşamaya ulaştı. Fakat bir yıl sonra çıkan Osmanlı-Rusya savaşını bahane eden II. Abdülhamit I. Meşrutiyeti, anayasasını ve meclisi 1908 Devrimine kadar ortadan kaldırdı. Abdülhamit’in 30 yıldan fazla süren yoğun baskı (istibdat) dönemi, İttihat ve Terakki Cemiyetinin ilerici asker ve aydınların önderliğinde yaptığı devrimle sona erdirildi. Lenin’in “Türk Devrimi” dediği bu ilerici harekete karşı çıkan gericiler, çıkarcı liberal çevreler ve Padişah Abdülhamit daha devrimin gerçekleşmesinin (3 Temmuz 1908’de Resneli Niyazi’nin dağa çıkmasıyla başlayan devrim 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla sonuçlanmıştı) üzerinden bir yıl geçmeden 31 Mart’ta (13 Nisan 1909) irticai bir isyan düzenleyerek teokratik mutlakıyeti geri getirmeye kalkıştılar.  Rumeli halkının gönüllü katıldığı, Selanik ve Edirne’deki orduların oluşturduğu “Hareket Ordusu”nun İstanbul’a gelmesiyle 31 Mart gerici ayaklanması bastırıldı ve Abdülhamit tahttan indirildi. “İrtica” kavramını Türk siyasi hayatına sokan bu gerici ayaklanma ülkemizin en kanlı kalkışmalarındandır. Türkiye’de despotizmin en belli başlı ideolojik dayanağı olan dinciliğin, gericiliğin bu kanlı darbesinde, 31 Mart Vakası’nda katledilenlerin anısına İstanbul’da Abide-i Hürriyet adıyla bir ulusal anıt inşa edildi.

Halkımız ve ülkemiz için geçen yüzyılda belirleyici öneme sahip iki 24 Temmuz’dan ilki 1908 Devrimi’nin gerçekleştiği tarih olan 24 Temmuz’du. İkincisi ise Lozan Antlaşmasının imzalandığı tarih olan 1923’ün 24 Temmuz’udur.

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonucunda Osmanlı İmparatorluğu emperyalist İngiltere – Fransa – İtalya ve jandarmaları Yunanistan tarafından paylaşılmıştı. Padişah Vahdettin Osmanlı devletinin başkenti İstanbul’u işgal eden emperyalist İngiltere ve müttefikleriyle işbirliği yaparak saltanatını korumanın peşindeydi. 19 Mayıs 1919‘da Mustafa Kemal’in önderliğinde başlatılan Milli Kurtuluş Savaşı ile bu işgalci güçler ülkeden sürülerek bağımsız Türkiye kuruldu. Bu savaşın sonunda 24 Temmuz 1923’de Lozan’da imzalanan antlaşma ile özellikle İngiltere’nin engellemelerine karşın Türkiye’nin bugünkü sınırları çizildi ve bağımsızlığı dünyanın belli başlı ülkeleri tarafından kabul edildi.  

Emperyalist güçlerden başka Türkiye’deki gerici-dinci kesimin de hep karşı olduğu, her fırsatta itibarsızlaştırmaya çalıştıkları Lozan Antlaşmasıyla, 1918’de Osmanlı yönetiminin imzaladığı Mondros teslimiyet antlaşması ve 1920’de yine Padişah Vahdettin’in hükümetinin Sevr’de imzaladığı Türkiye’yi paylaşım antlaşması yırtılıp atıldı.

Bu iki 24 Temmuz’u emperyalistler de işbirlikçileri gerici-dinci kesim de bir türlü hazmedemediler. Çünkü bu iki 24 Temmuz da anti-emperyalistti, ilericiydi, aydınlanmacıydı, devrimciydi, bağımsızlıkçıydı. Birincisi, dönemin emperyalist devletlerinin parçalama, yutma planlarının hedefi olan “hasta adam” Osmanlı Devletini demokratikleştirerek iyileştirmek amacındaydı. İkincisi ise bu emperyalist devletler tarafından işgal edilen bir ülkenin bağımsızlığını ve sınırlarını bu devletlere kabul ettirdiği tarihti. Lozan Antlaşması, yirminci yüzyılda Ekim devriminden sonra dünyanın ezilen milletlerinin emperyalizme karşı ilk başkaldırı zaferinin belgesiydi.

***

Her durumda emperyalist gericiliğe dayanarak varlığını sürdüren dinci-tarikatçı-cemaatçi kesimler Meşrutiyete karşı mutlakıyeti, Cumhuriyete karşı teokrasiyi-saltanatı tercih etmiştir. Hilafet de amaçlarına ulaşmanın aracıdır. Hilafetçilik yaparak çok parçalı dincileri bir araya toplamaya çalışırlar. Bu gün de yapmaya çalıştıkları aslında budur. Türkiye’de ilan edecekleri hilafeti bir tek Arap ülkesinin bile takmayacağını bu dinci siyasiler bilmiyor mu?

Tek adam yönetiminin 24 Temmuz 2020’de Ayasofya’nın tamamını yeniden cami olarak açarak bu iki 24 Temmuz’dan da rövanş almayı ve bu intikamcı anlayışa dayanarak dincileri bir araya getirmeyi amaçladığı anlaşılıyor. Gittikçe güç kaybeden bu yönetim iktidarda kalabilmek için devleti ele geçirmenin yeterli olmadığını, tabanını diri tutmak da gerektiği ve hatta bu fanatik dinci kesimleri sadece diri tutmakla yetinmeyip daha da aktive ederek muhtemel seçime ve ertesindeki gelişmelere hazırlama çabası içine girdikleri görülüyor.

24 Temmuz’da Ayasofya’yı kılıç gösterisiyle açmanın, hilafet tartışmalarını başlatmanın asıl amacı Cumhuriyetle ve devrimlerle hesaplaşmanın yeni bir aşaması ve iktidarı bırakmak istemediklerinin göstergesidir. Siz, Ortadoğu’da siyasal İslamcıların ele geçirdikleri iktidarları demokratik yollardan bıraktıklarına hiç tanık oldunuz mu? Türkiye bir Ortadoğu ülkesi değildir ama bu kılıç gösterisi ne anlama geliyor? Kılıçla kan akıtılır, kılıcı kınından çekenin ne yapmak istediği de bellidir. Ne diyor Mevlana? “Kılıç, boynu olanın boynunu keser.”

Kılıç çekenlerin hedefleri sadece iktidarlarını korumak değil, Cumhuriyet’le birlikte 150 yıllık devrimci-demokrasi tarihimizi biçmektir. Sarayın sözcüsü İbrahim Kalın’ın 30 Temmuz’da söylediği şu sözler bunun kanıtıdır: “Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır.”

Yok etmeyi hedefledikleri “Yüz elli yıllık modernleşme” dedikleri, 1876’da ilan edilen I. Meşrutiyet’ten itibaren atılan bütün ilerici-aydınlanmacı-devrimci atılımlardır. 1908 Devrimi’dir, emperyalizmi topraklarımızdan söküp atan Milli Kurtuluş Savaşı’dır, İngiliz emperyalizmini ve padişahı İstanbul’dan kovan iradedir, Lozan’da bağımsızlığımızı belgeleyen antlaşmadır, Cumhuriyet ve devrimleridir, planlı kamucu sanayileşme ve Köy Enstitüleri anlayışıdır… 1961 Anayasası’nın sağladığı kısmi demokratik ortamı-düşünce özgürlüğünü-işçi haklarını, Dev-Genç’in emperyalizme karşı tam bağımsızlık, faşizme karşı gerçek demokrasi mücadelesini… zihinlerden ve tarihten silmek istiyorlar. “Kendi hikayelerini yazma” dedikleri şey, tarihi teokratik-tek adamcı düşüncelerine göre yeniden yazmaktır.

Tek adam rejimi tarihi kendi hedeflerine göre yeniden yazmaya başlamışken Milli Kurtuluş Mücadelesi’nin partisi (CHP) yaptığı “Kurultay”ında üzerinde tartışma açmadan oybirliğiyle kabul ettiği “Beyanname”de önemli beş sorun arasına bu en hayati meseleyi açık bir biçimde koymayarak karşı-devrimin gerçekte ne yapmak istediğine gereken önemi vermediği anlaşılmaktadır. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu bu kurultayı “Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırma kararlılığımızı gösterdiğimiz kurultaydır” şeklinde tarif ederek de Cumhuriyet ve devrimlerin karşı karşıya olduğu büyük tehlikeyi önemsemiyor ya da görmezden geliyor. Öncelikle bu parti, varlık nedeni olan Cumhuriyet’in kendisini yok edilmekten kurtarmayı kitlelerin önüne ilk hedef olarak koyması gerekmez mi? “Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırma kararlılığı” bu kurtuluşla birlikte ortaya konulursa ancak bir anlamı olabilir.

Asıl sorun, emperyalizmin uzantısı karşı-devrimcilerin akılcılığa, bilimselliğe, Cumhuriyete, devrimlere ve tarihin ileriye doğru akışına karşı yürüttüğü açık-gizli mücadeledir. Günümüzde başta siyasetçiler olmak üzere memleket meseleleriyle ilgilenen herkes bu gerçekliği doğru kavramalı ve gündelik siyaset yapma alışkanlığından kurtularak bu asıl soruna göre politikalar belirlemeli.

Benzer yazılar

1 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!