Kooperatifler Üzerine- M. Tanju Akad

Son günlerde her alanda alternatif arayışları artarken kooperatifler de yeniden gündeme geliyor. İnsanların bu konuda fazla bilgi sahibi olmadığını da yazılanlardan anlıyorum. Öncelikle ülkemizdeki eski tecrübenin tetkikatını önermiştim. Sonuçta umarım bunu yaparlar. Gençliğimde, yani 1970’lerde, bu konuyla da epey ilgilenmiş ve ülkenin dört bir yöresinde yüzlerce kooperatifi ziyaret etmiştim. Esasen okulda bu konuya meraklı bir arkadaşımla bütün bölgelerde ürünler, verimlilik ve köylü gelirleri üzerine oldukça kapsamlı bir araştırmamız olmuştu. Kağıt üzerindeki araştırmayı gözlemle tamamlamak iyi olacaktı. O yıllarda köyler ve kentlerin birbirlerini desteklemediği bir mücadelede başarı ihtimali olmadığını biliyorduk. Bu arada bazı köylerde arayışlar olduğunu duyuldu ama acaba bunlar abartı mıydı? Köylerin gerçek durumu neydi? Bu nedenle her fırsat buldukça, aralarında kooperatifçi, ziraatçı ve ormancıların bulunduğu uzman arkadaşlarla birlikte ülkenin büyük bölümünü gezerek köylerde ne olduğunu incelemeye çıktık. Çok kısa sürede bu alanda da bir facia yaşandığını anladık. Giderek uzaklaşan bu geçmişten hatırımda kalan gözlemleri özetle ifade edeyim dedim. Belki birkaç kişinin işine yarar.

Unutmadan şunu ifade edelim ki bu gözlemlerin yapıldığı Türkiye kırsal yapısı artık yoktur. Bunu başka bir yazıda ele alacağım. Başta hayvancılık olmak üzere tarım üretimi büyük bir çöküş içerisine sokulmuş, zirai faaliyetten beklentisi olan insanların sayısında muazzam bir azalma olmuştur. Kooperatiflerin encamının bununla kısmen de olsa bir ilgisi vardır ama başka faktörler ağır basar. Her halükarda geçmişte olup bitenleri bilmek gerekir.

1) Türkiye’deki kooperatifçilik deneyimlerinin % 90’u tam başarısız, % 9’u da kısmen başarısızdır. Başarılı örneğe rastlarsan bu yüzde biri ya bulur, ya bulmaz ki, bu da kalıcı olmaz. Bu şaşırtıcı değildir. Birkaç nedeni vardır. Birincisi bu işin nasıl yapılacağını bilen bir ekip olmadığı zaman iş birkaç uyanık yönetici veya kooperatif ağasının eline geçer. Sadece bunlar için yiyim kapısı olur. İkincisi, kooperatiflerin çoğu hedeflenen işle uyumlu veya uygun değildir. Üye bilinçsizliği, hukuki engeller, denetim eksikliği gibi faktörler eklenebilir. Ben hayatımda hiçbir kooperatife üye olmadım, zaten bunların ne olduğunu erkenden anlamıştım, ama gördüm ki iyi bir kooperatif tezgâhı bazen düzenbaz yöneticileri de, onların çocuklarını da, torunlarını da besler. Siz siz olun, bu konuda çok dikkatli olun. Sarı sendikalarda olduğu gibi, kooperatifçiler de sahtekârlıkta önde giderler. Tabii iyi örnekler hiç yok değildir.

Kırsal kesimde üreticiler toplu çalışmaya çok yatkın olmadıkları için kooperatifler ancak çok sabırlı ve bilgili ve yerel düzeyde tepki görmeyen öncü kişiler tarafından geliştirilebilmiş, böyle kişiler çok nadir olduğu için başarılı örnekler de çok sınırlı kalmıştır.

2) Türkiye köylerinde ilk kooperatif patlaması 1960’larda “Alamanya(!) Kooperatifleri” vasıtasıyla oldu. İşçi alımında üyelere öncelik verilince binlerce kırsal kalkınma Kooperatifi kuruldu ama sonra hepsi battı. Bu arada (bunların yüzde 1.5’u kadar filan) bir süre başarılı oldu ama liderlik yapanlar gidince onlar da dağıldı. Daha sonra köy kalkınma kooperatifleri Köy-Koop olarak bir üst birlik içerisinde toplandı. Ama bu kurumun tek yapabildiği kendi içerisinde para yiyen bir bürokrasi oluşturmak ve bunu Romanya’dan traktör ithali ile finanse etmekti. Devlet bu ithalatı kesince 70’lerin sonunda büyük bir mali krize giren Köy-Koop 12 Eylül ile birlikte yok oldu. Köylüye hiç bir yararı olmamış, tek işlevi ticaret olmuş ve siyasi olarak istenmediği zaman bu ticaret kesilerek yok edilmiştir.

3) Köy Koop’un yükseliş ve çöküşünden önce, 1960’lar 1970’lere dönerken devletin kırsal kesimde istikrarsızlıktan korktuğu için Kırsal Kalkınma Kooperatiflerine krediyle çeşitli olanaklar sağladığına da değinmek gerekir.  Siyasi amaç, kırsal kesimde geliri artırarak köylülerin muhalif potansiyelini söndürmek, ekonomik amaç ise kırsal kesimde pazar ilişkilerini geliştirmekti. Devlet kimisine un fabrikası verdi, kimisine ahır, kimisine kümes yaptı. Ayrıca yurt dışından binlerce Hollstein inek getirip dağıttı. Bundan birkaç yıl sonra orta Kızılırmak yöresinde bir kooperatife verilen un fabrikasının yağmurun altına çürümeye terk edildiğini gördüm. Bir başka köyde 18 ineklik kooperatif ağılı boştu. Köylülerin her birisi birer ineği çekip, kendi ağıllarına götürmüştü. Sonra bu inekler gerekli şekilde bakılmadıkları için verimli de olmadı, kimisi hastalandı, kimisi kasaplık oldu. Büyük kaynaklar israf edildi.

4) Bu arada pancar kooperatiflerinde Türkiye’nin ilk büyük mafyasını örgütlemekteydi. Pancar kooperatifleri kağıt üzerinde şeker fabrikalarına, Şeker Sigorta’ya ve Şekerbank’a çoğunluk hissesiyle ortaktı ama hepsinin karşılıklı olarak birbirine hissedar olduğu bu sistemde üretici ortaklar hiçbir şekilde yönetime gelme ve denetleme haklarını kullanamıyorlardı. Yüz binlerce üreticiyi denetleyen kooperatiflerin üst örgütü Pankobirlik aslında tümüyle Şeker Fabrikaları A.Ş.’ye bağlıydı.  Sistemdeki tüm kurumlar da madencilik başta olmak üzere farklı şirketlere yatırım yapıyorlardı ki bunlar arasında büyük mücadelelere sahne olan Yeni Çeltek Madencilik şirketi de vardı. Yani, üreticinin parası, onun asla erişemeyeceği ellerde her türlü iş için kullanılıyordu. Şekerbank o yıllarda Ankara’nın çirkin politik ortamlarında her türlü kirli işlere, özellikle de politikacılara kredi sağlayan bir kurumdu. Herhangi bir kooperatif veya kooperatif birliğinde aykırı ses çıkarsa politikacıların ve kaba güç kullanan kooperatif ağalarının desteğiyle hemen susturuluyordu.

5) Karadeniz ve Toros’larda yaptığımız gezilerde, orman köylüleri için kurulan kooperatiflerin esas olarak büyük tüccarın soygunu için kullanıldığını gördük. Köylülere bir miktar yakacak odun hakkı ve orman deposuna teslim ettikleri tomruğun % 25’ini ihalesiz alma hakkı verilmişti ama köylülerin bu haklarını kullanacak paraları olmadığı için gene çok ucuza tüccara kaptırıyorlardı. Orman işletmelerinin depolarından ihalelere katılan tüccar, ucuza kapattıkları orman emvalini ağaç ve mobilya sanayine büyük karla satıyor, yani halkın bu kaynağı da diğerleri gibi sermayeye peşkeş çekiliyordu. Orman işletmesinden çıkış fiyatıyla piyasa fiyatı arasında büyük fark her yıl bir avuç büyük tüccara inanılmaz paralar kazandırıyordu. Hâlbuki ürününü bir kısmı pekâlâ kooperatiflere ait tesislerde işlenerek bölgesel kalkınmaya katkıda bulunabilir, diğer kısım da gene üreticiye refah sağlayabileceği gibi, ormanların daha verimli hale getirilmesinde kullanılabilirdi. Ama iş siyasi olarak yukarıdan bağlandığı gibi, bunu gerçekleştirebilecek bir uzmanlık da yoktu. Orman kooperatifleri sonuçta ucuz işgücü kaynağı olmanın ötesinde bir işlev üstlenmedi ve giderek eridi. Bu haktan yararlanmak öncelikle siyasi kararlılık gerektirirdi. Gerçi Karadeniz bölgesinde böyle birkaç hareket oldu ama hemen tecrit edildiler. Bazı orman kooperatiflerinde arıcılık, halı dokumacılığı gibi bazı projeler geliştirilmeye çalışıldı ama bundan bir şey çıkmadı. Esas orman kaynağı tüccar tarafından kapatılmaya devam edilirken bu ıvır-zıvır işler zaten köylünün bir derdine çare olamazdı. Kaldı ki bunlar dahi genellikle yürütülemedi.

6) Bir başka grup kuruluş da adı kooperatif birliği olmasına rağmen devlet tarafından yönetilen ve üreticilerin gerçekte söz sahibi olmadığı tarım satış kooperatifleriydi. Bunlar devletin o zamanlar önem verdiği tarım destekleme alımları için oluşturulmuştu. Tarımın desteklenmesinden vazgeçilince bu kuruluşlar da önemini yitirdi. Fiskobirlik, Çukobirlik, Tariş, Antbirlik, Trakyabirlik (yağlı tohumlar), Marmarabirlik (zeytin) gibi kooperatif kurumların günümüzde önemli bir faaliyeti kalmamıştır. Bunlar en iyi çalıştıkları 1960’lı ve 70’li yıllarda dahi, hükümetlerin eğilimlerine göre ufak tefek farklılıklar olsa da, esas olarak üreticiden çok ticaret kesiminin çıkarlarını ön plana alacak bir çalışma yürütmüşlerdir.

7) CHP’nin, daha doğrusu Ecevit’in Köy-Kent projeleri ise maskaralıktan ibaretti. Galiba 1974 yılında okuldan bir grup arkadaş Ankara DSİ salonunda bir toplantıyı izlemeye gittik, en arkaya oturduk. Rezillik olacağını biliyorduk ama biraz maskaralık seyretmeye, biraz da ne söyleyecekler diye merakımızdan gittiğimizi hatırlıyorum. Açılıştan sonra birisi Hacettepe, diğeri SBF’den adları lazım değil iki profesör büyük kartonlara çizdikleri şemalarla Köy-Kent projelerini somutlaştırmaya çalıştılar. Ortada kooperatiflerle veya köylülerle ilgili tek kişi hatırlamıyorum. Bir sürü boş laf söylendi. Tabii biz hepsiyle alay ettik ama aslında üzülmemiz gerekirdi. Saçmalıklarına gülmekte haklıydık ama bunun yerine bir alternatif getiremeyeceğimizi henüz bilmiyorduk. İleriki yıllarda yapacağımız gezilerimizde köylülerle yaptığımız tüm konuşmalarda bize yerden göğe kadar hak veriyorlar ama ortak kaderlerine sahip çıkmak için hiçbir şey yapmıyorlardı. Esasen ortak çıkar diye bir kavramı temelde içselleştiremiyorlardı. Herkesin para kazanmak için acelesi vardı ve kooperatifle uğraşmak hızlı para kazanmanın yolu değildi. Daha iyi niyetli olan birkaç kişi de etraflarını saran paragözler çemberini kırsalar dahi, ki bu çok nadirdi, bu kez önlerine devlet, gerici politikacılar ve tüccarların çıkardığı çoklu engelleri aşacak gücü ve destekleri bulamıyorlardı. CHP’liler daha sonra Köye Ulaşım Projesi (KUP), Tarımsal Üretim Projesi (TÜP) gibi maskaralıklarını sürdürdüler. Köye ulaşıp ne yapacaksın, tüp mü takacaksın. Gerçi bu sıralarda Taşkesti ve Özalp gibi iki ilçede, birincisi orman ikincisi hayvancılık üzerine projeler uygulamaya çalıştılar ama hepsi fiyasko oldu. Esasen Köy ve Kent birbirinin zıddı olan iki kavramdır. Kentin sosyolojik tanımı tarımsal olmayan faaliyetin yoğunlaştığı yerleşimdir. İkisini bir araya getirmek hiçbir anlamı ve geçerliği olmayan bir hayaldi. Sigara dumanı gibi havada yitip gitti. Bu sözde projelerle köylüyü kazanmaya çalışacaklardı. Sonra köye yönelik -sanırım Ecevit’in son yıllarında Ordu Mesudiye yöresinde sonu kötü biten bir örnek yaratma girişimi dışında- hiçbir projeleri olmadı. İyi ki de olmadı çünkü en korktukları şey, bu projelerin birer muhalefet odağı haline gelmesiydi. Bu CHP’nin tarihi korkusudur. Ecevit’ten sonra bir daha dillendiren de olmadı. Zaten nesini savunacaksın. Ve zaten CHP’nin artık bu konuda ciddi bir politikası da olamaz. Hangi konuda olabilir diye sorarsanız da “Hımm!, çok ilginç bir soru, nerden aklınıza geliyor kuzum böyle şeyler..” gibi teatral bir yanıt alabilirsiniz.

8) Bu arada arkadaşlarımız balıkçılık kooperatiflerinde iyi birkaç çalışmaya rastlamışlardı. Bunun nedeni inisiyatif kullananların niteliğinin yanı sıra bu faaliyetin birlikte çalışma gerektirmesidir. Ayrıca dalyanların, balıkçı barınaklarının vs. yönetimi de bir çerçeve gerektirir. Ancak iyi çalışmalar uzun ömürlü olmamış, bunlar büyük teknelerle rekabet edecek olanaklara sahip olamadıkları için de çoğu zaman tüccara bağlanmışlardır. Ayrıca balıkçıların hoyrat doğası nedeniyle balık yataklarını da koruyamadılar ve üretimde büyük düşüşler yaşandı.

9) Dünya tarım üretimi azalan bir oranda da olsa artmakta ama bütün dünyada küçük işletmelerin sayısı hızla azalmaktadır. Sermaye, köylülüğü yıkıp dağıtmaya büyük öncelik vermektedir. Gıda üretiminin büyük tekellerin eline geçmekte olması, mali sermayenin dünya çapındaki egemenliğini sadece ekonomik değil, esas olarak siyasi anlamda da pekiştirecektir. Türkiye buna en çok teslim olan ülke hüviyetindedir. Buna karşın, halkın tarihi olarak örgütlenmiş olduğu ülkeler, özellikle de batı Avrupa ülkelerinde kooperatifler etkili bir çalışma gösterirler. Ne var ki söz konusu ülkelerde tarım üretimi kapitalist modelde de olsa desteklenir ve hem halkın beslenmesi, hem de kooperatif üyelerinin ve ürünün desteklenmesine, ayrıca toprağın ve suyun korunmasına önem verilir. Bu zihniyet olmayınca, kooperatiflerin etkili olması beklenemez. Üye bir an önce toprağını arsa yapıp satma derdinde olunca, tarımsal kooperatifçilik çok sınırlı kalır. Bazen ucuz gübre temini, bazen de ürünlerin biraz işlenerek yan gelir sağlanması gibi işler yaparlar ki, günümüzde bu dahi yaygın değildir.

Kooperatifçilik tek başına gelişecek bir örgütlenme modeli değildir. Kooperatifin kurulduğu alanın korunup geliştirilmesine yönelik toplu bir irade gerektirir. Bu irade yoksa, bazı idealist insanlar bir süre iterek, kakarak işi götürmeye çalışır ama işin sonu gelmez. Durumumuz budur.

M. Tanju Akad

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!