Kuruluşunun 80. Yılında Köy Enstitüleri-Tahsin Doğan

Köy Enstitüleri, bilimsel, laik, demokratik ve karma eğitim ilkelerini, yaşamla buluşturan, Türkiye’nin ilk özgün eğitim kurumlarıydı. Bu nedenle daha kuruluşta egemenleri rahatsız etmiş, daha açılmadan Köy Enstitülerine karşı savaş açmışlardı.

Özünde bu savaş Türkiye’yi çağdaş dünyanın değerleriyle buluşturmak isteyenlerle, kendi karanlıklarında boğmak isteyenlerin savaşıydı.

1920’lerin Türkiye’sinde bir avuç aydının başlattığı bu projenin tek amacı, gericiliğin karanlığındaki ülkeyi, köylerden başlayarak ışığa kavuşturmaktı.

Bu projenin üzerinde çok çalışılmıştı. 1927 de kurulan “Köy Muallim Mektepleri” 1937 kurulan “Köy Öğretmen Okulları” ve “Köy Eğitmen Kursları” eğitim sistemini, Köy Enstitülerine götüren temel kurumlardı.

Kurucular, aydınlanmayı köyden başlatarak, toplumu canlandırmak, demokratik bir cumhuriyeti kurumlaştırmak, geliştirmek ve koruyacak kadroları yetiştirmek istiyordu.

Köyden getirdikleri çocukları yetiştirip genç birer öğretmen olarak, gönderildikleri köyün canlandırılmasını, köylünün okuma yazma oranı ve yaşam standardının yükseltilmesini sağlamaktı. Bu projenin temelinde, Türkiye’nin çağdaş, aydınlık, demokratik, laik ve özgür bir topluma dönüştürülmesi vardı.

Cumhuriyete geçişle yaşanan değişimi toplumun benimsemesi, koruması ve geliştirmesi, eğitimli bir toplumu gerektiriyordu. Onun için yeterince öğretmen yetiştirmek yaşamsal önemdeydi

Türkiye cehaletin karanlığında çırpınıyordu. İçinde bulunulan durum, kurucu kadroların dışında tüm toplumu çareler aramaya zorluyordu.

1920’nin Türkiye’sine baktığımızda bu durum açıkça görülüyordu. Nüfusun %80’i köylerde yaşıyordu.  40 bin köyün 35.000’inde okul ve öğretmen yoktu. Okuma yazma oranı %3,5, kadınların %91’i, Erkeklerin %76,7’si okuma yazma bilmiyordu. Osmanlı’dan kalan 20 İlköğretmen okuluyla yeterince öğretmen yetiştirmek olanaksızdı.

Sorunu çözmek için yoğun çaba harcanıyordu. Bu amaçla daha önce kurulan okullar, “Eğitmen kursları” ve Osmanlı’dan kalan 20 İlköğretmen okulu yetmiyordu. Bunlar yılda ancak 300-350 mezun veriyordu. Bu sayıyla açık kapanmıyordu. Çare öteden beri üzerinde çalışılan Köy Enstitüleri’nin kurulması ve yaygınlaştırılmasıydı.  Cumhuriyetin 17’inci yılında o gün geldi.

17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri yasası, çıkar guruplarının muhalefeti ile Meclisteki görüşmelere katılan 426 üyeden, ancak 278 yurtsever milletvekilinin oyuyla kabuledilebildi.Kısa sürede20 Köy Enstitüsü açıldı, daha sora Van’da da açılanla birlikte sayıları 21’e ulaştı.

Köy Enstitülerinde derslerin %50’si nazari, %25’i tarım, %25’i de sanatsal etkinliklere ayrıldı. Köy enstitüsünde yetişen öğretmen aynı zamanda ziraat, sağlık, inşaat, demircilik, terzilik, balıkçılık, arıcılık, bağcılık, marangozluk ve benzeri alanlarda uygulamalı olarak dersler alıyor, kazandığı deneyimleri köye taşıyarak köyün ve köylünün gelişmesine önemli katkılarda bulunuyorlardı. Bir anlamda çevresinin ekonomik ve toplumsal kalkınmasını da üstlenmişlerdi.

Gittikleri köylerde köylülerin de katkısıyla kendi okullarını inşa edebilecek bilgi, beceri ve donanıma sahiptiler. Birçok Köy Enstitüsü binaları, öğrencilerin katkılarıyla inşa edilmişti.

Eğitim programları ve planlama yörenin özellikleri de göz önüne alınarak birlikte yapılırdı. Günlük yaşam, eğitim ve diğer çalışmalar tamamen demokratik bir işleyiş içindeydi. Günlük çalışma; öğretmen, öğrenci, yönetim ve çalışanlarla birlikte planlanır ve uygulanırdı. Denetimi de kendi iç mekanizması içinde yapılır ve değerlendirilirdi. Görülen aksaklıklar, yanlışlar gene öğrencilerin çoğunlukla yer aldığı kurullarca sorgulanır, yaptırımları belirlenirdi.

Köy enstitülerinin temel özelliği demokratik bir yönetimi yaşama geçirmiş olmasıydı. Öğrenci, öğretmen, çalışanlar ve yönetim tüm sorumluluğu ve kararları birlikte alırdı. Kuruluşundan itibaren öğrenci etkinlikleri ekipler halinde, yarışmacı değil, dayanışmacı bir anlayışla yerine getirildi.

Bu uygulama iş içinde eğitimin, dünyadaki en özgün örneklerinden biriydi. Köy Enstitüleri sadece köye öğretmen yetiştirmiyor, çok yönlü donanıma sahip, Türkiye gerçeğini bilen ve çözümler üreten köy önderleri yetiştiriyordu.

Öğrenciler her sene, en az 25 klasik kitap okumakla yükümlüydü. Okuduktan sonra kitap üzerinde arkadaşlarıyla yoğun tartışmalar yapıyorlardı.

Tiyatro oyunları sergiliyor-izliyor, okul sinemasında dünya klasikleriyle tanışıyordu. Öğretmen olduklarında büyük ölçüde kültürel birikime sahiptiler.  

En az bir müzik aletini çalmayı da öğreniyorlardı. Aşık Veysel de uzun yıllar Köy Enstitülerinde gezici müzik öğretmenliği yapmıştı.

Köy Enstitüsü öğrencilerince çıkarılan dergilerde öğrencilerin yazıları, araştırma ve incelemeleri yayınlanıyordu.

Köy Enstitülerinin yarattığı iklimde, birçok sanatçı, yazar ve bilim insanı yetişmişti.

Köy Enstitülerinin en büyük başarısı, tek partinin egemen olduğu bir dönemde, demokratik bir işleyiş modelini geliştirmiş olmasıydı.

Köy Enstitüsü mezunları, Türkiye’nin demokratikleşmesi, halkın yaşam standardının yükseltilmesi ve eğitimli bir toplum yaratılması çabasında hep ön saflarda mücadele ettiler.

Laik, bilimsel, uygulamalı karma eğitimi esas alan Köy Enstitülerinde özgüveni yüksek, eleştirel düşünebilen, yaşadığı toplumu kavrayan ve ileri götürme çabası içinde olan, karşılaştığı sorunları çözebilen, çözüm üretmeye yönelik, dayanışmacı gençler yetiştiriliyordu.

Bugünse çocuklarımız, not almaya, diploma almaya, sınav kazanmaya ve daha da kötüsü arkadaşını geçmeye odaklandırılıyor.

Bu eğitim sisteminde yaşadığı dünyayı kavrayan, anlayabilen, kendine yeten, sorun çözücü, demokratik dayanışma duygusu gelişmiş gençler yetiştirmek olanaksız. Gençlerimizin önünde hedefleri amaçları yok, ne yapacağını bilmiyor. Aileye bağımlı, üretme, yaratma, dayanışma duygularına yabancı bir gençlik yetiştiriliyor.

Köy Enstitüsüne ayak basan her çocuğa yetki ve sorumluluk verilirdi. Yaparak, yaşayarak öğrenmek temel ilkeydi. Onlara öğrenmenin ve üretmenin mutluluğu birlikte yaşatılırdı. 

Dersi planlayan, işleyen, gruplar halinde üreten, demokratik seçimlerle organize bir yönetimi oluşturan öğrencilerin kendisiydi. İşte bu değerler o zaman olduğu gibi, bugün de birilerini ürkütüyor, korkutuyor. Tarihler boyu egemenler, özgüven içinde yetişen örgütlü bir toplumdan korktular, korkmaya da devam ediyorlar.

Bugün de olduğu gibi çağdaş, laik bilimsel eğitimden korkuluyordu. Köylünün aydınlanması ağalık düzeninin hâkim olduğu bu dönemde yönetenlerin işine gelmiyordu.

Köy Enstitüsünde yetişen genç öğretmenler, köyle ilk yüzleşmelerinde, düzenle çelişkilerinin ayırdına vardılar. Çelişkiler gün yüzüne çıkmaya başladı.

Özellikle ağalarla yoğun çelişkiler yaşıyorlardı. Toprak reformunun gündemde olduğu bu dönemde, sözlerinin üzerine söz söylenmeyen ağalar, Van’lı ağa ve milletvekili, Kinyas Kartal’ın dediği gibi “otoriteleri” zayıflamaya başladı. Cılız burjuvazi ve gericilerle iş birliği yaparak Köy Enstitülerine saldırılarını artırdılar.

1940’ın ortalarına doğru Köy Enstitülerine karşı muhaliflerin baskısı daha da yoğunlaştı. Bakan ve diğer yöneticiler sistemden uzaklaştırılıp, yerlerine sermayenin sözünü dinleyen  yöneticiler getirildi.

Eğitim programlarında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı. Uygulamalı eğitim, yani “ iş içinde eğitim” ilkesinden uzaklaşıldı. Teorik eğitim sistemine geçildi.

1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Ocak 1954 de 6234 sayılı yasa ile Köy Enstitülerini kapattı.

Köy Enstitüleri altı yıllık sürede yetiştirdikleri 17.000 öğretmenin dışında, su kanalları açarak,15.000 dönüm araziyi tarıma elverişli hale getirdiler. Bu enstitüler tarafından yaklaşık 750.000 fidan, 1.200 dönüm bağ dikildi. 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapıldı.

Ayrıca gittikleri köylerde birçok okul binasının yapılması ve ders araç gereçlerinin üretilmesi-temin edilmesi doğrultusunda başarılı çalışmalar yaptılar.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!