Laik ve Demokratik Cumhuriyet İçin Dayanışma Zamanı-Mehmet Ali Yılmaz

Son zamanlarda AKP iktidarı ve yandaşları ilerici-demokrat yazar, gazeteci ve siyasetçileri tehditle, şantajla, korku salarak sindirip teslim alma siyasetinin dozunu arttırdılar. Emperyalizmin ve işbirlikçi sermayenin desteğiyle ellerine geçirdikleri iktidarı bir yıl öncesinden itibaren parça parça kaybetmeye başlayan, ayaklarının altındaki toprağın kaymakta olduğunu anlayan bu çevreler koltuklarına tutunabilmek, yağlı-ballı ihalelerden olmamak için yandaş olmayan herkese korku salmaya çalışıyorlar. İktidar çevrelerinin kanunsuzluklarını, yolsuzluklarını, kamu mallarının talan edilmesini açığa çıkaran, toplumu bilgilendiren gazetecileri; bu hak-hukuk tanımayan davranışlara karşı çıkan demokratik kitle örgütlerini ve ülkeyi otokrasiye sürükleyen politikalarını eleştiren siyasetçileri aslı astarı olmayan, gerçek dışı suçlamalarla ve ellerine geçirdikleri yargı yoluyla sindirmeye çalışıyorlar. Bu demokrasi karşıtı gidişten cesaret alan çete artıkları ise mermi göstererek, ölümle tehdit ederek, Marmara’nın soğuk sularını hatırlatarak,  ağza alınmayacak hakaretlerde bulunarak politikacılara, gazetecilere ve diğer kamuoyu oluşturan demokratlara tehditler savuruyorlar.

Bunların abileri de 45 sene önce ilk başlarda, tehditler savurmayı, silah göstermeyi pek severlerdi. Politika yapma tarzlarının merkezine, bugünlerde yaptıkları gibi yalanı, iftirayı ve tehdidi oturtmuşlardı. Bu faşistler çok geçmeden devrimcileri vurmaya başladılar, kitle katliamları düzenleyerek ülkeyi kan gölüne çevirdiler. Halkı bölerek, düşmanlaştırarak içsavaş çıkartmaya kalkıştılar. Ne için? Ağa babaları ABD emperyalizminin soğuk savaş politikalarına ve bir avuç sermayedarın çıkarlarına hizmet etmek için.

Bu işbirlikçi gerici-faşist çevreler, halkı teslim alabilmek için sadece şiddet kullanmadılar, yüz yaşındaki Bayar’ın “Bu kış komünizm gelecek” ajitasyonu ve faşistler her gün cinayet işlerken, Başbakan Demirel’in söylediği “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” gibi demagojilerle halkı aldatmaya da kalkıştılar. Türkiye’ye komünizm gelmedi ama 12 Eylül faşizmiyle her alanda gericilik beslendi ve işbirlikçi iktidarların yolları genişletildi. Aslında 12 Mart 1971 darbesinden itibaren, bütün faşist darbelerle, emperyalizmin uzantısı büyük sermayeyi güçlendirip, gericileri iktidarlara taşımayı esas aldılar. Temsili demokrasinin ortadan kaldırıldığı bugünkü tek adam sistemi de bu demokrasi karşıtı sürecin devamından başka bir şey değildir.

Emperyalizm ve içerdeki uzantısı hakim ittifak, 12 Mart açık faşizmiyle bütün ilerici-devrimci kesimleri, şiddetli bir baskı rejimiyle susturulmaya çalıştılar. 1961 Anayasasındaki kısmi demokratik hakları budayan değişiklikler, aydınlara-devrimcilere yönelik saldırılar, işkenceler, katliamlar, idamlar hepsi de emperyalizmin ve işbirlikçilerinin sömürü ve soygun düzenlerinin devamını sağlamak için yapıldı.

Egemen güçler, 12 Mart açık faşizmi döneminden sonra da bu baskı, tenkil ve terör siyasetlerini farklı biçimlerde devam ettirdiler. 1974 sonlarından itibaren devrimci gençliği yıldırmak için eğitip donattıkları sivil faşistleri kullanarak silahlı saldırılar başlattılar. Bu saldırılarını giderek ilerici-demokrat yazarlara, öğretim üyelerine, sanatçılara, sendikacılara ve kamu görevlilerine karşı da yönelttiler. Abdi İpekçi, Bedri Karafakioğlu, Doğan Öz, Cevat Yurdakul, Ümit Doğanay, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu, Abdurrahman Köksaloğlu, Mehmet Zeki Tekiner, Kemal Türkler, Necdet Bulut… gibi toplumun bilip tanıdığı demokrat-devrimci değerlerden başka onlarca devrimci öğretmeni, kamu çalışanını, işçiyi, köylüyü katlettiler. Maraş, Sivas, Malatya, Çorum gibi Alevi ve Sünni vatandaşların bir arada yaşadığı yerlerde, sırf ülkeyi ve devleti ele geçirerek emperyalizmin hâkimiyeti altında faşist bir yönetimi kalıcı hale getirebilmek için kitle katliamları düzenlediler. Çıkarmak istedikleri içsavaşla kendilerinden olmayan milyonlarca insanı katletmeyi ve ülkeden sürmeyi amaçlıyorlardı.

1970’lerde devrimciler, tehdit edilen, katledilen ilerici-demokrat yazar, aydın ve siyasetçilere “ bizden değil” demediler,  bütün bu faşist saldırıların karşısında durdular ve gerektiğinde kendilerini siper ederek, ilerici-demokrat insanları korumaya çalıştılar. Bu yıllarda devrimciler halkı bölmeyi, birbirine düşman etmeyi amaçlayan saldırı ve katliamları önlemek uğruna bütün güçlerini seferber ettiler. Devrimcilerin canları pahasına verdikleri bu direniş mücadelesi, emperyalistlerin ve içerdeki uzantılarının ülkeyi parçalama ve halkı birbirine kırdırma siyasetlerinin başarıya ulaşmasını büyük ölçüde engelledi, oyunlarını bozdu.  Bu saldırı ve yıldırma politikalarıyla istediklerini elde edemeyen halk düşmanı güçler, askeri darbe çağrıları yapmaya başladılar. 12 Eylül faşist darbesi bazı tuzu kuru gardrop aydınlarının savunduğu gibi esasen “anarşiyi” ve “sağ-sol çatışmasını” durdurmak için yapılmadı, ABD emperyalizminin bölgesel politikaları gerektirdiği için yapıldı. Aralık 1979’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a müdahalesi ve İran “devrimi” ABD’nin bölgedeki etkinliğini zayıflattı. Bu gelişmelerden başka Nisan 1980’de İran-Irak savaşının patlaması, ABD ve NATO açısından Türkiye’nin jeo-stratretejik konumunu güçlendirdi. Diğer yandan Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşü sorunu Türkiye’deki sivil iktidarlarla çözülemiyordu. Bu sorunun çözümü ve bölgede ABD’ye tam güven veren bir yönetime ihtiyaç duydukları için 12 Eylül cuntası işbaşına getirildi.  Bu Amerikancı cunta emperyalizmin neo-liberal politikalarını da sınırsız biçimde uygulamaya sokmakla kalmadı, laiklik başta olmak üzere Cumhuriyet devrimlerinin altını oyarak Türkiye siyasetini dinci-gerici bir çizgiye oturttu. 12 Mart faşizminden sonra emperyalizmin soğuk savaş planlarına, ülkeyi tamamen sömürgeleştirme amaçlı saldırılarına karşı direnen devrimci güçleri ve demokrat aydın kesimi de MC’lerle ve sivil faşist saldırılarla alt edemeyen egemen sınıflar, 12 Eylül darbesiyle etkisizleştirmeyi büyük ölçüde başardı.  Bu arada emperyalizmin yeni politikası neo-liberalizmi hayata geçirecek elemanlarının ülke siyasetine hâkim olmasını esas alan düzenlemeler de yapıldı. Bu elemanlar, 1960’lı yıllarda Altıncı Filo’yu kıble yapanlarla ve Komünizmle Mücadele Dernekleri’ni kuranlarla, komando ve Akıncı kamplarında yetiştirilenlerle aynı köklerden geliyorlardı. İşte bugün de ilerici-demokrat kesimleri tehdit eden, susturmaya çalışan siyasetçiler ve yandaşları da bu geleneklerden, çevrelerden gelen, aynı zihniyete sahip kişiler ve örgütlerdir. Bütün faşist darbeler, ilerici-devrimci kesimleri ezmeye, yok etmeye çalışırken bu gericileri besleyip büyütmüş ve önlerini açmıştır. Zaman zaman ilerici-devrimci-demokrat kesimlerce kesintiye uğratılsa, geriletilse de emperyalizmin sürekli elinin altında, kontrolünde olan bu dinci-faşist çizgi, bugünkü otokratik yönetimin kurulmasını sağlayan politik ittifaktır. Bunların emperyalizme, sermaye çevrelerine ve darbelere karşı ettikleri sözlerin tamamı halkı aldatmaya, gerçekleri gizlemeye yönelik demagojilerden ibarettir.

Günümüzde bu anti-demokratik sürecin devamı olan sistemden çıkarı olan, esas olarak devlet ihalelerinden zenginleşen sonradan görmelerden beslenen bu gerici düzenin temsilcileri ayakta kalabilmek için kendilerinden olmayan herkesi sindirmenin peşindeler. Bu sömürü düzeninin iç yüzünün açıklamasına tahammül edemiyorlar. Bu nedenle toplumun kanaat önderlerini suskunluğa gömmek istiyorlar. Susmayanları hapishaneye atıyor, çeşitli baskılarla ve cezalarla etkisizleştirmeye çabalıyorlar. Öne sürdükleri dinci-faşist militanların tehditlerine, iftiralarına ve saldırılarına dün nasıl pabuç bırakılmadıysa bugün de bırakılmayacaktır. Bu saldırılar karşısında tüm ilerici-demokrat çevre, kurum ve kişilerle birlik içinde olmak yetmez, bu saldırgan çevreler dışında kalan herkesle dayanışmanın koşulları yaratılmalı. Çünkü bu tehditler sadece bugün muhatap olanlara karşı yapılmıyor, aslında halkı sömüren ve devleti soyanların dışında kalan herkese, tüm halka karşı yapılıyor. Bugün tehdit edilen ve saldırıya uğrayanlar sindirilirse yarın başkaları hedef tahtasına oturtulacaktır. Bu teslim alma operasyonları bütün direnişler yok edilinceye kadar devam edecektir.

Bu susturma çabalarının önemli bir nedeni de ekonominin içine sokulduğu bunalımın giderek derinleşmesi ve bu nedenle iktidardakilerin işlerinin her geçen gün daha da zorlaşmasıdır. İçine düştükleri bu çaresizliğin, çözümsüzlüğün üstünü örtebilmek için darbe safsataları üretip, hedef saptırıyorlar. Böylece bütün halkın cambaza bakmasını sağlayarak asıl amaçlarına doğru adım adım ilerlemek istiyorlar. Sonuçta bütün bu taktik ve politikaları bir tek amaca hizmet ediyor: halkı teslim alarak, özlemini duydukları, “davamız” dedikleri teokratik, totaliter düzeni kurmak…

Bu anti-demokratik planlar, ancak bütün ilerici-devrimcilerin ve tek adam düzenine muhalif olanların dayanışmasıyla etkisiz hale getirilebilir. Laik, Demokratik, Sosyal Hukuk Cumhuriyetini savunan herkes bir araya gelerek iktidarın bu gerici politikalarına karşı mücadele yürütmelidir. Armudun sapı, üzümün çöpü denilecek zaman değil!

“Ortak tehlike, birbirinin can düşmanı olanları bile birleştirir.” (Aristoteles, Politika, Kitap V)

Evet, tehlike bütün halka ve ülkeye karşı yönelmiştir ve ancak dayanışma içinde olursak üstesinden gelebiliriz.

***

Bu dinci-gerici kesim tarihten hiç ders almıyor! Bunların bazılarının sevdiği Mehmet Akif’in Safahat’ından bir beytini hatırlatalım:

“Tarih”i “tekerrür” diye ta’rif ediyorlar,

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!