Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inde Diyalektik Bir Gezinti-Mehmet Türkcan

Karl Marx

Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inde Diyalektik Bir Gezinti

Mehmet Türkcan

 

Marx 18 Brumaire’da tarihsel maddeciliğin en soyut ilkelerinden, siyasal yaşamın en somut örneklerine uzanan bir yelpazede çeşitli soyutluk ve somutluk düzeylerinde bir çözümleme yapmaktadır.

Diyalektiğin temel konusu değişimdir. Her türlü değişim ve etkileşimi konu edinir. Sorun burada bu değişim ve etkileşimin layıkıyla nasıl düşünüleceği ve bunların tüm boyutlarıyla düşüncemize nasıl aktarılacağıdır. Ayrıca düşüncemizde oluşturduklarımızı karşımızdakine nasıl ileteceğimizde diyalektik düşüncenin ilgisi dâhilindedir. Diyalektiğin ne olduğu onun temel sorunudur ve bu sorunu çözmek için Marx, yüzünü soyutlama sürecine döner. Buna göre soyutlama süreciyle Marx, somuttan yani kendisini bize sunduğu biçimiyle dünyadan hareket ederek bir soyutlama süreci gerçekleştirir. Bütünü kendisini incelemek için parçalara ayırdığı bu ussal süreç sonrası düşüncedeki somuta ulaşır. Düşüncedeki somut ise zihindeki teorilerle bu dünyanın yeniden inşa edilmesidir.

Gerçeklik üzerine düşünmek istiyorsak evvela onu incelenebilir parçalara ayırmak durumundayız. Nasıl ki sindirim sistemimiz tek bir seferde büyük bir dolap dolusu yiyeceği hazmedemezse aklımız da tek sefer de şeyleri kavrayamaz. Dolayısıyla şeyler öncelikle küçük parçalara ayrılır. Parça geçici bir süre bütünden ayrıştırılarak tek başınaymış gibi algılanır ve böylece soyutlama vasıtasıyla aslında bir çerçeve çizilmiş olunur. Bu çerçeve kapsamında ilgi alanımıza girecek olan şeyleri inceler diğerlerini dışarıda bırakırız. Burada unutulmaması gereken önemli bir noktada soyutlamaların hiçbir zaman olguları ikame etmediğidir. Öyle ki soyutlamalar olgulara biçim ve düzen vermek için kullanılır.

Diyalektik bir şeyin yerine ikame edilemeyeceği gibi her şeyi açıklama amacı da taşımaz. Tez-antitez-sentez üçlemesi olmadığı gibi tarihin motoru da değildir. Hiçbir şeyi açıklamaz, hiçbir şeyi kanıtlamaz, hiçbir şeyi önceden bildirmez. Diyalektik daha ziyade hayatımızda olabilecek değişimleri ve dönüşümleri gözlerimizin önüne seren bir metottur. Önemli olan görüntülerle gözümüze çarpanlar değildir. Bu gözümüze çarpan şeylerin ötesinde ne olduğudur.

Diyalektik ortak duyusal nosyonu, süreç nosyonu ve ilişki nosyonu ile ikame eder ve böylece bizim gerçeklik hakkındaki düşüncemizi yapılandırır. Diyalektik gerçekte olmayan bir düşünceyle işe başlamaz o doğrudan doğruya gücünü mevcut koşullardan ve somuttan alır. Diyalektik oldukça dinamiktir, sürekli etkileşen, değişen bir dünyayı düşünürken sınırların nasıl çizileceğini bize sunar.

Marx diyalektik metodu, okuyucuların gözüne sokarcasına kullanmaz ya da diyalektik şudur, şu değildir şeklinde açıklamalarda asla bulunmaz. Bu tarz bir açıklamada bulunması, onun ayrı bir dile sahip olduğunu gösterirdi ki bu da Marx’ı anlaşılmaz kılar. Marx’ın diyalektik yöntemini, ele aldığı konularda görünür kılan şey onun mükemmel sergileme tarzıdır. Yukarıda diyalektik hakkında yapılan açıklamalar da belki diyalektiğin kendisine uyumsuzmuş gibi görülebilir zira diyalektik metot işe hiçbir zaman doğrudan ele aldığı olay ya da olgunun kendisiyle başlamaz. O olay ya da olgunun en temel özelliklerini barındıran şey başlangıç noktası olarak seçilerek, belirli ilişkisellikler çerçevesinde ele alınır.

Yukarıdaki açıklamaların yapılmasındaki temel amaç ise okuyuculara diyalektik hakkında kısa ve akılda kalıcı bilgiler vermektir. Bu bilgilerin ardından Marx’ın eserinin Bertell Olmann’ın Diyalektiğin Dansı adlı kitabındaki farklı soyutlama düzeyleriyle nasıl ele alındığı incelenecektir. Bu inceleme sonunda genellikle komplike ve karmaşık bir metot olarak görülen Marksist diyalektiğin kullanılan soyutlama düzeyleriyle oldukça anlaşılır kılındığı gösterilmeye çalışılacaktır. Lakin okuyucunun bu eseri daha rahat anlamasını sağlamak bakımından belirli tavsiyelerde bulunmak yerinde olacaktır. Öyle ki Marx’ın bu eserini okumaya başlamadan önce Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri adlı eserini okumak Luis Bonaparte’ın 18 Brumaire’indeki tarihsel süreçleri (kişiler, parti adları, olaylar) anlamak bakımından önemlidir. Bunun yanında Bertell Ollman’ın Diyalektiğin Dansı adlı kitabında kavramsallaştırdığı soyutlama düzeylerini bilmek de, bu yazının anlaşılır kılınmasını sağlayacaktır.

Diyalektik bütünden başlar ve parçalara inerek parçanın bütünle olan ilişkisini inceler. Buradan da daha sonra bütüne ilişkin net bir kavrayışa ulaşılır. Parçaları ayrı ayrı ele almak bütüne dair bir bakış açısı geliştirmemizi oldukça güçleştirir. Marx burada hükümet darbesini incelemek ister fakat işe hükümet darbesiyle başlamaz zira bu darbeyle başlamak konuyu belirli ilişkisellikler çerçevesinde ele alamamaya neden olabilmektedir. Dolayısıyla Marx başlangıç noktasını (starting point) 1848 Şubat Devrimi olarak belirler zira darbeye giden yolun parke taşları Şubat Devrimi itibariyle döşenmeye başlanmıştır. Burada bütünden parçaya, sistemden içeriye doğru gidilmeye çalışılmaktadır. Ele alınan olay ya da olgular sabit, durağan şeyler olarak görülmez. Tıpkı buradaki gibi bir ilişki, bir süreç olarak kavranır.

Marx 18 Brumaire’da tarihsel maddeciliğin en soyut ilkelerinden, siyasal yaşamın en somut örneklerine uzanan bir yelpazede çeşitli soyutluk ve somutluk düzeylerinde bir çözümleme yapmaktadır. Fransa’da sınıf mücadelesi sıradan bir kişinin kahraman rolü oynamasını mümkün kılan koşulları ve ilişkileri gösteriyor. Tarihsel maddeciliğin nasıl bir kuramsal açıklama sağladığını kavramak için bu tümce oldukça önemlidir. Ne Louis Bonaparte’ı ne de Aralık 1852 hükümet darbesini yaratan şey sınıf mücadelesi değildir. Sınıf mücadelesi belli ilişkileri ve koşulları yaratmaktadır.

18 Brumaire’in daha ikinci paragrafında, Marx, yine en soyut düzeyde, tarihsel maddeciliğin en temel kabulünü şu sözlerle dile getiriyor: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yapar ama kendi seçtikleri koşullarda değil, önlerinde buldukları, geçmişten devrolan koşullar vasıtasıyla yaparlar.” Tarih burada hem verili koşullar tarafından belirlenmiştir hem de insan iradelerinin özgür sonucudur. Dolayısıyla, maddeci tarih anlayışı tek başına temel belirleyen değildir. Daha doğrusu bir belirleyen ve belirlenen ilişkisinden ziyade karşılıklı belirlenimden söz etmek oldukça yerindedir.

Ollman’a göre Marx yazdıklarını belirli bir kapsamda, genellik düzeyinde ve konumlanma noktasından soyutlamaktaydı. Marx araştırma ve sunuş sırasında kapsamına neleri dahil edeceğini belirleyerek işe koyuldu. Mekânsal ve uzamsal sınırlarını çizdi. 1848’den 1851 yılına kadar olan bir dönemi yani Bonaparte’ı hükümet darbesine yönelten süreçleri belirli bir ilişkisellik çerçevesinde ele aldı. Marx, dönemi çalışan diğer yazarlardan soyutlama sürecinde radikal bir biçimde ayrılmaktaydı. Bu ayrılık Marx tarafından da net bir biçimde ifade edilmekteydi: “Benimkiyle yaklaşık olarak aynı zamanda aynı konuyu işlemiş olan çalışmalardan yalnızca ikisi dikkate değer: Victor Hugo’nun Napoleon le petit’i (Küçük Napoleon) ile Proudhon’un (Coup d’etat)’sı. Victor Hugo, darbenin sorumlu yayımcısına yönelik acı ve nükteli sövgülerle yetiniyor. Onun çalışmasında, olayın kendisi, bulutsuz gökyüzünden düşen bir yıldırım gibi görünüyor. Bu olayda, yalnızca, tek bir bireyin şiddet eylemini görüyor. Ona dünya tarihinde eşi benzeri bulunmayan bir kişisel girişimcilik gücü atfederek, bu bireyi küçültmek yerine büyüttüğünü fark etmiyor. Proudhon ise, darbeyi, öncesindeki tarihsel gelişmenin bir sonucu olarak sunmaya çalışıyor. Ama darbe hakkındaki tarihsel yorumu, o farkına varmasa bile, darbe kahramanının tarihsel bir savunmasına dönüşüyor. Böylece, bizim (nesnel) tarih yazıcılarımızın hatasına düşüyor. Bense, Fransa’daki sınıf mücadelesinin, sıradan ve gülünç bir kişiliğin kahraman rolü oynamasını mümkün kılan koşulları ve ilişkileri nasıl yarattığını gösteriyorum.”

Marx burada sınıf mücadelesini genellik düzeyinde soyutlamaktadır zira sınıf mücadelesi belirli süreçlerle ilişkisel bir biçimde ele alınmıştır. Genellik düzeyi soyutlaması 18 Brumaire için oldukça önemlidir. Hangi soyutlamanın doğru olduğu gibi bir yanılgıya düşmemek gerekmektedir. Ollman’a göre yedi soyutluk düzeyi vardır. Marx bu düzeyleri inceleme konusuna göre farklı biçimlerde kullanmaktadır ve düzeyler arası geçiş olabildiğince esnek olmasına karşın tutarlıdır da zira bu tutarlılık Marx’ın farklı bir konumlanma noktasına geçmesiyle sağlanabilmektedir. Mesela Marx’ın yabancılaşma teorileri 4.-5. genellik düzeyinde yürütür ama 2.-3.-4. genellik düzeyinde de yabancılaşma teorileri tartışılabilir.

Marx çalışma alanlarına göre düzeyler saptar. Her çalışma kendi genellik düzeyini yaratmaktadır. Resmi tamamlamak için Marx’ın, insanlar da dahil olmak üzere görüngüleri zaman zaman birinci ve beşinci düzeyde de soyutladığını kabul etmek gerekiyor. Örneğin Marx bazı çalışmalarında Üçüncü Napolyon ve Palmerston gibi belirli bireyleri tartışma konusu yapmış ve onların ayrıksı özelliklerine değinmiştir. Ayrıca, özellikle erken dönem yazılarında tüm insanlığın sahip olduğu ortak özelliklere ve genel olarak da insan doğasına dikkat çekmiştir. Marx, insanoğlunu sınıflar biçiminde soyutlarken insan ve toplum üzerine olan incelemelerini 2.-3. ve 4. genellik düzeyinde yürütür. Dördüncü düzey toplumların işbölümü temelinde sınıflara ayrıldığı görülmektedir. Burada insanın etkinliklerinin ve ürünlerinin taşıdıkları ortak özelliler veya sınıflı toplumların farklı biçimlerinin ortak nitelikleri masaya yatırılır. Üçüncü düzey kapitalizmdir. Kapitalist toplumda insanların etkinliklerinin ve ürünlerinin görünüm ve işleyişinden kaynaklı özgünlükler mercek altına alınır. İkinci düzeyde ise modern kapitalizm mercek altına alınmaktadır. Marx, 18 Brumaire’de Luis Bonaparte’ı darbeye götüren süreçleri analiz ederken ve 1848–1851 yılları arasında Fransa’sını, iktisadi, siyasi ve toplumsal olarak incelerken bu düzeylerden yararlanır.

Marx’ın kullandığı diğer genellik düzeyi soyutlamaları ise 1. ve 5. genellik düzeyi soyutlamalarıdır. Ollman’a göre Marx bunları nadirde olsa kullanmaktadır. 1. düzeyde genel olarak bireyler soyutlanırken 5. düzeyde genel olarak insan ve toplum soyutlanır. 18 Brumaire’deki diyalektik gezinti esnasında Marx hükümet darbesine giden yolda, Bonaparte’ın kimi ayrıksı ve farklı özelliklerini 1. genellik düzeyinde soyutladığı bariz bir biçimde görülebilmektedir. Bonaparte’ı Bonaparte yapan bu unsurlar darbenin gerçekleşmesinde oldukça önemlidir.

Yukarıda Louis Bonaparte’ın hükümet darbesini ele alırken Marx’ın diğer yazarlardan farkına değinilmişti. Bu farkın üzerine biraz daha gitmek, Marx’ın ve diğer yazarların nasıl bir soyutlama metodu izlediğini anlamak bakımından oldukça önemlidir. Buna göre Victor Hugo darbeyi 1. genellik düzeyinde incelemektedir. O Bonaparte gibi bir adamın iktidara gelişinin çok yönlü ve karmaşık doğasını tartışmak yerine Bonaparte’ın kişisel özelliklerinden yola çıkarak hükümet darbesine giden süreci değerlendirmeye çalışmaktadır, darbeye giden bu süreç belirli ilişkisellikler çerçevesinde ele alınamamaktadır. Fransa’daki sınıfsal mücadele, siyasi ortam, iktisadi yapı gibi unsurlar darbe süreciyle ilişkilendirilememiştir. Hugo, Bonaparte’ın tahta çıkışını onun kişiliğiyle yakından alakalı olan şiddet eğilimine bağlamaktadır. Böyle yaparak aslında farkında olmadan onu yüceltmektedir. Bu yüzden hükümet darbesi ona bulutsuz bir günde “gökyüzünden inen bir yıldırım” gibi şaşırtıcı gelebilmektedir zira tarihsel ve toplumsal koşullar dışarıda bırakılarak bir çözümleme yapılmıştır.

Marx, 1848-1851dönemini yani darbenin gerçekleştiği tarihe kadar olan bir zaman sürecini soyutlamaktadır. 18 Brumaire’de Fransa’da belirli bir tarihte ve mekânda geçen olaylar kapsam soyutlaması çerçevesinde farklı merceklerin (ilişkiselliklerin) yardımıyla incelenmekle birlikte, genellik düzeyi soyutlamaları da eserde olabildiğince etkili bir biçimde kullanılmaktadır. Diyalektiğin de anlatmaya çalıştığı üzere Fransa ve Fransa’da belirli tarihler arasında yaşanan olaylar soyutlanırken bütünle yani yakın ve uzak çevresindeki dünyayla arasındaki ilişki her zaman göz önünde bulundurulmuştur. Öyle ki alt satırlarda da tartışılacağı üzere İngiltere’deki ekonomik bir kriz, Fransa’da ekonomiyi ve devrim sürecini doğrudan etkileyebilmektedir. Keza Fransa’da yaşanan olaylar da Fransa’nın yakın ve uzak çevresini derinden sarsabilmektedir.

18 Brumaire’de Marx üçlü bir dönemselleştirme yapmaktadır. Yapıtın ilk bölümünde Şubat 1948 devriminin vurucu gücü olarak proletarya gösteriliyor. Cumhuriyetin derhal ilan edilmesi ve genel oyun kabulü bu durumun sonucu. Ancak köylü oylarıyla seçilen burjuva meclisi üstünlüğe sahip. Küçük burjuvaziyi de yanına alan burjuvazi proletaryanın şubatta kazandığı gücü kırmak için saldırıya geçiyor ve bunda başarılı oluyor. İkinci adımda proletaryanın yenilgisinden, küçük burjuvazinin yenilgisine kadar olan süreç ele alınıyor. Üçüncü bölümde ise kitap Louis Bonaparte’ın darbe yaptığı 2 Aralık 1851’e kadar olan gelişmeleri kapsıyor.

Marx Şubat devrimine neden olan bu olayları tek tek inceler ve bu inceleme sonucunda Şubat Devrimi’ne ilişkin bir bilgiye sahip olur. Bunu da üstün metodolojisiyle okuyucularına bir cümbüş yaşatarak aktarır. Bu cümbüşü okuyuculara yaşatmadan önce Marx, olayları zihninde parçalara böler. Bu parçalama işlemini gerçekleştirmeden önce bütünden yani Şubat Devrimi’nin kendisinden yola çıkar ve Şubat Devrimi’ne kadar olan süreçleri üç parçaya ayırır. Parçalara ayırmasının esas sebebi ise beynin olay ve olguları daha rahat kavrayabilmesini sağlamaktır. Böylece parçalar arası bir ilişki kurularak, zihinsel yeniden inşa süreci başlamış olur. Marx’ın devlet biçimlerini, dayandığı sınıfsal tabanları, devrimleri, ideolojik yapıları hep Şubat Devrimiyle diyalektik bir biçimde incelemesi buna oldukça güzel bir örnektir.

Diyalektiğin değişim ve etkileşimle ilgili olduğu belirtilmişti. Şeylerdeki değişim ve etkileşim dışsal bir nedenden kaynaklanmamakta; şeylerin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanmaktadır. Şubat Devrimi’ni ele alan Marx, bu devrimin kazanımlarının kaybedilme nedeni olarak devrimin kendi karakteristiğini görür. Şubat Devrimi döneminde kurulan geçici hükümetin içerisinde yer alan işçiler, burjuvazinin çıkarları ölçüsünde Ulusal Meclisin kurulmasının hemen ardından buradan dışlanmıştır. Burada ulusu temsil ediyormuş gibi görülen meclisin sadece burjuvaziyi temsil ettiği görülmekte ve burjuvazi kendi genel çıkarını, ulusun çıkarı olarak mal etmeye çalışmaktadır. Oysa meclis proletaryanın öncülüğünde diğer sınıflarla birlikte kurulmuştu. Burada Marx görüngülerin altındaki özü, onun altında yatan gerçekliği ortaya çıkararak incelemelerine başlar. Bu incelemeleri sırasında Marx, görüngülerin altında yatan özün anlaşılması için oldukça mücadele vermektedir. Bu mücadeleyi Eroğul’un Marx’tan yaptığı bir alıntı oldukça güzel özetlemektedir: “Ama, nasıl ki, “bir insanın kendisi hakkında düşündükleri ve söyledikleriyle gerçekte ne olduğu ve ne yaptığı” birbirinden ayrılıyorsa, “ tarihsel mücadelelerde de, partilerin sözlerini ve hayallerini” dayandıkları sınıfların “gerçek yapılarından ve gerçek çıkarlarından… ayırt etmek zorunludur.”

Paris proletaryası, tüm bu gelişmelere bir ayaklanmayla karşılık verdi fakat burjuvazi bu ayaklanmayı ciddi bir biçimde bastırdı. Marx bu olayı yorumlarken kapsam soyutlamasına başvurmakta ve burada zıt kutupların iç içe geçtiği görülmektedir. Öyle ki proletarya burjuvazi karşısında yenilgiye uğrarken, proletaryanın hareketi olan Haziran Hareketi Avrupa tarihine damgasını vurmuştu. Proletaryanın bastırılmasından sonraki diğer bir gelişme uğrağı ise 1848 yılında yeni anayasanın yürürlüğe konması oldu.

1848 özgürlükçü bir anayasa olarak yürürlüğe girdi. Anayasada her Fransız yurttaşının mutlak hakkı olarak ilan edilen, basın, konuşma, örgütlenme, toplanma, eğitim ve din özgürlüğü gibi haklar, “kamu güvenliğiyle uyum sağlayacak yasalar tarafından sınırlandırılmadıkları ölçüde sınırsızdır” kenar notuyla yürürlüğe girdi. İlerisi içinse anayasa, yapılacak olan düzenlemelerle bunların kendi içinde ve kamu güvenliğiyle çelişmesini sağlayacaktır. Söz konusu özgürlüklerin tümü burjuvazinin onları kullanırken diğer sınıfların eşit hakları tarafından engellenmesini sağlayacak şekilde düzenlenmişti. Başkalarının bu özgürlüklerden tümüyle yoksun bırakıldığı ya da bunların kullanımına her biri bir polis tuzağı olan koşullar altında izin verilen yerlerde ise, bu söylenenler, her zaman, anayasanın öngördüğü üzere, yalnızca “kamu güvenliği”, yani burjuvazinin güvenliği ve özgürlüğü için yapıldı. Gerek demokratlar bu yasaları koyarken gerekse düzen yanlıları bu yasaların sınırlandırılmasını isterken dayanak noktaları olarak anayasayı seçmişlerdir. Çünkü, anayasanın her bir paragrafı, kendi antitezini, kendi lordlar kamarası ile avam kamarasını, yani genel söz düzeyinde özgürlüğü, kenar notunda özgürlüğün ortadan kaldırılmasını içerir. Lakin anayasa, yasama meclisi ve cumhurbaşkanı arasındaki ilişkinin tarif edildiği paragrafların mutlak pozitif, çelişkisiz ve yanlış yorumlanamaz olduğu görülmelidir. Çünkü burjuva cumhuriyetçilerinin kendilerini korumaları söz konusudur. Anayasanın 45–70 maddeleri, Ulusal Meclisin cumhurbaşkanını görevden alabileceği, ama cumhurbaşkanının anayasayı ihlal ederek ulusal meclisi kaldırabileceği kaleme alınmıştır. Bu da oldukça çelişkili bir durumdur. Anayasanın kaldırılabileceği anayasal şartlarla güvence altına alınmıştı. Anayasa, fiili iktidarı bu şekilde cumhurbaşkanına verirken, Ulusal Meclisin de manevi iktidarını güvence altına almaya çalışır. Yasa paragraflarıyla manevi bir iktidar yaratmanın mümkün olmaması bir yana, anayasa, cumhurbaşkanını tek dereceli oy hakkı aracılığıyla tüm Fransızlara seçtirerek, burada kendi kendisini yeniden yürürlükten kaldırır. Bunlar ciddi bir çelişki oluşturmaktadır. Tüm bu çelişkili durumlar, Bonaparte gibi bir adamı iktidara getirecektir.

Proletarya’dan sonra sıra burjuva cumhuriyetçilerinin tasfiyesine gelmeli ve onlara savaş açılmalıydı. Meşrutiyetçiler ve Orleans’cılar, Düzen Partisi’nin iki büyük hizbini oluştururlar. Düzen partisi ise Cumhuriyetçi burjuvazilere karşı oluşturulmuş bir partidir. Her iki kesimde (Orleans-Bourbon) kralcıydı. Orleans’cılar mali kesimin çıkarlarının temsilcileriydi. Bourbonlar ise toprak aristokrasinin haklarını savunmakla görevliydi. Bourbon ile Orleans hanedanı kralcılığın farklı renkleri miydi? Bourbonlar döneminde, kendi din adamlarıyla ve uşaklarıyla birlikte büyük toprak mülkiyeti hüküm sürmekteydi. Orleanslar döneminde ise maiyetindeki avukatlar, profesörler ve dalkavuk hatiplerle birlikte yüksek finans kesimi, büyük sanayi ve büyük ticaret, yani sermaye meşruti krallık, yalnızca toprak beylerinin soydan gelen egemenliklerinin ifadesiydi; benzer şekilde, Temmuz Monarşisi de, yalnızca, sonradan görme burjuvaların zorla ele geçirilmiş egemenliklerinin siyasal ifadesiydi. Dolayısıyla, bu hizipleri birbirlerinden ayrı tutan, sözde ilkeler değil, maddi varlık koşulları, mülkiyetin iki farklı türü, kent ile kır arasındaki eski karşıtlık, sermaye ile toprak mülkiyeti arasındaki rekabetti. Özdeş gibi görünseler de farklıdırlar. Yani bu iki hizip Cumhuriyetçi burjuvazilere karşı birleşseler de farklı sınıf çıkarlarına mensup olarak hem kapsam hem de 4.genellik düzeyinde bir soyutlamaya tabi tutuluyorlardı. Daha sonra küçük toprak sahipliğinin zamanla burjuvalaşacağını söyleyerek Marx başka bir kapsama atlıyor böylece 3.genellik düzeyinde de bir soyutlama imkânı yakalıyordu. Görüldüğü üzere fener ve mercek örneğinde olduğu gibi Marx, her ilişkiyi mercek altına alır ve bu merceğin derecesi kurduğu ilişkisellikler çerçevesinde sürekli değişir ve kapsamın içine farklı kavramlar girmeye başlar. Kısaca soyutlama ve konumlanma noktaları değiştikçe, sınıf tanımlamaları da değişir.

Koalisyon halindeki burjuvaziye karşı, küçük burjuvalar ile işçiler arasındaki bir koalisyon, sosyal demokrat diye anılan bir parti kurulmuştu. Küçük burjuvalar, 1848 Haziran Günlerinin ardından yeterince ödüllendirilmediklerini, maddi çıkarlarının tehlikeye düştüğünü ve bu çıkarları geçerli kılmalarını sağlayacak olan demokratik güvencelerin karşı devrim tarafından tartışmaya açıldığını görüyordu. Bu yüzden işçilere yanaştılar. Küçük burjuvazi, tersine, kendi kurtuluşunun özel koşullarının genel koşullar olduğuna, modern toplumun kurtarılmasının ve sınıf mücadelesinin önlenmesinin yalnızca bu koşullar altında mümkün olduğuna inanmaktaydı. Mecliste 200’ün üzerinde milletvekiliyle ciddi bir muhalefet oluşturmaktaydılar. Düzen Partisi, Ulusal Meclisin toplanmasının hemen ardından Montagne’ı kışkırttı. Bir yıl önce devrimci proletaryadan kurtulma zorunluluğunu kavramış olan burjuvazi, şimdi de demokrat küçük burjuvaların hakkından gelme zorunluluğu hissediyordu. Bunun için de Düzen Partisi hem içerde hem de dışarıda Montagne’yi kışkırtmak için elinden geleni yaptı ve bunda da oldukça başarılı oldu. Öyle ki Fransız birliklerinin Roma Cumhuriyeti’ni topa tutmaları, silahlı kuvvetlerin başka bir halkın özgürlüklerine karşı kullanılmasını yasaklayan anayasaya açıkça aykırı bir eylemdi. Solcu muhalefet, bu kararı veren cumhurbaşkanını ve bakanları suçlayan bir önerge verdi. Burjuva çoğunluk, bunu muhalefeti sokağa sürüklemek için fırsat olarak kullandı ve ağır kışkırtmalarla önergeyi 12 Haziran’da reddetti. Burjuvazi sokağa dökülen muhalefeti orduya ezdirmekle kalmıyor, parlamentodaki gücünü de kırıyordu. Bunun kurumsal sonucuna dikkat çeken Marx, çok sayıda küçük burjuva milletvekilini savcılara teslim etmekle, burjuva çoğunluk gerçekte “kendi parlamenter dokunulmazlığını kaldırdı” ifadesini kullanıyordu. Burada karşıtların birliği olabildiğince net bir biçimde görülmektedir. Düzen partisi aslında muhalefeti susturup onu dışarı atarken bir yandan kendi kuyusunu da kazmaktaydı.

10 Mart 1850 ara seçimlerinde ise Montagne’den boşalan koltuklar sosyal demokratlarla doldurulmaya çalışılır. 31 Mayıs 1850’de seçim yasası yürürlüğe girer ve tek başına proletaryanın iktidara katılımı dışlanır. İşçiler Şubat Devriminden önceki konumlarına hatta daha da kötüsü olan parya konumuna itilir. Genel oy hakkı kaldırılmıştır zira bu burjuva egemenliğin tehdit etmekteydi. Ulusal meclis bir yandan iktidarını kuvvetlendirirken diğer yandan proletaryaya seçme şansı tanımayarak birçok Fransız’a sırtını çevirmiş oluyordu.

Ulusal Meclis ve Düzen Partisi her geçen gün biraz daha güç kaybetmesine karşın, Bonaparte iktidarını perçinliyordu. Seçim yasası, Düzen Partisi’nin ayağında, hareket etmesini engelleyen ve saldırıya geçmesini tümüyle olanaksız hale getiren kurşun gülleydi. Bu ağırlıktan kurtulmasına karşın, Düzen Partisi ve Ulusal Meclis gittikçe güç kaybetmekteydi. Öyle ki diğer sınıflarla mücadele etmek adına bu iki grup parlamenter iktidarın tüm olanaklarını çöpe atmıştı. Halkın desteğini ve güveninin kazanan Bonaparte gibi bir adamla mücadele etmeye de hiçbir şekilde yanaşmamaktaydılar zira proletaryanınkine benzer bir isyan dalgası yaratmak onların burjuva dünya görüşlerine pek yakışmayabilirdi. Düzen Partisi, yürütme gücüyle mücadele edemez bir hale gelmişti.

Bu arada darbe koşulları gittikçe oluşmaya başlarken, Marx 1. genenlik düzeyinde bir soyutlama yaparak, tüm bu koşulları Louis Bonaparte’ın kişiliğinin darbe sürecinde oynadığı rolle çözümler. Burada 1. genellik düzeyinde bir soyutlama yapılırken, 3. genellik düzeyiyle de Bonaparte’ın diğer sınıflarla arasında olan ilişki de detaylı bir biçimde incelenir. Marx düzeyler arasındaki bu geçişleri çok esnek ve tutarlı bir biçimde yapar ve bir düzeye saplanıp kalmamakla birlikte, düzeyler arasından birini öne çıkarma gibi bir tavır da takınmaz. Bonaparte seçim yasasından önce kendisi için oy toplamaya çıkar ve Fransız illerine turlar düzenlemeye başlar. Bu turlarda Bonaparte’a 10 Aralık Derneği’ne bağlı kişiler eşlik etmekteydi. Bu dernek 1849’da kuruldu. Paris’in lumpen proletaryası, bir hayır derneği kurma bahanesiyle, her biri Bonaparte’çı bir ajan tarafından yönetilen ve tepelerinde Bonaparte’çı bir generalin bulunduğu gizli birimlerde örgütlendi. Neyle geçindikleri ve kökenleri belli olmayan, yıkıma uğramış zevk düşkünleri ile burjuvazinin bozuk ve maceracı unsurlarının yanında, serseriler, terhis edilmiş askerler, serbest bırakılmış hükümlüler, firar etmiş kürek mahkûmları, dolandırıcılar, şarlatanlar, yankesiciler, üçkağıtçılar, kumarbazlar, genelev sahipleri, hamallar, yazar bozuntuları, laternacılar kısaca yarını düşünmeden yaşayan belirsiz, dağınık, oradan oraya savrulan yığının tümü yani Bonaparte’ın kendine akraba olarak adlandırılan bu grubun tümüyle 10 Aralık Derneği oluşturuldu. “Hayır derneği”nin tüm üyeleri, Bonaparte gibi, çalışan ulusun sırtından geçimini sağlamaktaydı. Burada Bonaparte’ın tüm bu aylak takımı, lümpenlerle olan benzer özellikleri vurgulanır. Öyle ki farklı olarak ele alınan her iki unsur da en nihayetinde birbirine benzemekte her ikisi de toplumun sırtından geçimini asalak bir biçimde sağlamaktadır. Burada genellik düzeyinde bir soyutlama örneği görülmektedir. Ek olarak Bonaparte’ın çevresi ve diğer sınıflarla olan ilişkisi bağlamında ele alındığında üçüncü düzeyde bir soyutlama gerçekleştirilmiştir. Kendisini lümpen proletaryanın liderliğine atayan, peşinde olduğu kişisel çıkarları yığınsal biçimde yalnızca burada yeniden bulan, tüm sınıfların bu ifrazatında, süprüntüsünde, döküntüsünde kayıtsız şartsız yaslanabileceği tek sınıfı gören bu Bonaparte, gerçek Bonaparte’dır, yalın Bonaparte’dır. Tüm bu ilişkisellik çerçevesinde Bonaparte’ın genellik düzeyinin birinci düzeyinde de incelenmiş olur zira bunlar Bonaparte’ı Bonaparte yapan özelliklerdir, onun kişiliğini farklı (ayrıksı) kılan yanlardır. 10 Aralık Derneği ona aittir; onun eseridir; onun, kendisine en fazla ait olan fikridir. Bunun dışında kendisine mal ettiği ne varsa, bunları ona koşulların gücü teslim eder ve bunun dışında yaptığı ne varsa, bunları ya koşullar onun için yapar ya da o, başkalarının eylemlerini kopyalamakla yetinir; ama yurttaşların karşısına düzenin, dinin, ailenin, mülkiyetin resmi ifadeleriyle çıkan, arkasında ahlaki değerden yoksun, gizli derneği, düzensizlik, fuhuş ve hırsızlık derneği bulunan kişi tam da Bonaparte’ın kendisidir. Marx burada kapsamını ustalıkla değiştirerek Bonaparte’ı kapsam soyutlamasıyla zıt kavramları bünyesinde barındıran bir varlık olarak da soyutlanmıştır.

Yürütme gücünü ve parlamentoyu kendi bünyesinde toplayan Bonaparte’ın karşısında artık tüm mücadele silahlarından alı konulmuş bir parlamento ve Düzen Partisi vardı. Hükümet darbesinde doğru giden bir yolda sona yaklaşılmıştı. Marx hükümet darbesine neden olan en önemli unsuru anayasanın revizyonu olarak görmektedir. Bu doğrultuda 28 Mayıs ulusal meclisin son yılı olacaktı. Anayasa tartışmalarının meclise sunulduğu dönemlerde Düzen Partisi ve onun içinde koalisyon kurmuş farklı hizipler parçalanacaktı. Meclis içindeki partiler anayasa revizyonunu, temsil ettiği sınıfın çıkarları çerçevesinde değerlendirecekti. Düzen Partisi, revizyonu reddetse Bonaparte’ı güce başvurmaya itecek ve statükoya zarar verecekti. Anayasaya uygun bir revizyondan yana uygun oy kullansa boş yere oy vermiş olacağını ve anayasaya göre cumhuriyetçilerin vetosu nedeniyle başarısızlığı uğrayacağını düşünüyordu. Anayasaya aykırı bir şekilde basit oy çoğunluğunun bağlayıcı olacağını ilan etse, Bonaparte’ı anayasanın efendisi ilan edecekti. Yalnızca cumhurbaşkanının yetki süresini uzatan kısmi bir revizyon, imparatorluk doğrultusundaki bir gaspın yolunu açardı. Cumhuriyetin var olma süresini kısaltan genel bir revizyon kaçınılmaz olarak hanedanlara özgü hak iddialarının çatışmasına neden olurdu çünkü Bourbon’cu bir restorasyon koşulları ile Orleans’cı restorasyonun koşulları, farklı olmanın ötesinde, karşılıklı olarak birbirini dışlıyordu. Dolayısıyla hanedanlar arası bir üstünlük mücadelesi doğabilirdi. Ayrı sınıfsal çıkarlara sahip olsalar da bu iki hizbin bir araya gelme sebebi cumhuriyetti. Cumhuriyet altında egemenliklerinin koşullarını sağlayabildikleri gibi, genel sınıf çıkarlarını aynı anda hem farklı hiziplerim hem de geri kalan tüm sınıflar üzerinde tutabilmekteydiler. Aynı ilişkinin zıt iki kutbunu oluşturan bu hizipleri Marx, kapsam soyutlamasını kullanarak değerlendirmiştir.

Azınlığın onayına karşın çoğunluğun karşı çıkmasıyla anayasa kabul edildi. Lakin çelişkiler silsilesi burada da devam etmekteydi. Parlamento, Bonaparte’ı desteklerken, anayasa parlamentoya karşıydı. Parlamento, anayasayı ve onunla birlikte kendi egemenliğini “çoğunluk dışı” ilan etmiş, aldığı kararla da, anayasayı kaldırmış ve cumhurbaşkanının görev süresini uzatmıştı. Dolayısıyla Bonaparte, anayasayı yırtığında parlamentonun eğilimine uygun şekilde ve parlamentoyu dağıttığında da anayasanın eğilimine uygun şekilde hareket etmiştir. Düzen partisi ise olaylara oldukça pasif kaldı ve parti içindeki hizip anlaşarak revizyon için karar kıldı. Böylece, DP egemen olmaktan da hizmet etmekten de, yaşamaktan da ölmekten de, cumhuriyete katılmaktan da onu devirmekten de, anayasayı korumaktan da onu bir kenara atmaktan da, cumhurbaşkanıyla işbirliği yapmaktan da onunla köprüleri atmaktan da anlamadığını kanıtladı. Olayları zamanın akışına bırakarak kendi acizliğini kanıtladı ve mücadeleden çekildi. Parlamento partisinin iki büyük hizbinin kendi içinde ayrışması, parlamento içindeki düzen partisiyle parlamento dışındaki düzen partisinin ayrı düşmesine vesile oldu. Eroğul’un da belirttiği gibi bir sınıfla o sınıfın sözcüleri arasındaki ilişki asla bir yansımadan ibaret değildir zira bunları karşılıklı etkileşim halindedir ve somut koşullara göre yeniden biçimlenmektedir. Dolayısıyla tarihsel maddecilik asla mekanik bir belirlemeyi savunmamaktadır.

Marx kapsamını değiştirerek, meclis içerisindeki siyasi bayağılığın ve dünya pazarındaki buhranın, ekonomiyi de derin bir biçimde etkilediğinden söz eder. Fransa’nın 1851 yılında bir tür küçük ticaret bunalımı yaşadığından bahseder. Şubat sonunda ihracat 1850’ye göre düşüş göstererek, Mart’ta ticaret kötüye gitmekte ve fabrikalar kapanmaktaydı, Nisan’da sanayi bölgelerinin durumu Şubat günleri (1848) sonrasında olduğu kadar umutsuz görünmüyordu, Mayıs’ta işler henüz yeniden canlanmamıştı, Fransa Bankası’nın portföyü 28 Haziran’da bile mevduatlardaki muazzam bir artış ve senet karşılığı avanslarda benzer büyüklükte bir gerilemeyle üretimin durma noktasında olduğunu gösteriyordu ve işler kademeli olarak yeniden açılmaya ancak Ekim ortasında başlayacaktı. Görüldüğü gibi tarihsel ilerlemenin belirli momentlerinde üstyapısal kerte, yapısal kerteyi derin bir biçimde etkileyebiliyor. Bu da Marx’ın yapı ve üstyapı arasındaki ilişkiyi diyalektik bir biçimde incelediğinin önemli bir kanıtıdır. Yapıdaki herhangi bir değişiklik üstyapıyı etkilediği gibi üstyapıdaki bir değişiklik de yapıyı derin biçimde etkileyebilmektedir. Marx, Fransa içinde yaşanan bu olayı ilişkisel bir biçimde değerlendirmektedir. Bu ülkede yaşanan ticari olaylardan İngiltere’nin de doğrudan etkilendiği göstererek dışsal olaylara da vurgu yapmaktadır. Fransa’da fabrikalar kapatılırken, İngiltere’de ticari iflaslar yaşanmıştı. Fransa’da sınaî panik Nisan ve Mayıs’ta zirve noktasına ulaşırken, İngiltere’de de aynı dönemde ticari panik zirve noktasına ulaşmıştı. Özetle Marx, maddeci tarih anlayışında ekonomiye atfedilen öneme karşılık siyasetin önemsizmiş gibi görülmesini engellemeye çalışmaktadır. Diyalektik anlayışta bir şeyin bir şeyi belirlemesi gibi bir durum kesinlikle söz konusu değildir. Şeyler karşılıklı etkileşim halindedirler. Birindeki bir değişim diğerini de etkileyip, onun değişimine neden olabilmektedir. Başka bir deyişle bir belirleyen ve belirlenen ilişkisinden ziyade karşılıklı belirlenim söz konusudur ki Olmann da bunu içsel ilişkiler felsefesi olarak adlandırır.

Ortak görüş, paranın fiili kullanımından bir anlam çıkarıp onu durağan bir şey olarak algılayarak, paranın bünyesinde barındırdığı ilişkisellikleri ve farklı görünümleri inceleme zahmetinde bulunmaz. Lakin içsel ilişkiler felsefesi, paranın durağan bir şey olmadığı ve somut kullanımının da ötesinde bir anlama sahip olduğunu, belirli ilişkisellikler barındırdığını bize göstermektedir. Tam da bundan hareketle 18 Brumaire’de, Bonaparte’ı hükümet darbesine iten neden nedir? Şeklinde bir soruyu sormak ve bu soru üzerine gitmek, diyalektiğin iyi anlaşılamadığına delalettir tıpkı yaygın görüşün paradan ne anladığı gibi. Biz burada Bonaparte’ı hükümet darbesine iten tek bir neden bulamayız. Darbeye neden olan bir çok olay ve olgu vardır. Eğer ki darbe anlaşılmak isteniyorsa tüm bunlar içsel ilişkili bir şekilde incelenip, zihinsel yeniden inşa gerçekleştirilmelidir.

                                                                   Mehmet Türkcan

 

Kaynakça

Atılgan, Gökhan, Diyalektik ile ‘Gezi’nmek: Dans’a Davet, (Duvar, İki Aylık Edebiyat Dergisi), Temmuz-Ağustos 2013, s.20-26

Eroğul, Cem, Karl Marx Louis Bonaparte’ın 18 Brumaer’i, (Marksist Klasikleri Okuma Kılavuzu), Yordam Yayınları, Mayıs 2013

Marx, Karl, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i (Çev: Erkin Özalp), Yazılama Yayınları, Mayıs 2009

Ollman, Bertell, Diyalektiğin Dansı, Marx’ın Yönteminde Adımlar, (Çev: Cenk Saraçoğlu), Yordam Yayınları, Ekim 2011

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!