MAHİR ZAMANI

19 Şubat 1972’de katledilen Ulaş Bardakçı’nın anısına…

“Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!

 Dünü bugüne,

Bugünü yarına bağlayın!”

                              Nazım Hikmet

“Halkın çıkarları uğruna can vermiş sayısız devrim şehidinin anısı yüreğimizi acıyla doldururken, vazgeçemeyeceğimiz bir kişisel çıkarımız, terk edemeyeceğimiz bir kusurumuz olabilir mi?”

 

MAHİR’İ HER YÖNÜYLE OKUMANIN TAM ZAMANI

1960’lı yılların ikinci yarısında yükselmeye başlayan Türkiye devrimci gençlik hareketinin öne çıkardığı ve kısa sürede devrimci mücadelenin en önemli lideri haline gelen Mahir Çayan’ın sıkıyönetim mahkemesinde yaptığı savunma görmezden gelinemeyecek kadar önemlidir. 12 Mart açık faşizmi döneminde yapılan bu savunmada ortaya konulan görüşler elbette ki Mahir Çayan’ın düşüncelerini tam olarak yansıtmaya yetmez. Sonuçta bu metin bir savunmadır ama bunu yapan devrimci de THKP-C’nin lideri Mahir Çayan’dır. Çünkü O, Türkiye devrimci hareketlerinin en derinlikli, en özgün teorik tahlilleri yapabilme kabiliyetine ve kapasitesine sahip lideridir. O, “politik ve askeri liderliğin birliği ilkesini” kısa yaşamı içinde gerçekleştirmeyi başarmış vizyon sahibi bir devrimcidir. Tam da bu nedenle O’nun savunmasını teorik ve siyasi değerlendirmelerinin bütünlüğü içinde ele almanın, üzerinde durmanın ve en önemlisi de ders çıkarmaya çalışmanın doğru bir yaklaşım olacağı kanısını taşıyorum.

Evet, Mahir’in bütün yazıları gibi savunmasını da okumanın tam zamanı. Çünkü Mahir Çayan’ın devrim teorisi, çalışma tarzı ya da mücadele anlayışı ve örgüt konusundaki görüşlerine temel teşkil eden emperyalizm tahlili ve bu tahlille bağlantılı olarak ele aldığı Türkiye’deki toplumsal yapının konumlanışı hakkındaki tespitleriyle bugünü karşılaştırmak, benzerlikleri ve farklılıkları tespit ederek yeni yol haritaları çizebilmek için bu gerekli görünmektedir. Mahir Çayan’ın görüşlerini belirleyen en önemli neden emperyalizm ve emperyalizmin ülkemizde içsel olgu olma esprisidir. Oligarşiyi yönlendiren, oligarşik diktanın kurulmasını sağlayan emperyalizmin yeni sömürgeci politikalarının sadece 1970’lerde geçerli olmadığını, sonraki yıllarda da neo-liberal politikalar biçiminde daha da ağırlaşarak sürdürüldüğünü görmekteyiz. Emperyalizmin içsel olgu olma durumunun 2000’li yıllarda daha da yoğunlaştığı, emperyalist finans sermayesinin ülkemiz üzerindeki belirleyiciliğinin eskisiyle kıyaslanmayacak boyutlara ulaştığı, özelliştirmeler, borçlandırmalar ve sıcak para hareketleriyle ülke ekonomisinin daha fazla ele geçirildiği günümüzde Mahir Çayan’ın teorisinin geçerliliğini esasta sürdüğünü açıkça ifade etmeliyiz. Devrim, Örgütlenme ve Mücadele anlayışlarında, eskiye göre, biçimsel farklılıkların ortaya çıkması doğaldır. Ama esas olan emperyalizme olan bağımlılığın bugün dünden çok daha ağır hale gelmesi ve çok daha yoğun sömürücü, soyguncu ve gerici olmasıdır. Bunun siyasi anlamı da sömürge tipi faşizmin baskıcılığının artması, kısmi demokrasinin ve burjuva anlamıyla Cumhuriyetin daha da geriye götürülmesidir.

Mahir Çayan, emperyalist zinciri kırarak ülkeyi bağımsızlaştırmayı ilk hedef olarak önüne koymuştu. “Tam Bağımsız Türkiye” onun ilk hedefiydi. Bu hedefine ulaşırken oligarşik diktayı da parçalamayı ve ülkede gerçek demokrasiyi kurmayı amaçlamaktaydı. Bu adımın adı Demokratik Devrimdi. Kesintisiz olarak gerçekleştirmeyi hedeflediği devrimin ikinci aşamasının adı da Sosyalist Devrim’di. 1970’lerde Mahir’in Kesintisiz Devrim anlayışını savunup da bugün Sosyalist Devrim’i savunanlar olabilir. Onlara göre, Demokratik Devrim kendiliğinden ya da emperyalizmin düne göre ilericileşmesi, sömürücülükten vazgeçmesi nedeniyle gerçekleşmiş olabilir! Bunların bazıları emperyalizmi “gerici” görmeyebilirler veya içlerinden bir kısmı AB’yi emperyalist görmüyor olabilir! (Özellikle AB’ye olumlu gözlerle bakanlara dikkat etmek gerekir. Onlar içimize sızma özellikleri en yüksek ve en tehlikeli olanlardır.) Türkiye’nin emperyalizmin tahakkümü altında olmadığını ve hatta Türkiye’nin bir biçimde emperyalist olduğunu savunanlar da olabilir. Türkiye’yi “sömürgeci” olarak görenlerin ise azımsanmayacak kadar çok olduğunu uzun zamandır biliyoruz. Bu düşüncelerin dünya ve Türkiye gerçekliği ile bağdaşmadığını, yanlış ve zararlı olduklarını bilmemize rağmen birçoğumuz bu düşüncelerden birini veya birkaçını savunanlara karşı açık siyasi tavır almıyor ya da alamıyor. Açık veya gizli olarak Mahir’in teorisini tahrif edenlere veya inkâr edenlere karşı çıkmıyoruz ya da çıkamıyoruz. Hem, “Mahir-Hüseyin –Ulaş” diyeceğiz hem de onların tahrifatına, inkârına göz yumacağız. İşte bu olmaz! O zaman biz 1975’te neden önemli bir ayrılık yaşamıştık? O günkü tavrımız mı yanlıştı, bugünkü tavrımız mı yanlış? (Bu soruyu ÖDP kurulurken de sormuştuk ve BSP ile birleşmeyi savunan DY geleneğinden gelen arkadaşlardan ikna edici bir cevap alamamıştık. Bu oluşturulan birliğin vardığı sonucu da hep birlikte gördük…)

Bugün, AKP iktidarı döneminde, emperyalizmin ülkemiz üzerindeki tahakkümünün ve sömürüsünün daha da arttığını, ülkedeki zengin-yoksul eşitsizliğinin eskiye oranla çok fazla büyüdüğünü, faşist ve gerici baskıların giderek yoğunlaştığını görüyoruz. Emperyalizmin neoliberal politikalarının Türkiye toplumunu fikren ve hatta fiilen bir dağılma, parçalanma psikolojisi ve ortamına doğru hızla yuvarlamakta olduğu çok açık. Peki, bu durumda Türkiye’yi ve halkımızı düşünen devrimci-yurtsever, sosyalist insanların bu karabasana karşı çıkması gerekmez mi? Bu duruma karşı çıkan samimi, dürüst devrimciler var; ama diğer yandan karşı duruyormuş gibi yaparak aslında kitleleri yanlış yollara sürükleyenler de var. İşte bizim asıl derdimiz bu sol gösterip sağ vuranlarla… Dünün koşullarında bu mücadelenin en güzel örneğini vermiş olan Mahir Çayan’ın tüm görüşlerini ve Savunmasını bugünün koşullarında okumanın sağlayacağı en önemli yarar bu ikiyüzlülerin gerçek niyetlerini görmemizi kolaylaştıracak olmasıdır. Bir yandan Mahirci geçinip diğer yandan onun görüşlerinin aksini savunmanın ve yapmanın nasıl bir şey olduğunu herkes görmeli.

Mahir, Marx ve Lenin’in, Mao’nun, Castro’nun, Ho Chi Minh’in ve diğer ulusal kurtuluşçuların devrimci görüşleri ve mücadeleleri içinde aradığı yolunu halkımızın ilerici-devrimci tarihiyle zenginleştirerek Türkiye devriminin haritasını çizmiştir. Onun bu yöntemini esas alarak hareket ettiğimiz zaman ancak günümüz koşullarında doğru devrimci teoriye ulaşabiliriz. Ülkemizin bugün karşı karşıya olduğu toplumsal, siyasal ve ekonomik sorunların düne göre çok daha ağır seyrettiğini yukarıda özetlemeye çalıştık. 1960 ve 1970’lerde sorun etmediğimiz laiklik, yurttaşlık hakları – medeni haklar, güçler ayrılığı ilkesi ve bilimsel eğitim gibi en temel değerler günümüzde birer birer yok edilmektedir. Bugün emperyalist politikaların gereği olarak dayatılan dinci-faşist bir yönetim biçimiyle karşı karşıya bırakılmış durumdayız. Emperyal güçler ve işbirlikçileri uluslaşma ya da demokratikleşme sürecinin önünü keserlerken ülkeyi dağılma girdabına sokmaktan da geri durmamaktadırlar. Bu güçler, toplumu Ortaçağ karanlığına mahkûm ederek tam manasıyla teslim almayı amaçlamaktadırlar. Bu gerici politikalara direnen ve direnme ihtimali olan güçlerin ayakta kalmasını da istemediklerini birçok kez ortaya koymaktan geri kalmadılar. Sadece sosyalist solun devrimci karakterini yok etmek için uğraşmıyorlar, Cumhuriyetin en önemli değerleriyle birlikte en köklü kuruluşlarını, kurucu kurumlarını, onunla özdeşleşen basın-yayın kuruluşlarını da ele geçirerek politikalarına direnen tek bir kuruluşun kalmasına dahi tahammül göstermiyorlar.

Bu koşullar altında günümüzün devrim anlayışı, bütün ezilen-sömürülen sınıfları, sistemden baskı gören tabakaları ve kesimleri kucaklayan bir ittifaklar siyaseti ve çizginin üstüne oturmak zorundadır. Emperyalizme ve içerideki işbirlikçilerine karşı gerçekleştirilmesi gereken “ikili kesintisiz devrim” anlayışının ilk aşaması olan Demokratik Devrimin günümüz koşullarında geçerli olan ittifaklar siyaseti esas alınarak mücadelenin örgütlenmesi zorunludur.

Türkiye’nin gericileştirilmesinin, dağıtılmasının-parçalanmasının önüne geçmenin çaresi öncelikle emperyalist tahakkümden kurtuluşa, bağımsızlığın sağlanmasına bağlıdır. Ülkenin bu devrimci güzergâha sokulmasının tek yolu, Mahir’in ana hatlarını çizdiği Demokratik Devrim siyasetinin öncelikle benimsenmesinden ve onun üstüne günümüz koşullarında geçerli olan devrimci siyasetin oturtulmasından geçmektedir. İşte tam da bu nedenle Mahir Çayan’ın bütün teorik görüşleri ve Savunması yeniden okunmalı, dersler çıkarılmalıdır. Evet, Mahir’in tam zamanıdır.

 

Mahir Çayan’ın Mahkemede Yaptığı Savunma

16 Ağustos 1971’de başlayan THKP-C Davası’nda Mahir Çayan, kendi el yazısıyla hazırlayarak mahkemede okuduğu savunmasına şöyle başlıyordu:

Sayın Mahkeme Heyetine,

Savcılık makamının hakkımızda hazırladığı iddianamesi bizim ‘proletarya diktotaryasını’ kurmak için ‘Anayasa nizamını ihlal’ ettiğimiz savı üzerine kurulmuştur.

Bu iddia, gerçeklere aykırı, mesnetsiz ve zorlama bir iddiadır, bir politik spekülasyondur.” (1)

Savcılığın bu iddiasını reddettiklerini söyleyen Mahir Çayan, ifadesine “27 Mayıs Anayasası”nın ilerici karakterini savunarak devam eder ve bu anayasanın “milli demokratik bir nizamı” hedeflediğini, anayasanın hedeflediği bu düzenin kendi hedefleriyle uyum içinde olduğunu ifade eder.

Bir kere, eylemlerimizin hedefi 27 Mayıs Anayasasını ihlal etmek değil, tam tersine ihlal edilmiş, fiilen işlemez hale getirilmiş 27 Mayıs Anayasasının öngördüğü nizamı tesis etmektir. 27 Mayıs Anayasası, milli demokratik bir nizamı öngörmektedir.

İkinci olarak, hedefimiz proletarya diktatoryası değil, bütün milli sınıfların ortak yönetimi olan milli demokratik yönetimdir. Milli demokrasi, proletarya diktatoryasının özel bir biçimi veya bir unsuru değildir. Ayrı iki ekonomik ve sosyal düzenin siyasi ifadeleridir.

Anayasa nizamını ihlal eden, işlemez hale getirenler hâkim sınıflardır. Eylemlerimizin hedefi 27 Mayıs Anayasasını ihlale yönelik değildir. Tam tersine, ihlal edilmiş, fiilen işlemez hale getirilmiş 27 Mayıs Anayasasının öngördüğü nizamı tesis etmeye yöneliktir.” (Age,s.68.)

Bu metinle ilgili değerlendirme yaparken bunun mahkemede yapılmış bir savunma olduğunu unutmamalıyız. Yalnız “bu bir savunmadır” diyerek ortaya konan düşünceleri görmezlikten gelmek de doğru olmaz. Devrimciler mahkeme savunmalarında düşüncelerine ters düşecek görüşlere başvurmazlar. Savundukları siyasal görüşlerin, en azından genel manada ideolojilerine ters düşmesine izin vermezler.

Mahir’in savunmasını okurken şu gerçeğin altını kuvvetli bir şekilde çizelim: 27 Mayıs Anayasası tam olarak uygulansaydı, kanunlar bu anayasanın ruhuna uygun olarak değiştirilmiş olsaydı, yeni düzenin daha demokratik olacağı belli bir şeydi. Bu koşullarda gerçekten de “milli ve demokratik nizam” tesis edilmiş olur muydu? Bu soruya cevap verirken, Mahir Çayan’ın özellikle hapisten kaçtıktan sonra yazdığı Kesintisiz II-III’e göz atmak gerekir. Savunma ile Mahir’in en son görüşlerini ihtiva eden Kesintisiz II-III karşılaştırılınca, O’nun görüşlerini anlamak için hiç şüphesiz Kesintisiz Devrim II-III’ün esas alınması gerekir. Kesintisiz Devrim II-III’de (daha önce Mart 1971’de “Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi” başlıklı yazısında da belirttiği gibi) o dönemin Türkiye’si koşullarında, demokratik devrimin proletarya ideolojisinin öncülüğünde olması gerektiğini vurgular. 1960 yılında aydınların desteklediği askerlerin yaptığı 27 Mayıs ihtilaliyle kesintisiz devrimin ilk aşaması olan “Demokratik Devrim”i gerçekleştirmeleri mümkün değildi. Bu gerçeği elbette ki Mahir Çayan çok iyi biliyordu ama önünde savunma yaptığı askeri mahkemeyi kuranların 27 Mayısçıları tasfiye eden Amerikancı subaylar olduğunu da biliyordu. 12 Mart’ı yapanların 1961 Anayasasına karşı oldukları, bu anayasanın özgürlükler ve haklar bakımından “topluma bol geldiği”ni savundukları açıktı. Bu koşullarda savunmasını ittifaklar siyasetini genişletmeyi hedefleyerek yapmasının anormal bir tarafı da yoktu. Mahir Çayan savunmasında, demokratik devrimin anayasası olamayacağı belli ama küçük burjuva radikallerinin özlemlerine tercüman olan, ilerici karaktere sahip 1961 Anayasasını Amerikancı AP iktidarına ve 12 Mart faşizmine karşı savunmakta ve mücadelesine dayanak yapmaya çalışmaktadır.

Mahir’in burada söylediği “hedefimiz proletarya diktatörlüğü değil” ifadesi ile esasta bu diktatörlüğü hedeflemediklerini söylediği sonucuna varılamaz. Kaldı ki dikkatli okununca Mahir’in, iki aşamalı devrimin ilk aşaması olan Demokratik Devrimi (ilk adım olarak) amaçladıklarını anlattığı sonucuna varılır. O, 27 Mayıs Anayasasının tam olarak uygulanması halinde demokratik devrimin önünün açılması yönünde mesafe alınacağını, bu durumun demokratik devrimi kolaylaştırıcı etki sağlayacağını üstü kapalı olarak belirtmektedir. Proletarya diktatörlüğü, devrimin ikinci aşaması olan sosyalist devrimin gerçekleşmesiyle birlikte yürürlüğe girecek olan yönetim biçimi olmasından dolayı, kesintisiz devrimin ilk aşaması olan demokratik devrim süreci için bu kavramın kullanılamayacağının ifade edilmeye çalışıldığı savunmanın ileri sayfalarında daha net anlaşılacaktır. O, bir yandan savunma yaparken diğer yandan da asıl düşüncelerini dolaylı olarak ifade etmenin çabası içindedir. Savunmasını bu ikili yaklaşımı esas alarak yapmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

Anayasayı esasında ihlal edenin, işlemez hale getirenlerin egemen sınıflar olduğunu, yaptıkları eylemlerin hedefinin Anayasayı ihlale yönelik olmadığını söylemesi, savunma amaçlı olmanın yanı sıra, hâkim güçlere yönelik bir suçlama, egemen kesimleri ve iktidarı itham etme girişimidir de. Hatta eylemleriyle, egemen sınıfların fiilen işlemez hale soktukları Anayasanın kurmayı amaçladığı düzeni kendilerinin (bir geçiş aşaması olarak) oluşturmayı hedeflediklerini, böylece gerçekleştirmek istedikleri demokratik devrime giden yolun açılacağını ifade etmenin gayreti içindedir. Çünkü 1961 Anayasasının demokratik devrimin yolunu açmaya hizmet ettiğini ama egemen sınıfların Anayasayı işletmeyerek gerçek demokrasiye doğru gidişi engellediklerini, yaptıkları eylemlerle de bu gerici tuzağı kırmayı amaçladıklarını savunmaktadır.

Burada bir gerçeğin altını çizelim, Ocak 1971’de yayınlanan “Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup” başlıklı metinde, PDA’cıların “devrimci hareketi Anayasanın sınırlarının dışına taşırmak” istemekle suçladıklarını belirterek 1961 Anayasasının sınırları içinde kalmak gibi bir düşüncelerinin olmadığı ortaya konulmaktadır. Kaldı ki sözünü ettiğimiz bu metinde ortaya konulan devrim anlayışına göre, 61 Anayasasının tam olarak uygulanması mücadelenin ilk döneminde ancak kolaylaştırıcı bir etki sağlayacaktır. Yoksa aynı şey mücadelenin tamamı için söz konusu edilmemektedir.

 

27 Mayıs Harekâtı Hakkında

Savunmasının devamında, “27 Mayıs Anayasasının nizamını anlayabilmek için 27 Mayıs harekâtının niteliğini ortaya koymak gerekir” dedikten sonra sözlerine; 27 Mayıs İhtilalinin anlam ve niteliğiyle ilgili sorduğu bir soruya verdiği cevapla devam eder:

27 Mayıs harekâtının anlam ve niteliği nedir? 27 Mayıs harekâtı (dikkat ederseniz ‘darbe’ demiyor b.n.), emperyalizm-işbirlikçi burjuvazi-feodal unsurlara bir başka deyişle hâkim gerici ittifaka karşı küçük burjuva radikalizminin (Bürokrasi ve ordu içindeki milliyetçi devrimcilerin) bir ilerici, devrimci harekâtıdır.” (Age, s.69)

Mahir Çayan’ın 27 Mayıs’ın anlam ve niteliği ile ilgili yaptığı bu değerlendirme o yıllardaki geniş demokrat-ilerici kamuoyunun 27 Mayıs hakkındaki düşünceleriyle örtüşüyor. Kaldı ki, 27 Mayıs harekâtını 12 Mart rejimiyle biçimsel olarak değil de esasa ilişkin olarak karşılaştırınca onun zıddı olduğunu görürüz. 12 Mart’ı emperyalizm ve işbirlikçisi büyük sermayenin egemen ittifak içindeki çelişkileri çözmek ve devrimci güçleri tasfiye etmek için tezgâhladığını görürüz. Ama 27 Mayıs’ın esasta bu güçlerin kontrolünde olduğu söylenemez. İçinde (Türkeş gibi) emperyalizmin adamları vardı ama bunlar az sayıdaydı ve bir süre sonra da tasfiye edildiler. 12 Eylül ise, 12 Mart’ın da gerisinde, emperyalizmin tam kontrolünde olan ve Türkiye’yi emperyal politikalar doğrultusunda kesin bir biçimde dönüştürmeyi ve yeniden yapılandırmayı hedefleyen açık-faşist bir darbeydi. Bazı işbirlikçilerin ve tatlı su kanaat önderlerinin yaptığı gibi 27 Mayıs’ı 12 Mart ve 12 Eylül’le birlikte aynı kategori içinde değerlendirmek yanlıştır ve kasıtlı bir harekettir. 27 Mayıs’ı bir harekâtla karşılaştırmak gerekirse bizde 31 Mart gerici kalkışmasına karşı girişilen Harekât Ordusu’nun hareketiyle, dışarıda ise Portekiz’deki Karanfil Devrimi ile karşılaştırmak daha doğru olur.

27 Mayıs’ı demokrasiye karşı yapılmış bir “darbe” olarak nitelendirmek, bu harekât öncesinde Türkiye’de demokrasi olduğunu kabul etmek anlamına gelir ki; bu saçmalıktır. 27 Mayıs öncesinde Türkiye, tam manasıyla anti-komünizmin kalesi ve Soğuk Savaşın en öndeki cephe ülkesiydi. Ekonomik, siyasal ve ideolojik olarak ABD’ye bağlanmış bir NATO ülkeydi. ABD’nin dolaylı savaş doktrinini kabul etmiş, bu ülke tarafından kontrgerillanın organize edildiği, ikili anlaşmalarla ekonomik ve askeri olarak tam manasıyla emperyalist güçlere bağlanmış, 141 ve 142. Maddelerdeki cezaların üç kat arttırıldığı bir ülkede ne tür bir demokrasiden söz edilebilir ki? 27 Mayıs öncesinde her türlü sol faaliyet, yayın dahil yasaklanıyor ve hatta 6-7 Eylül gibi iktidarın tezgahlattığı olaylar da solculara yükleniyordu. Köy Enstitüleri’ni “komünist yuvası” diyerek kapattıran DP iktidarı Saidi Kürdi Nursi’ye destek sağlamaktan geri durmuyordu. “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz” diyecek kadar fütursuzlaşan Başbakan Menderes’in iktidarının son zamanlarında Sovyetler Birliği ile ilişki kurmaya yönelmesini gerekçe göstererek 27 Mayıs’ı ABD’nin yaptırdığını ileriye sürenler yanılgı içindedirler. DP iktidarının Sovyetlerle görüşmeye başlaması Batılı ülkelerin bu ülkeyle ticari ilişkiler geliştirmeye başlamasından sonradır. Kapitalizmin 1958 bunalımıyla birlikte Batılı ülkeler Sovyetlerle ilişkilerini geliştirmeye yöneldiler. DP iktidarı, önceki yıllarda ticari ilişkiler kurmak isteyen Sovyetlerin bu taleplerini reddederken emperyalist ülkelerde görülen bu son tavır değişikliği üzerine SSCB ile görüşmelere yöneldi. Menderes’in kıblesi hep emperyalist Batı oldu.

Mahir Çayan, savunmasının devamında, günümüzde unutturulduğu için hatırlanmayan ya da tepeden bakılarak küçümsenen Türkiye’nin bir “devrimler tarihi” olduğunun altını çizdikten sonra, bu tarih içinde 27 Mayıs’a özel bir yer verdiği savunmasını şöyle sürdürüyordu:

“Türkiye devrimler tarihinde oldukça önemli ve şerefli bir yere sahip olan 27 Mayıs harekâtı, ifadesini 1961 Anayasasında bulmuştur.”

Mahir, 27 Mayıs’ın yarattığı 1961 Anayasasının esasta emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, halk güçlerine imtiyaz sağlayan ilerici bir Anayasa olduğunu vurgulayan savunmasında çok açık konuşuyordu:

1961 Anayasası, hâkim gerici ittifaka hayat hakkı tanımayan, bütün milli ve devrimci sınıflara imtiyaz tanıyan ilerici bir Anayasadır. Bu Anayasa milli demokratik devletin anayasası olabilecek kadar devrimci bir muhtevaya sahiptir.”

1961 Anayasası hakkında yaptığı bu değerlendirme günümüz açısından da son derece önemlidir. Çünkü Mahir, bu anayasayı kesintisiz devrimin ilk aşaması olan demokratik devrimin anayasası “olabilecek kadar” ilerici-devrimci görmektedir. Ama Mahir’in görüşlerini savunduğunu söyleyerek kendilerine sol içinde yer edinen bazı çokbilmişler bu tespitlerden habersiz davranmayı gündelik siyasi hesaplarına daha uygun bulurlar. Bizimki gibi emperyalizme bağımlı olmanın da ötesinde Ortaçağcı zihniyetin toplumun büyük kısmı üzerinde etkili olduğu ülkelerde ilerici kazanımların ne anlama geldiğini anlamayanlar kaybettiklerimizin değerini de bilmezler.

12 Mart faşist döneminden itibaren sürekli olarak, 1961 Anayasasında yer alan demokrasi anlayışı başta olmak üzere, ilerici olan her konuda ve alanda geriye doğru gidiş yaşandı ve halen de yaşanıyor. Egemen sınıflar, sağcı kesimler kabul edilmesinden itibaren 1961 Anayasasını sürekli budamak ve hatta yok etmek için uğraştılar. 12 Mart faşizmi döneminde Bu anayasanın çok önemli bazı maddelerinde budamalar yaptılar. Büyük sermaye çevreleri, Ortaçağ kalıntıları ve emperyalizmin bilumum işbirlikçileri bu anayasaya hep karşı olurlarken; solcu-ilerici-aydınlanmacı kesimin bütün bu dönemlerde 1961 Anayasasını savunmasının hiç mi anlamı yok?

Bu arada Mahir’in bu önemli değerlendirmesini yanlış da anlamayalım. Mahir Çayan, bu Anayasayı sosyalist olarak görmüyor ama demokratik ve devrimci muhtevaya sahip bir anayasa olarak görüyor. Demokratik devrim sürecinin anayasası olabilecek kadar ilerici buluyor. Zaten daha referanduma sunulurken; bütün gericilerin, işbirlikçilerin bu anayasa taslağına karşı çıkmaya başlamaları Anayasanın ne kadar ilerici karakterde olduğunu gösteriyordu. Referandum öncesinde sağcılar “Hayırda Hayır vardır” sloganı temelinde propaganda yapmışlardı. 1960’lı yıllar boyunca Demirel başta olmak üzere bütün sağ siyasiler bu Anayasa ile memleketi idare etmenin imkânsız olduğunu ilan edip durdular. Gerçekten de Anayasada egemen sınıfların halk üzerinde kurmak istediği baskıları ve sömürü çarkının işleyişini engelleyen önemli hükümler mevcuttu. İşçi hakları konusunda o güne kadar görülmemiş ölçüde yeniliklere yer verilmişti. Toplantı ve gösteri haklarında, fikir özgürlüğü alanında, örgütlenme (dernekleşme, sendikalar, siyasi partiler) gibi konularda sağlanan haklarda, güçler ayrılığı ve Anayasa Mahkemesi konusunda getirilen kurallarla adeta “demokratik devrim” yapılmıştı.

Anayasa referandumu sırasında (9 Temmuz 1961’de yapılan referandumda yüzde 61.5 ‘Evet’le kabul edilmişti) ilkokula gidiyordum. Köydeki eski DP’lilerden birine babam, referandumda “evet” oyu kullanalım dediği zaman o kişinin anayasanın “orman affı”nı yasakladığı bahanesini ileriye sürdüğünü hatırlıyorum. Demek istediğim şu ki; iktidarda olanın kontrolü altındaki radyodan başka yaygın bir iletişim aracının olmadığı o günün koşullarında dahi sağcılar, bu ilerici anayasaya bir nedenle karşı çıkmanın bahanesini yaratıyorlardı. Çünkü o Anayasa kendilerinden gördükleri sağcı bir iktidarı deviren güçlerce yapılmıştı. Onlar açısından yeni Anayasaya karşı çıkmak için bu yeterli sebepti. O devrilen iktidar Amerikancıymış, ülkeyi bağımlı hale getirmiş, muhaliflere baskı uygulamış, hukuk dışı işler yapmış, Tahkikat Komisyonu kurmuş, gençlerin üzerine atlı polisleri sürmüş, yaralanmalara ve ölüme neden olmuş, rektörü sürükletmiş, örtülü ödeneği taraftarları ve özel işleri için kullanmış olmalarının DP’ye oy verenler için bir önemi yoktu. Bu ülkede sağcılık-gericilik dün de böyle bir şeydi.

Mahir savunmasında 27 Mayıs harekâtını gerçekleştiren kadronun eksikliklerini, hatalarını da ele alır ve bunların nelere yol açtığına değinir:

Ancak 27 Mayıs harekâtı ve onun oluşturduğu devrimci kadro, birtakım hukuki ve özerk kurumlarla, hâkim gerici ittifakın politik egemenliğine son verebileceği düşüncesi ile altyapı düzenlemelerine gitmedi. (Daha doğru bir deyişle gidemedi.)

Böylece ekonomik egemenliğini devam ettiren hâkim gerici ittifak bir süre sonra, türlü kumpas ve dalaverelerle tekrar politik iktidarı ele geçirdi. Hâkim gerici ittifakın partisi olan AP iktidar oldu.”

1961 Anayasasında; Senato’nun oluşturulmasıyla Meclisten geçecek yasaların daha “akli” bir hale getirilmesi, Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıyla TBMM çoğunluğunun çıkardığı kanunların 1961 Anayasasına uygunluğunun denetlenmesi, DPT ile yatırımların ve ekonomisinin planlanması-karma ekonomik sistemde kamu ekonomisinin yapılandırılması, yönlendirilmesi gibi amaçlarla yeni kurumlar oluşturuldu. Bu arada üst yapıyla ilgili başka olumlu adımlar da atıldı. Mesela üniversitelere sağlanan kısmi özerklik, yargı bağımsızlığı konusunda kat edilen gelişmeler, idari yargıya kazandırılan etkinlik, devlet kurumlarının ve faaliyetlerinin denetlenmesi alanında atılan mali ve idari adımlar gibi eskiye göre önemli reformlar gerçekleştirildi. Bu anayasa ile herkes geçmişe göre, daha fazla yurttaş oluyordu, devlete karşı sadece görevleri yoktu artık önemli sayılacak haklar da elde ediyorlardı. Üst yapıda bu ileri adımlar atılırken alt yapıda ise bu ölçüde düzelme sağlanmadı. Üst yapıda halkın lehine atılan adımlar, alt yapının halkın çıkarları yönünde düzelmesini sağlamıyordu. Örneğin “Toprak ve Tarım Reformu” yapılmadığı için köylü sorunu ortadan kaldırılamıyor ve bu adım atılmadığı için de büyük toprak sahipleri egemen ittifak içindeki varlığını koruyabiliyordu. Bu durum da gericiliğin temel dayanaklarından biri olan toprak ağalığının varlığını muhafaza etmesi anlamına geliyordu. Bundan da önemlisi emperyalist sermayenin içerdeki uzantısı konumunda olan büyük sermayenin etkisini kırmak anlamında bir tedbir geliştirilmediği de gerçekti.

Savunmada üzerinde durulan, 1961 Anayasasının yapılmasını emrettiği “toprak reform”unun yapılmamasının Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü kesen en ciddi engellerden biri olduğunu belirtmeliyiz. Türkiye’deki bütün sağcı siyasiler, öteden beri, toprak reformuna karşı çıkıyorlardı. Türkiye’deki gerici sistemin belli başlı dayanaklarından olan büyük toprak sahipleri 1930’lardan itibaren toprak reformuna, köylüyü topraklandırma girişimlerine karşı direnerek engellemelerde bulundular. DP’nin kurulmasında ve iktidarının takip ettiği politikalarda genelde reformculuğa, özelde de toprak reformuna karşı duruşun güçlü izlerini bulabiliriz.

Alt yapıda esaslı ilerici-demokrat düzenlemeler yapılmadığı için hâkim gerici ittifakın iktidarı bütünüyle ele geçirmesi uzun sürmedi. Amerika’nın desteğini arkasına alan Süleyman Demirel 1965’te başbakan olmayı başardı. 27 Mayıs ihtilal yönetimi alt yapıda ülkenin ve halkın ihtiyacı olan gerekli düzenlemeleri yapabilir miydi, şeklinde bir soruya cevap olarak şunu söyleyebiliriz: İhtilal yönetimi kararlı davransaydı toprak reformunu yapma şansına sahipti. Bu yönetimin ihtilalden sonraki ilk aylarda ciddi bir yaptırım gücü vardı. Ayrıca kamu sektörünü daha fazla güçlendirici tedbirler de geliştirebilirdi. Bu reformcu adımlar atılsaydı, egemen sınıfların etkinliğini gerileten sonuçlar yaratılır ve daha laik-bilimsel ve demokratik bir yapının gelişmesine hizmet edilmiş olunurdu.

Nispi Dengenin Önemi

Mahir Çayan savunmasının devamında, ülkede egemen sınıflarla asker-sivil-aydın kesim arasında oluşan “nispi denge”den dolayı hakim güçlerin 27 Mayıs Anayasasını kendi lehlerine değiştiremediğini ifade ediyor. Gerçekten de 1960’lı yıllarda AP iktidarı ve bütün sağcılar çok istemelerine, Anayasaya her fırsatta saldırmalarına rağmen değiştirmeye kalkışamadılar. Çünkü gerek ordu içinden kaynaklanan direniş, gerekse de yargıdan, üniversitelerden, barolardan, işçi sendikalarından ve gençlik başta olmak üzere aydınlardan yükselen itirazlar nedeniyle 1961 Anayasasına dokunamadılar. Bu arada TİP’den başka ana muhalefet partisi olan CHP’nin de Anayasada yapılacak değişikliğe karşı olduğunu belirtmemiz gerekir.

Mahir Çayan Askeri Mahkemede devamla şöyle konuşur:

Ülkedeki nispi denge durumundan dolayı, yani zinde kuvvetler diye adlandırılan asker-sivil-aydın zümrenin bürokrasi ve ordu içinde oldukça güçlü olmasından dolayı hâkim gerici ittifak kendi gayri-milli iktidarı ile çelişen 27 Mayıs Anayasasını değiştirme yoluna gidemedi.

AP iktidarı hukuken ortadan kaldırmaya gücü(nün) yetmediği bu Anayasayı fiilen kaldırma yoluna gitti.”

AP iktidarının değiştirmeye kalkışamadığı 27 Mayıs Anayasası 12 Mart faşist rejimi tarafından kısmen de olsa değiştirilecekti.

 

AP İktidarı Anayasayı İşletmedi

Sırtını ABD’ye dayayan AP iktidarının Anayasayı pratikte işlemez hale soktuğunu, 1960’lı yılların ikinci yarısında, bu partinin yandaşı olmayan herkes görüyordu. Anayasanın yapılmasını istediği reformlarla ilgili kanunları çıkarmayarak, ya da Anayasanın özüne aykırı eski kanunları veya kanun maddelerini yeni Anayasaya uygun biçimde değiştirmeyerek pratikte Anayasa hükümlerini işlemez hale getirdi. Böylece Anayasanın birçok maddesi fiilen yürürlüğe sokulmuyordu. Savunmada, AP iktidarını bununla da kalmadığı, Anayasanın tanıdığı en temel siyasi ve sosyal hakların pratikte kullanılmasını engellemek için hukuk dışı yollara başvurduğu, Polisin iktidarın bu baskıcı uygulamaları için kullanıldığı, gerici-faşist sivil örgütlenmeler yaratıldığı ve bu kuruluşların ilerici-demokrat kesimleri susturmak amacıyla saldırılar düzenlemelerine olanak sağlandığı belirtilmektedir. Bu durumu Mahir Çayan savunmasında örneklerle açıklıyordu:

Anayasanın yapılmasını emrettiği toprak reformu, eğitim reformu vs. gibi temel reformların yapılmaması bir yana, Anayasanın öngördüğü en temel siyasi ve sosyal hakların gerçekten kullanılır haklar haline gelmemesi için her türlü gayri hukuki tedbirlere başvurdu. Emniyet teşkilatının gayesi dışında kullanılmasından, besleme örgütler kurulmasına, kiralık katiller tutulmasına kadar her yola başvurulmuştur.

Bizzat iddianamede de belirtildiği gibi, ilerici ve devrimciler devamlı tehdit altında tutulmuşlar, ilerici örgütler, hükümetin el altından beslediği Anayasaya aykırı kuruluşların sürekli baskılarına maruz kalmışlardır.

 

Sivil Faşist Örgütlerin Devrimcilere Saldırmaları Sağlandı

Mahir Çayan savunmasında sivil faşist-gerici örgütlenmelerin hükümetin desteğiyle yaratıldığını belirttikten sonra, insanların en doğal demokratik haklarının zorla engellenmesinden ve devrimcilerin uğradıkları baskı, terör ve katliamlardan söz ederken bu dönemde kontrgerilla tartışmalarının henüz gündeme girmediğini de belirtmek gerekir. “Cemal Madanoğlu Davası”yla ilgili gözaltına alınanların işkenceli sorgulamaları yapılırken ortaya çıkan kontrgerilla örgütüyle ilgili daha önceden bir bilgi olmaması nedeniyle 12 Mart’tan evvel devrimcilere karşı girişilen saldırılarda bu kuruluşun rolü hakkında ortaya çıkmış bir görüş yoktu. Ama bu duruma rağmen Mahir Çayan bu tip bir örgütlenmenin faaliyetlerinden söz edercesine savunmasını yapmaya devam eder:

“Demokratik hak ve talepler uğruna tamamen Anayasanın öngördüğü hak ve özgürlüklerin çerçevesinde mücadele eden pek çok devrimci arkadaşımız faili meçhul (aslında belli olan) cinayetlerin kurbanı olmuştur. Tamamen Anayasal ve hukuki nitelikte olan mitingler, yürüyüşler, zor, şiddet ve baskı ile bastırılmaya, dağıtılmaya çalışılmıştır.

Ülkenin en vatansever evlatlarının, açıkça halkın gözü önünde vurulduğu, en ağır işkencelere maruz kaldığı, devrimci avının alabildiğine sürdürüldüğü bir ortamda, Anayasadan, kanunlardan, hukuk devletinden, vatandaşlık ve insanlık haklarından bahsetmeye fiilen imkân yoktur.

Olmayan bir şeyin de çiğnenmesinden söz edilemez. Hakim gerici ittifak 27 Mayıs Anayasasını iddianamede de belirtildiği gibi bizzat işlemez hale getirmiştir.”

Savunmada Anayasayı, yasaları ve hukuku çiğneyen, vatandaşlık ve insan haklarını hiçe sayan, devrimcileri katleden, legal eylemleri zorla engelleyen bir iktidar ve uzantılarının faaliyetlerinden söz edilmektedir. Burada çizilmeye çalışılan resmin gösterdiği gerçek, soğuk savaş döneminde emperyalist kuruluşların NATO üyesi ülkelerde uygulamaya soktuğu Gladyo faaliyetlerinden başka bir şey değildi.

 

Legalitenin Önemi

ABD emperyalizmi ve ülkemizdeki uzantılarının yarattığı bu faşizm ortamında haktan, hukuktan, Anayasadan söz edilemeyeceğini belirten Mahir Çayan savunmasının devamında devrimci mücadelede legalitenin önemini ve yerini tarif eder:

“Sosyalistler hiçbir zaman yasal imkânlar varken yasal olmayan örgütlenme ve mücadele biçimlerine iltifat etmezler, legalite her zaman sosyalistlerin mücadelesinde esastır. Onlar, bütün legal yollarla mücadele etmek ve örgütlenmek imkanları ortadan kalktığı zaman zorunlu olarak illegal mücadele metotlarına başvururlar.”

1973’ten itibaren Mahir Çayan’ı maceracılık ve goşistlikle itham eden revizyonistlerin bu satırları okuduklarını düşünemiyorum. Ayrıca 12 Mart dönemine doğru gidilirken ve özellikle de 12 Mart döneminde tamamen legal mücadele yanlısı olan kişi ve kuruluşların da zarar gördükleri bir gerçektir.

 

Silaha Başvurma Koşulları ve Milli-Demokratik Nizam

Mahir Çayan, savunmasında, hangi koşullarda silaha başvurduklarını şu şekilde ifade etmektedir:

“Hâkim sınıflar 27 Mayıs Anayasasını fiilen işlemez hale getirerek, her çeşit gayri hukuki tedbirlere başvurmuştur. Bizler bu şartlar altında 27 Mayıs Anayasasının öngördüğü milli ve demokratik nizam tesis etmek amacı ile başka hiçbir yol kalmadığı için silaha başvurduk.” (Age, s.70-71)

Egemen sınıflar, 27 Mayıs Anayasasını uygulamayarak “milli ve demokratik nizam”a gidişin yolunu kapatmaya çalışmışlardır şeklinde bir değerlendirmeyi pekâlâ “köklü bir demokratikleşmeye engel olmuşlardır” şeklinde de anlayabiliriz. Mahir’in sözünü ettiği bu nizamın kurulmasından kastedilen iki aşamalı devrimin ilk aşamasında yapılmak istenenlerin bir kısmının gerçekleşmesi anlamındadır. Anayasa tam olarak uygulansaydı o dönemin (1969-71) devrimcilerinin ifadesiyle “İkinci Milli Kurtuluş Savaşı” önemli ölçüde -tam değil- başarıya ulaşmış olacaktı. Bu koşulların doğması halinde, kesintisiz devrimin birinci aşamasında geriye kalan eksiklikler, özellikle emperyalizmin tahakkümünden kurtulma mücadelesi –proletarya öncülüğünde– tamamlanarak devrimin ikinci aşaması olan sosyalist devrimin gerçekleştirilmesi gündeme gelecekti. 27 Mayıs Anayasası uygulanınca devrim mücadelesinin ilk aşaması bitmiş olmuyordu ama halk çok önemli sayılacak demokratik ve ekonomik haklar elde etmiş olacaktı. 1961 Anayasası tam manasıyla uygulanınca da ne ekonomik, siyasi ve askeri yönden “tam bağımsızlık” sağlanmış olacaktı ne de “tam demokrasi ve eşitlik” sağlanmış olacaktı. Ama burada halkın örgütlenme, ifade ve yayın özgürlüğü, toplantı ve gösteri hakkı, üniversite özerkliği, eğitim ve sağlık alanlarında sağlanan haklar, yargı bağımsızlığı ve başka kamusal hakların genişletilmesi, ileri noktalara ulaşması gibi önemli gelişmeler sağlayan bir anayasadan söz edilmektedir. Bu anayasanın tanıdığı hakları küçümsemek, görmezden gelmek tarihten ve toplumsal mücadelelerden habersiz küçük burjuva şımarıklığından başka bir şey olamaz.

Mahir savunmasını şöyle sürdürür:

“Dolayısıyla bize yöneltilen itham tutarsızdır. Çünkü fiilen işlemez hale getirilen ve ortadan kaldırılan Anayasa düzeninin ihlali söz konusu olamaz. Tam tersine, 27 Mayıs Anayasası nizamının tesisi için mücadele söz konusudur. 27 Mayıs Anayasasının öngördüğü sistem milli ve demokratik bir yönetimdir. Biz Türkiyeli sosyalistlerin stratejik hedefi de milli demokratik devrimdir. Bir başka deyişle 27 Mayıs Anayasasının öngördüğü nizamı tesis etmektir.”

Burada M. Çayan yukarıda savunduğu görüşlerini güçlendirmektedir. 27 Mayıs Anayasasının öngördüğü sistemin milli ve demokratik bir yönetim ve Türkiyeli sosyalistlerin stratejik hedeflerinin de milli demokratik devrim olduğunu belirterek Anayasanın gerçekleştirmek istediği düzen ile devrimcilerin amacının bütünlük içinde olduğunu ifade etmektedir. Sosyalist devrim aşamasını ayrı tutmasının nedeni savunmanın mantığıyla ilgilidir. Milli demokratik devrim aşamasını öne çıkarmak suretiyle, bu aşamayla ulaşılmak istenen sonuçları 27 Mayıs Anayasasının tanıdığı haklarla uyumlu hale getirerek verilen mücadelenin Anayasanın amacıyla çelişmediğini, uyum içinde olduğunu ortaya koymaya çalışmaktadır.

1961 Anayasasına verilen öneme bir de şu yönden bakmak gerekir: Demirel’in iktidarları döneminde uygulamadığı, sürekli bu anayasada tanınan demokratik hakları fazla bulduğu ve eleştiri konusu yaptığı bilinmektedir. 12 Mart açık faşizmi döneminin yöneticileri de bu anayasada tanınan hakların topluma bol geldiğini ve bu hakları kısıtlayıcı değişiklikler yapılması gerektiğini söylüyorlardı. 12 Martçılar sadece söylemediler, ele geçirdikleri gücü kullanarak Anayasada geriye doğru değişiklikler de yaptılar. Hem Amerikancı Demirel’in hem de 12 Mart faşizminin karşı olduğu bir anayasayı ilerici-demokrat ve devrimci kesimin, bilhassa o günün faşizm koşullarında, savunmasından daha doğal ne olabilir? O dönemde bütün demokrat-devrimci insanlar bu anayasa değişikliklerine kesinlikle karşı çıkıyordu ve anayasada tanınan hakların korunması isteniyordu. Bu düşüncede olanların ne kadar haklı oldukları sonraki yıllarda iktidara gelen MC hükümetlerinin bu değişikliklere dayanarak yaptıkları baskılarla birlikte ortaya çıkacaktı.

 

“Türkiyeli Sosyalistler”, “Türkiyeli” Kavramları Bugün De Önemli

Günümüzde de tartışma konusu yapılan bir kavrama dikkat çekmek gerekiyor. Bu kavram “Türkiyeli sosyalistler” ifadesidir. “Türkiyeli” kavramının bugünkü önemi dünden daha büyük ve daha anlamlıdır. Bugün bu kavramı benimsemeyenler emperyalizmin oltasına takılan etnikçilerdir. Çünkü onların artık birlikte, aynı çatı altında yaşamak gibi bir dertlerinin olmadığı anlaşılıyor. Ayrılığı savunanlar “Türkiyeli” kavramına uzak duruyorlar. Bugün de gerçek devrimci sosyalistlerin öne çıkarmaları gereken kavramın “Türkiyeli”lik olması gerekir. Bu topraklarda yaşayan herkesi kucaklayan kavram ancak bu olabilir. “Türk devrimcileri” ya da “Kürt devrimcileri” gibi ifadeler yerine “Türkiyeli devrimciler” ifadesi emperyalizmin tahakkümü altındaki bu ülke üzerinde yaşayan herkes için geçerli, kavrayıcı bir kavramdır. “Türkiyeli” kavramını tesadüfen kullanmayan Mahir Çayan, bu paragrafın ardından gelen cümleyi de aynı ifadeyle başlatır ve demokratik devrimle oluşturulacak yönetim şekliyle sosyalist devrimle kurulacak olan proletarya diktatörlüğünün farkını ortaya koyar.

 

Stratejik Hedef, Milli ve Demokratik Yönetim, Proletaryanın İdeolojik Önderliği

Mahir Savunmasını şöyle sürdürür:

“Türkiyeli sosyalistlerin stratejik hedefi proletarya diktatoryası değil, bütün milli sınıfların ortak yönetimi olan milli ve demokratik devrim yönetimidir. Milli demokrasi, proletarya diktatoryasının özel bir biçimi veya bir unsuru değildir. Ayrı iki ekonomik ve sosyal düzenin ifadeleridir.”

Türkiyeli sosyalistlerin stratejik hedefinin bütün milli sınıfların yönetimi olan milli ve demokratik yönetim olduğunu söylemesi proletarya diktatörlüğünü reddetmesi anlamına gelmez. Esasen savcının bu konudaki suçlamaları karşısında savunma yapan Mahir Çayan’ın bu görüşleri MDD çizgisini aşmadan önceki düşüncelerine karşılık gelmektedir. Mahir Çayan iki aşamalı kesintisiz devrim tezini savunmaya başlamasıyla birlikte proletaryanın devrimdeki konumunu öne çıkarmış, devrimin ilk aşamasında ideolojik ikinci aşamasında ideolojik ve fiili öncülüğü esas almıştır. Daha önce de belirttiğim gibi burada savcının proletarya diktatörlüğü kuracaklardı şeklindeki “suçlama”sına karşılık, iki aşamalı kesintisiz devrimin ilk aşamasının gerçekleştirilmesinin stratejileri olduğunu ifade ederek “savunma”sına alan kazandırmakta olduğu açıktır. Devrimin birinci aşaması gerçekleşmeden ikinci aşama olan sosyalist devrimin gerçekleşmesinin mümkün olmayacağı tartışma götürmez. Aksi durumda MDD-Sosyalist Devrim ayrımına ne gerek vardı?

Mahir’in Savunmasında kullandığı “milli demokrasi” ifadesinin de altını çizmeliyiz. Bu ifadeyle, emperyalizmle işbirliği içinde olmayan ve demokratik devrimi destekleyen bütün sınıfların katılımıyla oluşturulan demokrasiden söz edilmektedir. Bu kavram MDD çizgisine daha uygun bir ifade olduğu için Kesintisiz Devrim süreci içinde konumlandırmaya gerek duyulmamıştır. Burada değinilmeyen Bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin öncüsünün proletarya, köylülüğün ise temel güç olduğunu, proletaryanın öncülüğünün niteliğinin ideolojik olduğunu Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi ve Kesintisizlerde açıklar.

Mahir Çayan “milli” kavramını yalnız Savunmasında kullanmıyor. Mayıs 1971’de, yakalanmadan önce yayınlanan İhtilalin Yolu bildirisinde bu kavramı şu bağlamda kullanıyor:

Milli kurtuluşçu ve demokratik nitelikteki en küçük kıpırdanmaların bile ezilmeye çalışıldığı, milli kurtuluşçuların ana caddelerde halkın gözü önünde kahpece şehit edildiği, işkencehanelerde en hunharca işkencelere maruz kaldığı bu ortamda, kanun devletinden, demokrasiden bahsetmek gülünçtür.” (abç)

Aynı bildiride “… ulusal onurun hayasızca Amerikan postalları altında çiğnenmesi”nden de söz edilmekte olduğunu da hatırlatalım.

Burada ortaya konan “milli kurtuluşçu”luk ezilen-sömürülen halkın emperyalizme ve onunla işbirliği içinde olan egemen sınıflara karşı -proletaryanın ideolojik önderliğinde- verdiği kurtuluş mücadelesi, tam bağımsızlık mücadelesi anlamındadır ve bu bakımdan da demokratiktir. Yoksa bu ifade ezilen ulusların “burjuva milliyetçiliği” anlamında kullanılmamaktadır.

Mahir’in bu düşüncesinin ne anlama geldiğini Kesintisiz II-III’de “Kemalizm” başlığı altında yer alan bölümde yaptığı açıklamalardan da anlamaktayız. Bu bölümdeki ifadeleri tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır ve günümüzde etnikçi kesimlerin peşine takılanların Mahir Çayan’ın görüşleriyle herhangi bir ilişkilerinin kalmadığının da net göstergesidir. Mahir Çayan Kesintisiz II-III’de aynen şöyle diyor:

Kemalizm, emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin devrimci milliyetçilerinin bir milli kurtuluş bayrağıdır. Kemalizmin özü, emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizmi bir burjuva ideolojisi veya bütün küçük-burjuvazinin veyahut asker-sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır.

Kemalizm, küçük-burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alışıdır. Bu yüzden, Kemalizm soldur; milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm, devrimci, milliyetçilerin, emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur.” (2)

Mahir Çayan’ın daha önce ortaya koyduğu düşüncelerle 1972 yılında yazdığı Kesintisiz II-III’de savunduğu fikirler arasında çelişkiden değil, sınıflar mücadelesinin giderek keskinleşmesi ve pratiğin hızlı akış sürecinde teorinin daha da şekillenip netleşmesinden söz edebiliriz. Mahir bu gelişmeyi Kesintisiz II’nin başlarında Marksist-Leninist bir bakışla şu şekilde ifade eder: “Marksizm sürekli olarak hayatın yeni gerçekleri karşısında derinleşip, zenginleşen kendi kendini aşan bir doktrindir.

 

İki Aşamalı Devrim ve Proletarya Diktatörlüğü Hakkında

Mahir savunmasında daha sonra, bir yandan savcının proletarya diktatörlüğüyle ilgili yaptığı çarpık iddiayı çürütürken; diğer yandan iki aşamalı kesintisiz devrim anlayışını açıklamayı sürdürür. Bu açıklamayla, 12 Mart döneminde devrimcilerin amaçlarını saptırarak karşı-propaganda şeklinde kullanan egemen çevrelerin ikiyüzlülüğünü de teşhir eder.

Savcılık makamı bu tutarsız ithamlarına kendi açısından mantıki bir gerekçe bulabilmek amacı ile bizim eylemlerimizin hedefinin milli ve demokratik Türkiye’nin kurulması değil de proletarya diktatoryası olduğunu iddia etmektedir.

Bu iddia ülkemizin realitesine aykırı olduğu gibi, bilimsel sosyalizme de, sosyolojiye de, iktisat bilimine de aykırıdır…

Savcının bu iddiasının politik amaçlı bir spekülasyon olduğunu söyleyen Mahir Çayan, savunduğu görüşün maddi temellerini sıralar:

“ a) İddia makamının bu iddiası ülkemizin realitesine aykırıdır. Türkiye’de proletarya diktatoryasını tesise üretici güçlerin erişmiş olduğu seviye bakımından maddeten imkan yoktur.

Proletarya diktatoryası bağımsız, burjuva demokratik devrim aşamasını geçmiş (yani uluslaşma sürecini tamamlamış) büyük çapta üretimi gerçekleştirmiş, dolayısıyla böyle bir diktatoryayı kurabilecek güçte bir işçi sınıfının mevcut olduğu sanayi ülkeleri için söz konusudur.

Oysa ülkemizin henüz uluslaşma sürecini tamamlayamamış (feodal unsurların var olduğu) burjuva demokratik devrimini bitirememiş, emperyalist boyunduruk altında olan bir geri bıraktırılmış ülkedir.

Böyle bir ülkede proletarya diktatoryası kurulamaz. İmkansız olan bir şey için de kimse mücadele etmez.

Mahir Çayan’ın bu tespitlerinden hareketle bugüne bakınca karşılaştığımız manzara şöyledir: Aradan geçen kırk küsur yılda feodal ilişkilerde, üretim biçimi anlamında göreceli bir gerileme meydana gelirken; sosyolojik ve ideolojik yönden-özellikle dinsel ilişkiler, dinin ülke yönetimdeki ve toplumsal ilişkilerdeki etkisi bakımından-ciddi bir güçlenme olmuştur. Toplumsal hayatta muhafazakârlık ve daha çok da gericileşme yönünde gelişmeler olmuştur. Daha da önemlisi, kapitalist üretim ilişkileri uluslararası sermayeye bağlı olarak gelişirken, emperyalist ülkelere ve kuruluşlara olan siyasi bağımlılık da eskisine oranla çok artmıştır. Bunun anlamı, emperyalizmin egemen ittifak içindeki ağırlığının hem ekonomik-finansal olarak, hem politik ve askeri hem de ideolojik olarak artması demektir. Emperyalizmin ekonomik, politik ve ideolojik olarak içsel olgu olma yoğunluğu eskisiyle kıyaslanamayacak düzeylere ulaşmıştır. Bilhassa neo-liberalizm gericiliğiyle birlikte emperyalist güçler ve içerdeki uzantıları ülkeyi her alanda ele geçirmişler ve çok başlıklı (kültürel, etnik, mezhepsel, coğrafi…) bölünme tehlikesiyle karşı karşıya bırakmışlardır.

Lenin’in emperyalizmin kendiliğinden ortadan kalkmayacağı görüşüne, emperyalizme bağımlılığın da kendiliğinden yok olmayacağı düşüncesiyle destek vermemizde hiçbir sakınca yoktur. Daha açık söylersek, emperyalizmin kendisi de hegemonyası da ancak devrimlerle ortadan kaldırılabilir. Devrim gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalist devrim şeklinde gerçekleşir ki, bu devrimden sonra proletarya diktatörlüğü kurulur. Bizim gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde ise devrim ister istemez iki aşamalıdır. İlk aşama proletaryanın ideolojik önderliğinde tam bağımsızlığı ve tam demokrasiyi gerçekleştirmeyi amaçlayan, emperyalizm ve egemen ittifakı oluşturan kesimlerle çelişkisi olan sınıf ve tabakaları da içinde barındıran devrimdir ki ancak bu devrimle birlikte devrimci demokrasi kurulacaktır. Emperyalizmden bağımsızlığını bu devrimle kazanan yeni-sömürge ülkeler, işçi sınıfının öncülüğünde gerçek demokrasiyi kurar ve devrimin ikinci aşamasını hayata geçirmeye yönelirler. Devrimin ikinci aşaması sosyalist devrimdir ki ancak, bu devrimle proletaryanın gerçek iktidarı kurulabilir ve bunun yönetim biçimine de “proletarya diktatoryası” denir.

Mahir Çayan’ın savunması ortaya koymaktadır ki, Askeri savcı, devrim sürecinin ikinci aşamasının yönetim şeklini (proletarya diktatörlüğünü) sürecin bütününe (demokratik devrime de) uydurmaya çalışmaktadır. Mahir Çayan da savcının bu çarpıtmasına karşı çıkmaktadır. 12 Eylül dönemindeki yargılamalarda da savcılar aynı kasıtlı suçlamayı ileriye sürerek, Kesintisiz Devrimin ilk aşamasında yer alabilecek toplumsal kesimlerin gözlerini korkutmaya, onların devrimcilerden uzaklaşmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Savcılar, bu suçlama ile kurulu düzenden yana propaganda yapmakla kalmıyor ithamlarını olduğundan daha ileri noktadan kurarak insanları psikolojik olarak baskı altına almaya çalışıyorlardı. Savundukları sistemin emperyalizme bağımlı gerici-faşist bir burjuva diktatoryası olduğunu görmezden gelerek bu iddiaları en yüksek perdeden ortaya atabiliyorlardı.

  1. Çayan, savunmasında “milli demokratik” yönetim ile “proletarya diktatoryası” (buna “proletarya demokrasisi” de diyebiliriz) arasındaki farkları açıklamaya devam eder:

“b) İddia makamının iddia ettiği gibi milli demokratik yönetim (milli demokrasi) proletarya diktatoryasının özel bir biçimi veya bölümü değildir. Ayrı ayrı iki ekonomik ve sosyal düzenin siyasi ifadeleridir.

Proletarya diktatoryasında devlet işçi sınıfının devletidir. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet ve miras hakkı yoktur. Hakim kültür proletaryanın kültürüdür.

Oysa milli demokrasi devletinde ise devlet bir sınıfın devleti değildir. Devlet anti-emperyalist ve anti-feodal yani bütün milli sınıfların devletidir. İktidar bu sınıfların ortak iktidarıdır.

Milli demokratik ekonomide milli kapitalizmin ilga edilmesi değil, tam tersine gelişmesini engelleyen feodal unsurların ve emperyalist tekellerin bertaraf edilerek geliştirilmesi söz konusudur.

Milli demokratik devrim ekonomisinde, dış ticaret, bankacılık, ağır sanayi, sigortacılık gibi temel sektörler kamu kuruluşları olacaktır. Ama haldeki adı kamu kuruluşu olan, özde ise özel sektöre arpalık olan kuruluşlar değil, büyük çapta üretimi gerçekleştiren hakiki kamu kuruluşları olacaktır.

Üretim araçları üzerinde kapitalist mülkiyet olacaktır. Ancak halkın üzerinde baskı kurmasına müsaade edilmeyecektir. Geniş köylük bölgelerde ise kooperatifçiliğe gidilecektir.

Kültür, bütün milli sınıf ve tabakaların ortak kültürü olacaktır.

Milli demokrasi yönetiminde gayri milli unsurlar yer almayacaktır. Feodal unsurlarla, ülkeyi emperyalizme peşkeş çeken gayri milli kapitalistler yani işbirlikçi burjuvazi yer almayacaktır.” (THKP-C Doğuşu… s.73)

Mahir’in ikili devrimin aşamaları ve süreçleriyle ilgili yaptığı bu açıklamayı salt kitabi değil somut gerçekleri göz önüne alarak değerlendirmeliyiz. Yirminci yüzyıl dünyasında devrim yapmış ülkelerin ayakta kalanlarının dünkü ve bugünkü durumlarını, “sosyalizm”i yerleştirebilmek için hangi ekonomik ve yönetsel yöntemlere başvurmakta olduklarını düşünelim. Asıl sarp ve engebeli yollarla devrim sonrasında karşılaşıldığını uygulamaları inceleyince görebiliyoruz. Geçtiğimiz yüzyılda Demokratik Devrim sürecine gereken önemi veremeden sosyalizme atlayan ya da atlamak zorunda kalan ülkelerin yaşadıkları sorunlara ve hatta geriye dönüşlerine tanıklık ettik. Ülkelerin kendi koşullarını ve emperyalizmin yıkıcı gücünü iyi hesap etmeden atılan adımlar, verili dünya koşulları içinde sosyalizmin kurulma ve gelişme kabiliyetini hesap edememenin yarattığı sonuçlar dünya halkları ve kendi halkı adına çok ağır neticeler doğurdu. Kurmak yıkmaktan daha zordur ve kurmanın maddi ortamını olabildiğince hazırlamak gerekir. Özellikle de bizimki gibi çok yönlü olarak emperyalizme bağımlı geri bıraktırılmış ülkelerde devrim süreci ve sonrasının ne kadar zorlu ve uzun geçeceğini anlamak gerekir. Tam bu noktada Mahir’in Kesintisiz II-III’de evrim-devrim ilişkisini tartışırken ortaya koyduğu şu düşüncesini bir kez daha okuyalım.

Mahir, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde, evrim ve devrim aşamalarının kesin çizgilerle ayrılamayacağını belirttikten sonra şöyle der: “Bu tip ülkelerde devrim aşaması kısa bir aşama değil, oldukça uzun bir aşamadır…(3)

Teori hayatı belirlemez, aksine hayat teoriyi belirler. Teori hayattan çıkar. Maddi şartlara rağmen üretilen teorinin ayakları yere basmaz, gerçekle bir ilişkisi de olmaz. Mahir Çayan gerçek durumun teorisini yapan, taktik ve strateji geliştirebilen bir devrimci önderdi. Savunmasını yaparken de bu özelliğinin öne çıktığını görüyoruz. O, savunmayı daha az ceza almak için bu şekilde yapmıyor. Bir yandan devrimcilere o günün koşullarında siyasi mesaj veriyor diğer yandan da 12 Mart döneminin hâkim güçlerine karşı bir taktik savaşı yürütüyor. Egemen sınıflar arasında büyük bir tasfiye ve hâkimiyet kavgasının sürdüğü o günlerde ilerici-devrimci kesimin kendileri yönünden bu kavgaya nasıl müdahale edebileceklerinin siyasetini yapıyor. Egemen sınıflar arasındaki çelişkiden yararlanmanın taktik mücadelesini veriyor ve o koşulların ittifaklar siyasasını tarif etmeye çalışıyor. Ama o günlerde ve hatta daha sonraları “sol”da bu çabayı anlamayanların sayısının anlayanlardan çok olduğu da bir gerçektir.

  1. Çayan, savunmasının devamında milli demokratik devrim ile sosyalist devrim ve bu iki aşamanın yönetim biçimleri arasındaki farkları izah etmeyi sürdürür:

Görüldüğü gibi milli demokratik yönetim proletarya diktatoryasının özel bir biçimi veya bir bölümü değildir. Ayrı bir sosyal ve siyasi düzendir.

İddianamede milli demokratik devrim, proletarya diktatoryasının bir unsuru veya özel bir biçimi gibi gösterilmeye çalışılmakta ve bu devrim sadece sosyalistlerin bir meselesi gibi empoze edilmektedir.

Oysa uluslaşmayı hedef alan bir devrimi sadece sosyalistlerin bir meselesi olarak sunmak, açıkça gerçeklere aykırıdır. Ve meseleyi bu şekilde görenlerin politik tavrı da bağımsızlıktan, demokrasiden ve 27 Mayıs Anayasasından yana bir tavır olamaz.” (THKP-C Doğuşu…, s.74)

  1. Çayan’ın burada değindiği konu günümüzde karşı karşıya olduğumuz çok önemli bir soruna açıklık sağlamak bakımından hayatidir. Bu konu, “uluslaşmayı hedef alan bir devrim”in sosyalistlerin de meselesi olmasıdır. Sosyalistlerin de ötesinde, daha geniş kesimlerin meselesi olan “uluslaşma”yı hedef alan devrim, elbette ki sosyalist devrim olamaz. Bu Demokratik Devrim’dir ve bu devrim özü itibariyle anti-feodal ve anti-emperyalist bir devrimdir. Haliyle “uluslaşma süreci”nin tamamlanmasını esas alır. Tam bağımsızlığın ve devrimci demokrasinin gerçekleşmesi uluslaşmanın sağlanması ile birlikte olur. Uluslaşmanın sağlanamaması demek bu devrimin tamamlanmadığı anlamına gelir. Günümüzde “uluslaşma”yı küçümseyen ya da dışlayan anlayışta olanlar, ya uluslaşma sürecinin ne anlama geldiğini, Demokratik Devrimle olan bağlantısını bilmiyorlar ya da kendilerini çok devrimci(!) ve hatta işçi sınıfı devrimcisi (!) sanan küçük burjuva kibirliliğinden kurtulamayan kişilerdir.

Mahir askeri mahkemede yaptığı savunmasını sürdürür:

“Proletarya diktatoryasının özel bir biçimi veya unsuru olarak ele alınması meselesine gelince (iddianamenin ele alış tarzı):

Bunun böyle olmadığını, bunların farklı iki sosyal düzen olduğunu yukarıda açıkça belirttik.

İddia makamının bunu bu şekilde göstermeye çalışmasındaki savı ‘Milli demokratik devrim, Marksist kesintisiz devrim teorisidir’ cümlesidir. Burada kastedilen hiçbir mugalâtaya yer bırakmayacak kadar açıktır; o da şudur: Emperyalist dönemde henüz anti-feodal (demokratik) devrimini yapmamış bir ülke sosyalistlerin proletarya diktatoryası için değil de milli ve demokratik yönetimin tesisi için mücadele etmeleridir. Bu tez milli demokrasi uğruna mücadelede sosyalistlerin en önde yer almasını öngörür. Yoksa demokratik devrimi iddia makamının ileri sürdüğü gibi proletarya diktatoryasının özel bir biçimi veya unsuru olarak görmez.” (THKP-C Doğuşu ve İlk Eylemleri, s.74)

Burada tekrar görüldüğü gibi Mahir Çayan savunmasının merkezine Lenin’in tarif ettiği ikili devrim anlayışını yerleştirmektedir. Savunmanın temel kurgusu Demokratik Devrim sürecini proletarya diktatörlüğünün içine sokan savcının iddiasını çürütmektir. Bu iki farklı süreçten ilkini ikincisinin parçası haline getirmenin yanlışlığını ortaya koymaktadır. Mahir’in Kesintisizlerde ortaya koyduğu evrim ile devrimin iç içeliğinden kalkarak demokratik devrim ile sosyalist devrimi de iç içe sokmaya kalkışmak doğru değildir. Bu ikili devrim sürecinden ikincisi birincisinin gerçekleşmesinden sonra ancak hayata geçirilebilecektir ve bunlar kesintisiz biçimde devamlılık içinde olan iki ayrı süreçtir. Birincisinin gerçekleşmesiyle -iktidarın ele geçilmesi- Demokratik Devrim süreci tamamlanmış olmuyor çünkü tam bağımsızlığın sağlanması ve devrimci demokrasinin kurulması bir süreç işidir. Emperyalizmin etkinliğinin kırılması, işbirlikçi sermayenin etkisizleştirilmesi ve feodalitenin tasfiyesinin gerçek haline gelmesi, devrimci sınıfların devrimci demokratik düzenlerini kurmaları ciddi bir mücadeleyi-çalışmayı, planlamayı gerektirmektedir. İşçi sınıfının önderliğindeki bu demokratik mücadele süreci aynı zamanda Sosyalist Devrime geçişin hazırlığıdır. Bu anlamda devrimler ayrı ama kesintisizdir.

Mahir’in tarif ettiği emperyalizmin III. bunalım dönemine has devrim anlayışı, Leninist devrimciliğin o günün koşullarında, emperyalizmin yeni sömürgesi olan ülkemizde devamından başka bir şey değildir. Burada ortaya konulan yaklaşım bu bakımdan gerçekçidir. Savunmada iki devrim (DD-SD) arasına zamansal bir mesafe koyulduğu sonucuna varabiliriz ki bu tespitin yerindeliğini özellikle 1990’da sosyalist dünyada ortaya çıkan gelişmeler doğrulamıştır. Sovyetlerin dağılması ikili devrim sürecinin zamansal boyutunun ve halk kitlelerinin Demokratik Devrime ve özellikle de sürecin devamına yaşamsal olarak katılımının önemini ortaya çıkarmıştır. Buna göre Demokratik Devrim süreci eskiden düşünülenden daha uzun bir zaman alabilir ve kitlelerin bu devrim sürecinin daha ileriye giderek Sosyalist Devrime dönüşmesini hayatlarının bir gereği olarak görmeleri gerekir. Bu önsel sürecin Sosyalist Devrimin başarısı ve sosyalizmin inşası, kalıcılığı açısından ne kadar önemli olduğunu Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra anladığımızı sanıyorum. Sosyalist Devrimin alt yapısının Demokratik Devrim sürecinde proletarya öncülüğünde örülmesi bu devrimin başarısını ve proletarya diktatörlüğünün kalıcılığını ve komünizmin gerçekleşme koşullarını güçlendirecektir. Yalnız bu arada emperyalizmin boş durmayacağını ve devrimci-sosyalistlerin buna göre hesap yapmaları gerektiği de unutulmamalı.

  1. Çayan, savunmasında ikili devrim anlayışını derinleştirmeye devam eder:

“c) Bizim gibi ülkelerin sosyalistlerinin stratejik hedefi MDD’dir. Hayatın akışının kanunları vardır. Çocuklukla ihtiyarlık arasında bir gençlik ve orta yaşlılık devresi vardır. Sosyalist, anarşist değildir. Bir tarihsel kategorinin atlanamayacağını bilir.

Sosyalist hangi toplumda yaşıyorsa o toplumun bir ileri düzene geçmesi için mücadele eder. (Sosyalist kesintisiz devrim teorisinin özü de budur.)

Bizim gibi ülkelerin sosyalistlerinin stratejisi, sosyalist devrim değil, milli demokratik devrim stratejisidir. Milli bağımsızlık kazanılmadan, feodal unsurlar temizlenmeden yani gerçek demokrasi kurulmadan bir ülke sosyalist olamaz.” (Age, s.75)

Savunmada Kesintisiz Devrim II-III’e göre daha geniş bir ittifaklar siyasası izlenmeye çalışıldığı bir gerçek. Ancak daha önce de belirttiğim gibi 12 Mart sürecinde ülkede çok önemli ve hızlı değişikliklerin meydana geldiği de bir gerçek. Bir yandan emperyalizmin ülkemiz üzerindeki tahakkümü güçlenirken bu gelişmeye paralel olarak işbirlikçi ittifak içinde tekelci sermayenin ağırlığı da artıyordu. Mahir Çayan, 12 Mart faşizminin dayattığı koşullarda devrimci kesimde ortaya çıkan sapma, demokratlar içinde meydana gelen yarılma ve sağcılaşma ile bu olumsuz koşullarda verilen mücadelenin zorluklarının da etkisiyle Demokratik Devrim’in sınıfsal bileşiminde bir daralmanın olacağını görür ve bu yeni koşullara göre tahliller yapar (Kesintisizleri yazdığı sıralarda). Bu yeni koşullarda proletaryanın ideolojik önderliğinde “tek bir süreç içinde ikili devrim”i esas alır…

Mahir Çayan’ın yukarıdaki açıklamaları aslında ders niteliğindedir. Günümüzde Mahir Çayan’ın görüşlerini bilmeden, öğrenmeden ve hatta okumadan onun düşüncelerini savunduğunu ya da karşı olduğunu söyleyen yüzlerce insana rastlayabilirsiniz. Okuyanların bir kısmının da onun görüşlerini hangi ölçüde içselleştirdikleri tartışılır. Bazılarının da bilerek başkalaştırmaya, anlamını kaydırmaya, bozmaya çalıştığına tanık olursunuz. Bu sonuncuların Mahir’in ısrarla bütün düşüncelerinin temeline yerleştirdiği ülkenin “tam bağımsızlığı”nın kazanılması ilkesini ağızlarına aldıklarına tanık olamazsınız?

Mahir Çayan’ın savunmasının bundan sonraki kısmını okuyucuların bu büyük devrimcinin savunmada ortaya koyduğu görüşlerini bütünlüklü ve daha net olarak görmeleri için buraya alıyorum.

Biz bu güne kadar her zaman ve her yerde bu gerçeği belirttik.(Kastettiği gerçek yukarıdaki son paragrafta ortaya koyduğu düşüncedir. bn) ‘Stratejimiz sosyalist devrimdir, hedefimiz proletarya diktatoryasıdır’ şeklinde bizim tarafımızdan söylenmiş ve yazılmış hiçbir yazı ve söz yoktur.

Bu konuda hiçbir delil göstermeyen iddia makamı savına gerekçe gösterebilmek için sözüm ona, bir ‘gai yorum’ (Gai: Sonuçla ilgili, amaç ve sonuca ait. bn) yapıyor: ‘Bunlar sosyalisttir. Sosyalist her zaman proletarya diktatoryası için mücadele eder. Bu yüzden bugünkü mücadele hedefleri proletarya diktatoryasıdır.’

Bu yorum tamamen metafizik bir yorumdur. Hayat bu mantığın iddia ettiği gibi siyah ve beyaz renklerden ibaret değildir. Siyah ve beyaz renkler arasında çeşitli gri tonlar vardır.

İddia makamının bu savı, aya giden insanların, Merihe gittiğini iddia etmek kadar gülünçtür. İnsanoğlu Merihe gitmek, fezayı keşfetmek istiyor. Ama şu anda ancak aya gidebiliyor. En son hedef Merih diye aya gidenlere Merihe mi gidiyorlar diyeceğiz?

İşte iddia makamının savının mantıkiliği budur.

Savcılık makamının temelden çürük iddia ve savına delil olarak gösterdiği söz ve yazılar ya bize ait olmayan yazılardır; ya da esas metinden bir cümle alınarak (metnin gerçek niteliği tahrif edilerek) bir başka metnin cümlesine monte ettirilmeye çalışılan yazılardır.” (Age, s.75-76)

Görüldüğü gibi Mahir Çayan mahkemede devrimi ve devrimci görüşlerini, o dönemin koşulları içinde, egemen sınıfların ve savcının çarpıtmalarını boşa çıkaracak şekilde savunmuştur. Açıktır ki; Mahir savunmasında proletarya diktatörlüğünü kavram olarak benimsemekle birlikte ikili devrimin ilk aşaması olan Milli Demokratik Devrimi öncelikle gerçekleştirmeyi ve bu ilk aşamada devrimci demokrasiyi kurmayı amaçladıklarını belirtmektedir. Kesintisiz Devrimin ilk aşamasının anti-feodal, anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim olduğunun altını çizmektedir. Bu aşamanın gerçekleşmesiyle tamamlanamayan uluslaşma süreci tamamlanacak yani tam bağımsızlık ve devrimci demokrasi gerçekleşecektir. Mahir’in hedeflediği bu devrimin esas bileşenlerini işçi-köylü ittifakı temelinde küçük burjuva radikalleri, aydınlar ve gençlik gibi kesimler oluşturuyordu. Emperyalizmi, tekelci sermayeyi, büyük toprak sahipleri ve egemen ittifak içinde yer alan diğer prekapitalist unsurların hegemonyasını kırmayı amaçlayan bu devrim, işbirlikçi olmayan orta kesimleri karşısına almaz ve hatta onları devrime kazanmaya, en azından tarafsızlaştırmaya çalışır. Mahir savunmasıyla bu devrimci politikayı kamuoyuna duyurarak en geniş ittifakı sağlamaya ve hâkim güçlerin devrimcilere-sosyalistlere yönelik yürüttüğü kara propagandayı boşa çıkarmaya çalışmaktadır.

 

Mahir’in Savunmadaki Düşüncelerinin Işığında Günümüze Bakış

Günümüzü Mahir Çayan’ın mücadelesini ve görüşlerini insanları kolay yoldan etkilemek için değil de samimi olarak önemseyen bir anlayışla değerlendirince şu temel gerçekliklerle karşılaşıyoruz. Bu gerçeklerin çoğunu yazının girişinde ve içinde de belirttim. Ancak bitirirken bir kez daha vurgulamanın yararlı olacağını düşünüyorum. Bugün, 1970-72 yıllarına göre, emperyalist kapitalizmde bazı değişiklikler meydana gelmiş olmasına karşın, temel özelliklerini sürdürmektedir. Bu değişiklikler sömürü biçimiyle ve hegemonya kurma şekliyle ilgilidir, esasa dair değişikliklerden söz edilemez. Meydana gelen bu değişikliklerle insanlık adına olumlu şeylere ulaşmak hedeflenmemekte aksine daha çok sömürü ve soygununun gerçekleştirilmesi amaçlanmaktadır. Emperyalist güçler, bu amaçlarına ulaşmak için geri bıraktırdıkları ülkelerde daha fazla insan katletmekten, işgallerden, işkence yapmaktan ve iç savaşlar çıkartmaktan çekinmemektedirler.

Kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm, dün olduğu gibi bugün de tekelci kapitalizmdir. Küreselleşmesiyle tekelciliğin ve finanssal belirleyiciliğinin daha da güçlendiğini söyleyebiliriz. Lenin’in emperyalist aşamada “… bir avuç tekelcinin, halkın geri kalan kısmı üzerindeki boyunduruğu yüz kez daha ağır, daha duyulur, daha göz yumulmaz duruma gelmektedir”(4) tespitini günümüzde bin kez, milyon kez şeklinde anlamak gerekir. Son dönemlerde büyük kapitalist ülkelerde yuvalanan tekeller-finans grupları, sermaye birikimi giderek yoğunluk kazandığı için sermaye ihracına daha fazla ihtiyaç duymaya başladılar ama bu ihracı, yatırımdan çok vurgunculuğa, paradan para kazanmaya yönelterek geri bıraktırdıkları ülkeleri daha yoğun biçimlerde sömürmeye, aleni soymaya yöneldiler. Finans sermayesinin dünyanın her tarafına girip-çıkmasının yolları (özellikle yeni-sömürgelerin aleyhine) yapılarak; sıcak para şeklinde bu yoksul ülkeleri eskisinden daha fazla vurması sağlanıyor. Bu işlemler aynı zamanda ABD sermayesinin İkinci Yeniden Paylaşım savaşından beri süren hegemonik etkinliğinin devamını sağlamaktadır. Bu emperyal etkinliğin en baş iki aktöründen biri askeri gücüyse diğeri de ABD dolarının hala uluslararası piyasanın rezerv parası olarak başrolü oynamayı sürdürmekte oluşudur.

Emperyalizmin bunalımının 1980’lerden itibaren derinleşmeye başlamasıyla birlikte, bizimki gibi yeni sömürge ülkelerde, ithal ikameci, karma ekonomik politikalardan daha gerici ve daha sömürücü olan neoliberal politikaların uygulamaya sokulduğunu görüyoruz. Bilhassa Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra bu politikalar, bütün dünya ölçüsünde daha rahat ve sömürü yoğun şekillerde yürütülmeye başlandı. Karşılıksız olarak basılan Amerikan doları, ABD’nin politik ve askeri hegemonik gücünün de etkisiyle dünyanın dört bir tarafında tek geçerli uluslararası para olarak dayatıldı ve finans piyasası kontrol altına alınarak, direnen güçler ya da devletler tehditlerle, ambargolarla yeterli olmazsa darbelerle, ya da işgallerle hizaya getirildi. (Irak’ın, Libya’nın ve Suriye’nin başına gelenleri hatırlayalım.) Bu politikalar, her zaman ve her koşulda geçerli olmasa da çoğunlukla etkili oldu ve kaosa-istikrarsızlığa sürükledikleri ülkeleri daha kolay şekillerde kıskaçları arasına almayı büyük ölçüde başardılar, böldüler, parçaladılar. Bu tür operasyonlara dünden çıkardıkları derslerin ışığında bugün de devam ettiklerine tanıklık etmekteyiz. (Irak ve Libya deneylerinde devleti tamamen ortadan kaldırarak ülkeyi denetim dışı kaosa sürükleyen emperyalist güçler, son zamanlarda IŞİD örneğinden de ders alarak, kontrolsüz dağılmaların beklenmedik tehlikeli sonuçlara, sapmalara yol açtığını gördüler ve zayıflatmak-zaafa sürüklemek ya da parçalamak istedikleri ülkeleri gevşek federasyona veya konfederasyona razı edecek yıpratma politikalarına da başvurmaya başladılar.)

Emperyalizm bu sömürü ve talan yöntemlerini ABD ve Avrupa solcularının izah ettikleri gibi ABD’nin yönetiminde etkili hale gelen bir avuç komplocuya ve ideologa bağlayarak izah etmek yanlıştır. ABD emperyalizminin bu politikaları Cumhuriyetçilerin veya Demokratların yönetime gelmelerine de bağlanamaz. Bu sömürgecilik politikaları emperyalist kapitalizmin yapısından kaynaklanan sistematik özelliklerdir. Zamana, zemine ve gelişmelere göre biçimsel farklılıklar, yöntemsel değişiklikler göstermekle birlikte esasta aynı temel özelliklerini ve amaçlarını sürdürmektedir.

Bu arada emperyalizmin bütün bu hegemonya kurma faaliyetleri ve sömürü yöntemlerinin halkların haklı mücadeleleri karşısında tökezleyebileceğinin örneklerini de gördük. Çok değil, yirmi sene önce, Latin Amerika ülkelerinin çoğunun ABD politikalarına ve hegemonyasına itiraz edeceklerini kimse tahmin edemezdi. Yıkılan Sovyetler Birliği’nden sonra Rusya’nın bu kadar kısa zamanda toparlanıp Batı’ya rağmen farklı politik davranışlar içine girebileceği düşünülemezdi. (Rusya’nın bu günlerde yaşamakta olduğu krizin de aslında bu ülkenin kendi çıkarları gereği Batılılara kafa tutmasından kaynaklandığını unutmayalım.) Çin’in derinden devam eden ekonomik etkinliğinin ve politik taktiklerinin günün birinde ABD emperyalizmini belli ölçülerde “çaresiz” bırakabileceğini önceden hesap etmek kolay değildi. Dünyanın birçok yerinde bu emperyalist düzene karşı itiraz sesleri yükselmeye devam ederken iç çelişkileri de sürmektedir. Bu itirazın giderek ülkemizde de daha fazla yükseleceği muhakkak. Hem de ABD’nin GBOP’ni uygulama süreci içinde, ülkemizin en zayıf olduğu sanılan, emperyalizme karşı direnecek unsurların dirençlerinin en fazla kırıldığı sanılan dönemde kitlelerin itirazları daha fazla yükselmeye başlayacaktır. Çünkü ülkemiz her zamankinden daha büyük tehlikelerle karşı karşıya bırakılmış durumdadır ve halkımız çok geçmeden bu büyük ve hayati sorunun farkına varacaktır.

İçinde bulunduğumuz bu dönemin özelliklerine uygun devrim anlayışı, her ülkenin ekonomik, politik, toplumsal-sınıfsal, ideolojik-kültürel koşullarına göre belirlenecek ve yürütülecektir. Bütün geri bıraktırılmış ülkelerin devrim anlayışlarının temeldeki ortak özelliği hepsinin de emperyalist zincirin kırılmasını hedeflemeleridir. Bu sorun hepimizin ortak sorunudur ve başarı da hepimizin ortak başarısı olacaktır.

Bu anlamda Mahir’in “bağımsızlık savaşında bütün gerçek yurtseverleri” mücadeleye çağrısı devam ediyor. Bu çağrıya ayak uydurabilmenin yolu öncelikle samimiyetten ve dürüst devrimciler olmaktan, insanlara sol gösterip sağ vurmamaktan geçmektedir. Gösterişli sözlerden, övünmelerden daha önemli olan ulaşılmak istenen ana hedeftir. Ülkemizde son yirmi yıldır Mahir’in siyasal çizgisi üstünden gösteriler düzenlenerek, içi boş hayaller ortaya atarak insanlar oyalanıyor ve bu durumdan da en fazla egemen sınıflar kazançlı çıkıyor. Her dönemde farklı biçimlerde, yeni umutlar yayarak meydana çıkan bu liberal eğilimlerin aşılması hem zor hem de zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır. Uzun bir zamandan beri dünyadaki gelişmelerin de etkisiyle sola egemen olan liberal siyasal düşünceler, Mahirci görünen ama gerçekte reformizme tekabül eden mücadele ve örgütlenme anlayışları yırtılıp atılmadan devrimci politikaların kitlelerle buluşması mümkün görünmüyor.

 

Sonuç Olarak

Bu eleştirilerin amacı, devrimci mücadelenin doğru yolda, doğru şekilde yürümesine katkı sağlamak ve devrimcilerin sahte hedefler peşinde gitmeyi bırakarak, halkın gerçek kurtuluş mücadelesinin yaratılmasına katkı koymalarını sağlamaya çalışmaktır.

Ülkemizdeki gerici gidişi tersine çevirebilmek için, anti-emperyalizm temelinde asgari düzeyde de olsa ideolojik birliğe, ortak politik bakışa sahip, geleneksel devrimci çizgimizin bugünkü koşullarda devamı mahiyetinde bir atılımın yapılması zorunludur. Marksizm-Leninizm’i esas alan bu atılım, toplumda karşılığı ve tarihsel dayanakları olan bir ittifaklar siyasetini benimseyerek toplumsal mücadeleyi ve örgütlenme anlayışını yaratılacak ideolojik birliğin üstüne oturtmalıdır. Bu yaklaşımdan hareket edince, kendi içinde ideolojik birliği ve açık politik hedefleri olmayan bir partinin, hareketin vb. çok farklı ideolojik ve politik anlayışlara sahip kesimlerle, kuruluşlarla birlikte olmayı esas iş olarak önüne koyması kalıcı, geleceği olan doğru sonuçlar yaratmayacaktır. Bu tür davranışlar reformizme güç katar ve sonuçta kaçınılmaz olarak gündeme gelecek bölünmelerin yaratacağı yeni hayal kırıklıklarına da ortam hazırlar. İlkeli, ideolojik birliğe sahip devrimci partiyi ya da ilkeli devrimci birlikteliği yaratmak için çalışmak yerine, geçici seçim hesaplarının belirleyici olduğu, kitlelere gelecek vaat etmeyen ittifaklarla vakit geçirmenin gerçek devrim mücadelesinin sorumluluğundan uzak durmak anlamına geldiğini unutmayalım.

Mahir Çayan’ın Savunmasından bugün için dersler çıkarmak amacıyla hazırladığım bu yazıyı Mao’nun şu and gibi yürek yakan sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Halkın çıkarları uğruna can vermiş sayısız devrim şehidinin anısı yüreğimizi acıyla doldururken, vazgeçemeyeceğimiz bir kişisel çıkarımız, terk edemeyeceğimiz bir kusurumuz olabilir mi?”(5)

Mehmet Ali Yılmaz

(1)-THKP-C Doğuşu ve ilk eylemleri, S.68, Kaynak Yayınları, 1987.

(2)-Mahir Çayan, Toplu Yazılar, S.331–332, Birgün Kitap.

(3)-Mahir Çayan, Toplu Yazılar, S.278, Su Yayınları.

(4)-V.İ. Lenin, Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, S. 28–29, Sol Yayınları, Dokuzuncu Baskı.

(5)-Mao Zedung, Seçme Eserler III, S.331, Kaynak Yayınları, İkinci Basım.

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. Onur Aydemir

    Böyle nitelikli bir yazıya halen yorum yapılmamış olması dikkatimi çekti. Sanırım insanların söyleyecek sözü kalmadı. Ya da okuma alışkanlığımızda bir sorun var. Her iki durum da üzüntü verici. Eğer yazıları “uzun” bulup okumuyorsak, bu işte bir sorun var demektir. Okumazsak nasıl olacak? Nasıl düşünecek, nasıl tartışacağız? Her şeyden önemlisi, gelecek için yolumuzu nasıl bulacağız? Burada Mahir Çayan’ın demokratik devrimin değerlerine, anayasal kazanımlara, özgürlüklere nasıl sahip çıktığı ve onların daha da ilerletilmesinin gerekliliği üzerine görüşlerine yer veriliyor. Bu son derece önemli ve çarpıcı tespit karşısında söyleyecek sözü, anlatacak meramı olan yok mu? Yoksa herkes bunları zaten biliyor mu? Biliyorsak neden bu hale geldik? Belki de herkes geçmişle hesabını kesmiştir. Öyle oluyor ya artık, halının altına süpürünce hallediliveriyor her şey… Acaba gerçekten öyle mi? Bilmiyorum, soruları çoğaltmak mümkün. Her halükarda gitgide daha geriye gittiğimiz şu yazıya bir yorum yapılmamasından belli.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!