Neolitik devrim içeriği itibarı ile yayılmacıdır- Saffet Bilen

Uygarlığın ve Tarihin başlangıcını bu gelişmeye dayandıran, bugünkü kültürel yapımız bunun en önemli kanıtıdır.
Kendinden öncesini yok sayan, yaşanmamış sayan, kendi yaşı, insanlığın ortaya çıkışının yanında ufacık olan bir kültür başka türlü nasıl tanımlanabilir.
Tarımın ve yerleşik yaşamın bir beslenme ve yaşam biçimi olarak benimsenmesinin ardından neler olup bittiği bilim insanlarının çabaları ile gün geçtikçe daha fazla aydınlanıyor. DNA’ya bağlı araştırmalar önemli sonuçlara ulaşılmasına yol açıyor. Avrupa’nın bütününde iki farklı üniversitenin Harvard ve Kopenhag üniversitelerinin farklı dönemler üzerine yaptığı araştırma sonuçlarında;9000 yıl öncesi Avrupa’nın avcı-toplayıcılardan oluştuğu, 9000-7000 yıl öncesinde ise, Avrupa’nın bazı kısımlarında Yakın Doğu’dan gelen genlerin etkisi ile değişimin başladığı savlanıyor.
Antik Avrupa’ya tarım bilgisi ve çiftçilerin Anadolu’dan geldiği epeydir bilinen bir bilgi. Avcı- toplayıcılar ile tarımcılar gruplar halinde var olmaya devam ediyorlar. Harvard Üniversitesinden David Reich, ‘belirgin Avrupa ve Doğu Asya genlerine sahip genlerin binlerce yıl birlikte yaşadığı, muazzam bir kültür süreci yaşandığını’ söylüyor.
Bu süreç kırılmaya 7500-5000 yıl önce Avcı toplayıcıların çiftçilerle karışmasıyla başlıyor. Reich bunu ‘kültürel bariyerlerin yıkılması ile genlerinde birleştiği’ şeklinde yorumluyor. Yani Avcı toplayıcı kültürün yerini, tarıma ve yerleşik yaşama bırakmasına yol açıyor.
Sürecin dünyanın pek çok yerinde buna benzer bir seyir izlediği de söylenmeli. Üstelik birbirinden bağımsız en az üç merkezden ve yayılmadan söz edilebilir. Bereketli Hilal, Uzak doğu ve Amerika.
Bunlardan bağımsız bir yerdeki, Avustralya’da ki gelişmelerin ise, yakın zamanlara kadar farklı bir gelişim seyri göstermesi ise, bize bu gelişmenin tarihin kaçınılmaz gelişim seyri yasalarından şüphelenmemiz gerektiğini anlatır. Ayrıca bütün tarımcıların torunlarının, bütün istilacı girişimlerine rağmen, Avcı-toplayıcılıkla yaşamlarını devam ettiren, küçümsenmeyecek sayıdaki toplulukların varlığı ise, bu tür yasaların belli koşullar altında bir işleyişe sahip olduğunu gösterir. İnsanlığın gelişim yasaları diye kabullenile gelen yasalar, İnsanlık tarihinin bütününü kapsamaz.
Peki ne olmuştur da bazı yerlerde öyle, bazı yerlerde böyle gelişmiştir süreç?
Değişimdeki etkenin, kültürel bariyerlerin yıkılması olduğu görülüyor. Tarımcıların torunlarının adları ve yaşam biçimleri ne olursa olsun oluşturdukları yaşam pratikleri, bu bariyerlerin nasıl yıkıldığının örnekleri ile dolu. Kullanılan esas yöntem yayılma ve zordur.
Bu süreçte gerçekleşen, neolitik çiftçi topluluklarının köylere, köylerin kentlere, kentlerin büyük krallıklara, imparatorluklara, ulusal devletlere dönüşmesiydi. Bu olayları, sanayi devrimi, işçi sınıfının gelişmesi, bölgesel ve bölgeler arası ticaret sisteminin oluşması ve finansın tüm kontrolü ele geçirmesi izledi.
Bu süreç bize ilerleme olarak anlatılır. Günümüz devletlerinin geçmişe göre daha kalabalık, daha güçlü, daha merkezi ve hükümran oldukları açık. Günümüz zanaatkârlarının, bilim adamlarının, mühendislerinin geçmişe göre daha bilgili ve becerikli oldukları da açık. Günümüz ticaret mallarının geçmişe göre daha fazla oldukları da açık.
Peki, bu gelişmelerin ilerleme olarak anlatılması yanlış mıdır? Hangi kritere göre bir değerlendirme yapılacağı cevabı belirlemeli esasen. Tarımın ilk başladığı dönemle bugün arasında bu kriterler üzerinden yapılan bir değerlendirme de bariz bir fark olduğu çok net.
Burada sorulması gereken doğru soru, bu gelişmelerden ve bolluktan esasen kimin yararlandığıdır? Bir avuç elit için cennet, geniş insan toplulukları içinse cehennemdir, bu dönem.
İkinci olarak da, neden kurulan bunca uygarlık devamlılık arzetmemiş, yıkılıp gitmiştir? Sorusu sorulmalıdır. Arkeoloji bize her geçen gün zamanında ışıltıyla parlayan, bugünse ya sular altında ya da kumların ve toprak yığınlarının altında kalmış binlerce uygar yıkıntının kanıtlarını sunuyor. Yıkılmanın nedenleri arasında doğal afetler de vardır. Ama yıkıntının ana sebebi, artı ürüne bir avuç seçkinin el koyması, paylaşımın adaletsiz oluşu baskı ve zulümdür.
Düşünsel planda ise, insanların, adı bulunulan bölgeye göre değişebilen bir erkek ve kadından türedikleri, tarım yaparak beslendikleri, giderekte bildiğimiz uygarlığı yarattıkları savlandı. Tarımdan öncesi ya hiç yoktu, yaşanmamıştı, ya da daha sonraları kabul edildiği gibi, ilkel bir yaratık olarak yaşamını sürdürmüştü. Tarımla beraber kurulan kültür düşünsel planda kendini tek seçenek olarak dayattı. Geçmiş hiç yaşanmamış olarak kabul edildi. Tarım ve uygarlık yönelimi insanın, düşünme ve konuşma gibi insanın doğal özellikleri arasında idi.
Bütün yazılı tarih bu fikri adım adım inşa etti. Sümer tabletlerinden, antik Yunan’a, Çin metinlerinden, kutsal kitaplara ve modernist düşünürlere kadar bu kural değişmeden kaldı. Tersini düşünenler ise fiziki olarak ortadan kaldırıldılar. Kafalara bütün fırsatlar değerlendirilerek çakılan şey bu yaşam şeklinin kaçınılmaz olduğu, başka bir yaşamın düşlenmesinin bile abes olduğu fikri idi.
İlk insana ait buluntuların, tarıma geçilmesinden çok uzun zaman öncesine ait olduğunun açığa çıkması, ilk soruların da oluşmasının önünü hızla açan bir gelişme oldu. İnsan ilk ekilen tohumdan çok uzun yıllar öncesinden bu yana dünya üzerinde yaşıyordu. Üstelik oldukça zeki oldukları da açığa çıkmaya başlamıştı. Zekâ kapasiteleri açısından günümüz insanından çok farklı da değillerdi.
Paleontoloji, insanlık ile tarım ve uygarlığın aynı zamanda ortaya çıktığı fikrini çürüttü. Tarih ve arkeoloji, tarım ve uygarlığımızın yalnızca birkaç bin yıllık geçmişi olduğunu gösterirken, paleontoloji insanlığın milyonlarca yıl öncesine dayandığını, insanın çiftçilik yaparak ve uygarlık inşa ederek doğmadığını kanıtladı. Ve insanların çok uzun yıllar avcı-toplayıcı ve evsiz konargöçer olarak yaşadıklarını ortaya koyan bulgular hızla arttı. Geçmiş, kentsiz, işçiliksiz ve ticaretsiz, devletsiz, yöneticisiz, ezensiz bir geçmişti.
Ayrıca insanın tarım öncesi yaşam tarzının bu güne ulaşan örneklerinin araştırılması sonucunda da çok çarpıcı sonuçlar çıkmaya başladı. Bu insanlar kültürsüz değildi. Bugün uygarlık kültürünün ürünü olan bizden, çok farklı bir yaşam anlayışları vardı. Rekabet vardı, ama bizdeki gibi sınırsız değildi. Besin ihtiyacı için avlanan hayvanı da kendi toplumunun üyesi olarak gören, yağmacılık yapmayan, bitkilerin tamamını tüketmeyen doğayı mücadele edilecek, alt edilmesi gereken bir rakip olarak görmeyen bir anlayıştı bu. Tarım öncesi insan yaşamı, bir yasalar sistemine bağlıydı. Bu yasalar, barışçı idi, sınırlı rekabete dayanıyordu ve bütün canlıları içine alan bir anlayışa dayanıyordu.
Sınırlı rekabet yasası içeriği şöyle ifade edilebilir; Kapasitenin sonuna kadar rekabet edebilirsin, ama yine de rakiplerini avlayamaz, besinlerini yok edemez ya da besine ulaşmalarını engelleyemezsin. İnsanlar uzun yıllar, sınırlı rekabet yasasını izleyerek var oldular. Bu yaklaşık on bin yıl öncesine, Yakındoğu’da tek bir kültür insanlarının, yasanın aksine rakiplerini avlayarak, besin kaynaklarını keserek veya besine ulaşmalarını engelleyerek rakiplerine savaş açan bir tarım şekli yaratmasına kadar böyle sürdü.
İnsan, Dünya ile barış içinde yaşadı. Hem de binlerce yıl.
Tarım kültürü ise, bu yaşam tarzının tam zıddıdır. Tarım kültürü doğadan yaşamak için gerekenden fazlasını almak demektir. Oluşan artı ürün ve buna bir avuç seçkin tarafından el konması, hemen yanı sıra geliştirilen, adını ezbere bildiğimiz baskı aygıtları, bu gezegende gelişen en zahmetli yaşam tarzının da kaynağını oluşturdu. Bizim kültürümüz dışında kimse yaşamak için bu kadar çok çalışmıyor. Bizim tarzımız, dünyanın tüm yaşam biçimlerini insan gıdası olarak görüyor. Bu anlayış çok büyük miktarlarda besin stoku oluşturulması demektir. Bunun sonucu ise çok hızlı nüfus artışıdır. Bu artış sonucunda ise, önümüze çıkan tüm yaşam biçimlerini yok ederek ilerleyen bir yayılma gündeme gelmiştir.
Bu anlamda, Kültürümüz insanları bütündür. Batı, Doğu ve Amerika arasında bir ayrım yoktur. Üç bölgede de işe tarımla başlamışlardır. Son on bin yıldır, Doğu’ da, Batı’ da, Amerika’da kültürlerini tarım üzerine inşa etmişlerdir. Ve kurulan sistemin başlangıçta ki refleksleri neyse, bugünde aynıdır. Yıktıkları, insanın onbinlerce yıllık paylaşıma dayalı bir yaşamı, yeniden inşası için atılacak her adım, düşman addedilir. Özetle; Dünyanın felaketi olan insan değil, onlarca, yüzlerce kültür arasında, ‘tek’ olduğunu iddia eden, bütün ‘en’leri kendisinde toplayan bir kültür, bizim kültürümüzdür.
Kurtulmak içinse insanlığı değiştirmemiz gerekmiyor. Evrime, teknolojik gelişmelere bel bağlamamıza gerek yok. Sadece yayılmacı, bu tek kültür anlayışını değiştirmemiz gerekiyor.
Tarımı vazgeçilemez gelişmelerin sonucunda ortaya çıkmış, insanı insan yapan gelişmelerin başlangıcı olarak görmekten vazgeçmek ve İnsanın milyon yıllara varan bir zaman diliminde, zaten insan olarak ortaya çıktığını bilerek düşünmeye başlamak en doğrusu.

Saffet Bilen

 

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. orhan karakuş

    Saffet dost…Teolojik yorumlar bir derinlik çerçevesinde ele aınmalı… kutsal kitaplarda temsil olguları bu konulara Habil ve Kabil meselesi ile değinir…. Hikaye edileni tevil etmek o günün şartlarında yaşayan dile ve oluşan kültürel birikim ile bağlantılıdır.. Bu gün “çağın idrakı” için kültürel birikim oldukça gelişim göstermiştir…başka bir yaklaşım ve dil ile insani konuları yakın kesinliğe geometrik kapssayıcılığa ulaştırılması meselesi ise felsefidir.. buna bir adlandırma olarak “tasavvufi praksisi” önerdim.”açıklama, kavrama(dönüşüm operatörü) ve kurucu kollektif irade ile değiştirme” üçlüsüne dayanır…. bu ve diğer yazılarındada aokuduğum farklı yaklaşım verilerin var ancak dilin damıtılması ve kavramların içeriğe oturtulması meselesi kültürel bir devrimdirve kollektif bir çaba ile yaşama geçirilebilinir…baki selamlar…

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!