Netameli Konular ve Sorunlar-Av.Mehdi Bektaş

Seçim olasılığı yaklaştıkça iktidarı oluşturan Cumhur İttifakı, Muhalefeti oluşturan Millet İttifakı netameli konuları gündeme taşıyarak tartışmaya başladılar. Cumhur İttifakı iktidarda kalmasını sağlayacağını, başkanlık rejimini güçlendireceğini düşündüğü Anayasa ve Seçim Yasası üzerinde dururken; Millet İttifakı, iktidarı indireceğine inandığı “güçlendirilmiş parlamento” dediği Anayasa değişikliğini, “Kürt Sorunu” adını verdiği konuyu tartışmaya açtı. Bunların dışında yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar, ekonomik açmazlar, hukuki ve sosyal adaletsizlikler, çalışma yaşamı, eğitim ve öğretim, sağlık, basın ve yayın, dış ilişkiler, iç ve dış güvenlik, mülteci akını, Kıbrıs, Eğe Adaları, Mavi Vatan gibi sorunlar sürekli gündemde.

Bu konuların ve sorunların tespiti, tanımlanması, çözüm anlayışı, çözüm yolları ve süreci ülkenin geleceği açısından son derece önemli görülmektedir. Konulara ve sorunlara derinliğine bakıldığında çözümünün olası olup olamadığını tartışmak, değerlendirmek söz konusu olabilir. Burada Kürt Sorunu ve Anayasa değişiklik önerileri üzerinde durmak istiyorum.

Bilindiği gibi 20 yıla yaklaşan AKP iktidarı, 12 Mart, 12 Eylül darbeleri, Demirel, Erbakan, Türkeş, Özal, Çiller yönetimleri Türkiye Cumhuriyetini tahrip etti, emperyalizm destekli işgalden kurtuluşu, bağımsızlıkçı, devrimci, halkçı, ulusal, laik, demokratik değerler üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletini değerlerinden kopararak, tek adam yönetimiyle emperyalizme bağımlı, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldıran, dinci ve ümmetçi İslami bir yapıya dönüştürme serüvenine hız verdi, felaketle sonuçlanacak bir aşamaya doğru götürüyor. Bu gidişin durdurulması, tahribatın önlenmesi pek de kolay olmasa da imkânsız denemez.

Bu konuların ve sorunların çözümünün ilk koşulu,emperyalizme göbekten bağımlı dinci, gerici, özel girişimci AKP iktidarından kurtulmaktır. Bunun nasıl olacağı yıllardır tartışılmaktadır. Bunun bir devrim sorunu olduğunu söyleyenler var, ancak bunun nesnel koşulları olsa da öznel koşulları yok. Ortada örgütlenmiş, kitleri kucaklamış ne devrimci bir parti ne de bir hareket görünüyor, kitlelerinde böyle bir hedefi ve anlayışı taşıdığı da söylenemez. Devletçiliği, kamuculuğu, halkçılığı savunan bazı sol ve sosyalist grup ve partiler dışında, genel olarak sağda görünen siyasi parti ve hareketler, emperyalizmle içli dışlı, özel girişimciliği önceleyen, ırkçı, dinci temele dayanan, liberal ekonomiyi savunan bir anlayışa sahip. Sosyal demokrat savındaki parti ve hareketler ise sosyalizm ile kapitalizm arasında git gel oynuyor, özünden kopuk demokrasi, hukuk devleti, sosyal adalet anlayışı ile bocalıyor. Bunların devrimci cumhuriyetin yeniden inşasıyla ilgi açık ve net bir programı yok. AKP iktidarından kurtulmayı ilk seçenek olarak belirlemişler, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sisteme geçerek yıkıntıyı ve tahribatı önleyecekleri savındadırlar. Bunu da yapmaya tek başlarına güçleri yetmemekte, halkla değil ana yapılarıyla bağını koparmış sağ parti ve çevrelerle işbirliği yapma çabasına düşmüşlerdir. Bunun ne sonuç vereceğini şimdiden kestirmek zor, başarılı olmaları göreceli olsa da kuşkusuz ülke ve toplum yararına olacaktır.

TBMM’si Kürt Sorununu çözebilir mi?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu, “Kürt sorunda muhatap HDP, çözüm yeri Meclis” dedi. AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan, “Ne Kürt sorunu? Kürt sorunu biz çözdük (!) ” açıklamasında bulundu. HDP yöneticileri “Muhatap HDP, çözüm yeri Meclis” derken, bazı HDP’liler “Muhatap İmralı (Abdullah Öcalan), Anayasanın ilk üç maddesi değişmeden Kürt sorunu çözülmez” dediler.

Aslında HDP’yi var eden PKK’dir. PKK onay vermedikçe HDP hiçbir şey yapamaz. Bunu herkes biliyor da siyasiler ve devlet bilmiyor mu? Onlarda biliyor ki asıl aktör PKK, dublörü HDP’dir. Görünürde HDP olsa da belirleyici İmralı dolaysıyla PKK olacaktır.

Diyelim ki HDP ile birlikte İmralı muhatap alındı, o zaman Kürt sorunu çözülür mü? Bence HDP’nin PKK’nin talepleri göz önüne alındığında, konu çözümsüz görünüyor.

Kaldı ki “Kürt Sorunu nedir” denildiğinde PKK, HDP ve yandaşları dışında net bir cevap verende yok. HDP ve PKK, ilk üç maddenin değişmesini, Türkiye Cumhuriyetinin ulus kimliği, üniter yapısı, resmi dilinde esneme olması, “Türkiye Cumhuriyeti Türkler ve Kürtler tarafından kurulmuştur” sözü ile “Türkçe’nin yanında Kürtçe ’de resmi dildir”, “Devlet eliyle Kürtçe eğitim yaptırılır” hükümlerinin Anayasa’ya yazılmasını, yasal düzenlemeler yapılmasını, bireyi dışlayan grubu meşrulaştıran eşit yurttaşlık temelinde ülkenin 22-24yerel özerk bölgeye ayırılmasını, Kürtler’ in grup olarak söz, yetki, karar sahibi olması isteklerini sözcüleriyle dile getiriyorlar, söz, yazı ve eylemle ortaya koyuyorlar.

Öncelikle bir hususu açıklamakta yarar var. Türkiye Cumhuriyeti ırki değil ulusal (milli) bir devlettir. Türkiye’de yaşayan her kökenden, her inançtan insanı vatandaşlık bağı ile kapsar. Zaten dünyada bir ırka, bir etnisiteye (kökene) dayalı ulus devlet yoktur, olamaz. Ulus devlet, çeşitli kökenden, inançtan, düşünce ve duygudaki insanın ortaklaştığı ve birlikte yaşadığı devlettir. Türkiye Cumhuriyeti yalnızca Türk kökenlilerin değil, aynı zamanda Türkiye’de yaşayan Arnavut, Arap, Bulgar, Çerkez, Ermeni, Gürcü, Kürt, Laz, Macar, Moğol, Rum, Rus gibi ayrı kökenden gelenlerinde devletidir. Bu devletin resmi dilinin Türkçe olması ırki devlet olduğunu göstermez, çünkü resmi dil ortaklaşmanın, anlaşmanın zorunlu sonucudur. Bütün dünyada da ulus devletler böyle bir yapıdadır. Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan yurttaşlar, Anayasaya göre bireysel yurttaşlık kimlikleriyle bağlantılıdır, kimseye resmi olarak kökeni, inancı sorulmaz, adına soyadına, nüfus kayıtlarına bakılır. Türk kavramı içinde, 24 boydan oluşan Oğuzlar olduğu gibi, Tatar, Kıpçak, Tacik, Özbek, Azeri kökenlilerde vardır. Bunlar Türk olarak nitelenmesine karşın Türkiye’de yerleşik yaşamıyorlarsa Türk Vatandaşı değillerdir, bunlara soydaş deniyor. Ayrı soydan olmalarına karşın Türkiye Cumhuriyeti sınırları için yaşadığı için yurttaş kabul edilenler vardır. Dünyada hiçbir soy ya da ırk kendi başına yaşayamaz, mutlaka diğer ırk ya da soylarla yan yana olmak ve birlikte yaşamak durumundadır. Bu durum, coğrafyanın ve tarihin zorunlu sonucudur. Türk soylu olmadıkları halde Türk vatandaşı olarak Türklerle birlikte yaşayanlar olduğu gibi, Türk soylu olduğu halde Yunanistan, Bulgaristan, Rusya, İran, Irak, Suriye, Çin ve değişik ülkelerde yaşayan ve bu ülkelerin vatandaşı olan milyonlar vardır. Hatta Amerika’ya, İngiltere’ye, Almanya’ya, Fransa’ya yerleşmiş ve bu ülkelerin vatandaşı olmuş binlerce Türk soylu vardır. Bu gerçekliği düşünerek, değişik kökenden gelenler ulus kavramı içinde Türk kökenlilerle birlikte yaşamayı içinde sindirirse, huzur, güven olur, sindirilmezse kavga, çekişme, huzursuzluk kaçınılmazdır, böyle bir durumun bu coğrafyada yaşayan kimseye de bir yararı olmaz. O nedenle TC. Anayasası’nın ilk üç maddesi ülkenin birliğinin, halkın bütünlüğünün, toplumun huzur ve güvenliğinin olmazsa olmazı, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşıdır Bu taşı oynatmaya kimsenin gücü yetmez, yeter diyenler halkın ezici çoğunluğunu karşılarına alır, acı çekerek gözyaşı dökerek ham hayaliyle kalır.

Türkiye’de yaşayan çeşitli soydan ve inançtan olan insanların kendi dillerini konuşması, kültürünü, değerlerini yaşatması en doğal hakkıdır; ancak Ulus devlet içinde de bu özgürlüğün bir sınırı vardır. Bu da ulusun birliğini, halkın dirliğini bozacak girişim ve davranışlardan kaçınmaktır.

HDP siyaseten barışçı yollarla isteklerini topluma benimsetmeye, devlete dayatmaya kalkarken, PKK düşünsel bağlantıları olan legal yapılar eliyle silahsız, oluşturduğu silahlı yapılar eliyle şiddetle ulusa dayatmaya ve kabul ettirmeye çalışıyor. Yaşananlara baktıkça boşa uğraşıyor, kuşkusuz ki her kökenden yurttaşın huzurunu bozup, zarar veriyor, masum halkın ve gençlerin ümidini kırıyor, ölümüne neden oluyor.

Ulus devleti kuranlar, gerçekçi biçimde olaya yaklaşmışlar, misak-ı milli (Ulusal Ant) sınırları içinde emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı savaşarak, saltanatı kaldırıp halkın iradesine gücüne dayanarak çağdaşlığı, kuvvetler ayrılığını ve parlamenter demokrasiyi hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuşlardır. Anayasanın ilk üç maddesi bu devletin olmazsa olmazıdır. Bunu bozmaya kimsenin ve hele TBMM’nin gücü yetmez. Emperyalizme güvenerek ulus devleti dağıtmaya kalkmak, sonu hüsranla bitecek bir maceradan başka bir şey değildir. Elbette Ulus devlet içinde yaşayan Türk soylu olmayan halklar, kendi dillerini konuşurlar, kenti kültürlerini yaşarlar, bunu bütün topluma dayatarak değil kendi özelinde yaparlar, dershaneler, okullar, kültür evleri, ibadet yerleri açabilirler; ancak dillerinin resmi dil olsun dayatması yapamazlar, yaparlarsa ulus devlet içinde farklı devletçikler doğar, üniter yapı bozulur, toplum bir birini anlamayan, ortak yaşam duygusunu taşımayan amorf (şekilsiz) bir yapıya dönüşür, bölünme, parçalanma kaçınılmaz olur.

Ayrılıkçı hareketin kurulduğundan bu yana ulus devletin bu yapısını hedef aldığını, devletin meşru güçleriyle çatıştığını, binlerce insanın ölümüne, yaralanmasına, zarar görmesine neden olduğunu halk biliyor da, TBMM’si bilmiyor mu? O nedenle Anayasa’nın ilk üç maddesini Türkiye Cumhuriyeti yaşadıkça kimse değiştiremez, buna yeltenenleri ağırlıkla toplum affetmez ve izin de vermez…

Yapılacak milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik Cumhur İttifakı ile Millet İttifakının karşılıklı konumlandığı, HDP’nin bu seçimlerde etkin ve belirleyici olacağı çeşitli kesimlerce dile getiriliyor. İttifakların, toplum çoğunluğu tepki gösterir diye, HDP ile açıktan işbirliği yapma yerine, dolaylı olarak desteğini almaya çalıştığı anlaşılıyor. HDP Millet İttifakına yakın dursa da ortada olmayı ve hatta sol parti ve hareketleri yanına çekmek için “Demokrasi İttifakı” kurmayı düşlediği görülüyor; ancak hakkında açılan kapatma davası bir risk olarak ortada duruyor.

Anayasa Mahkemesi, seçimlerden önce, HDP’yi kapatır, kimi yöneticilerinin siyaset yapmasını yasaklar, aynı amaca yönelik yeni parti kurmalarını engellerse durum ne olacaktır? Bunu kimse düşünmüyormuş gibi duruyor, pek de dillendirmiyor. Böyle bir durumda HDP’lilerin yakın durdukları siyasi partilerin listesinden ya da bağımsız adaylarla seçime katılması kaçınılmaz görülüyor, ancak adaylara ve partililere çıkarılacak fiili ve hukuki engeller nasıl aşılır, etkinlik ve belirleyicilik ne ölçüde olur şimdiden kestirmek zor.

Laiklik Anayasadan çıkarılarak Devletin Dini İslam yazılabilir mi?

AKP’nin gizliden, 16 Şubat 1969’da ABD’nin 6 Filo’sunu protesto eden yurtsever gençlere saldıran, 6 filoyu kıble yapıp namaz kılan grup içinde yer alan, eski Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın açıktan, Anayasa’nın ilk üç maddesinin değişmesini istiyor. AKP’de “Laikliğe karşı eylemlerin odağı olmaktan” sabıkalı zihniyet, laiklik kavramının Anayasa’dan çıkarılarak “Devletin din-i İslam” yazdırma, böylece tarikatların, cemaatlerin ve dinci kesimin desteğini alarak iktidarda kalıp hesap vermekten kurtulma derdine düşmüş. AKP sözcüsü Ömer

Çelik, “Anayasa’nın ilk dördüncü maddesini değiştirmek” gibi bir düşüncemiz, niyetimiz yok derken, Reis, gurup toplantısında dava arkadaşı ve yardımcısı İsmail Kahraman’ın sözlerini yutarak, CHP’nin Anayasa’nın ilk dördüncü maddesi kırmızıçizgimiz demesine karşın, topu Kemal Kılıçtaroğlu’na attı, Anayasa’nın ilk üçüncü maddesinin değişmesini istediğini iddia etti. Bunların yaşamları demagoji (lafazanlık), ne yazık ki alıcısı da var. Tüm korkuları HDP seçmenin Millet İttifakına oy vermesidir. Bu ihtimali düşünerek, HDP’nin CHP ve İyi Parti’nin gizli ortağı olduğunu iddia ederek tabanlarında kuşku yaratmak, kendi tabanlarındaki dağılmayı önlemektir. Medyanın ve özellikle soldan destek olan yamağının gayretleriyle bu propaganda tutar mı tutmaz mı, yaşayarak göreceğiz.

Kim ne derse desin, kim ne isterse istesin, kim ne yaparsa yapsın Anayasanın ilk üç maddesinin değişmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal kimliğinin, üniter yapısının, laiklik ilkesinin, resmi dilinin esnetilmesi kolay değildir, hatta olanaksızdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan devrimcilik, ulusalcılık ve laiklik birbirini tamamlayan kavramlardır. Devrimcilik toplumun ileri gitmesinin ve çağdaşlaşmasının itici gücüdür. Ulusçuluk, toplumu dincilik, ırkçılık ve etnik kimlik üzerinde bir arada tutmanın, huzurun, güvenliğin, ortak yaşama duygusunun temelidir. Laiklik, kutsal dini değerlerin insanların özeline bırakılmasının, dinin, devlet, siyaset, hukuk, eğitim ve çağdaş yaşama baskısının ve müdahalesinin önlenmesinin, gericiliğin ve kökten dinciliğin toplum yaşamından sökülüp atılmasının, bilimin, tekniğin, özgür düşüncenin, insanın yaratıcılığın ve gelişmesinin, inanca ve insana saygı duyulmasının biricik ve özgün yoludur.

Laiklik olmazsa, Müslüman, Hıristiyan, Musevi gibi dinlerin, Alevilik, Sünnilik gibi inançların ve bu din ve inançlara sahip olanların, inanmayanların güvenle yaşaması mümkün olmaz, dinler, inançlar ve tarikatlar arası mücadeleden, gerilikten, bağnazlıktan huzur kalmaz. Bu insanlığın yaşadığı acı gerçeklerdir, insanlık bu beladan kurtuluşun yolunu laiklikte bulmuştur. Laiklik sayesinde dinin tasallutundan kurtulan özgür düşünce sayesinde insanlık arayışlarla, buluşlarla, bilimde, teknikte gelişmiş, çağdaş uygarlık insanlığın hizmetine girmiştir. Laiklik din düşmanlığı değil, insanın inancını, başka inançlara müdahale etmeden korkusuzca ve istediği gibi özgürce yaşamasıdır. Yani laiklik, Mustafa Kemal Atatürk’ün deyimiyle “Adam Olmak” demektir.

Anayasanın ilk üç maddesini kaldırmak veya değiştirmek istemek, Türkiye Cumhuriyetinin, üniter, milli, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti yapısına suikast düzenlemektir. Bunu yapabilecek ne bir kişi, ne bir örgüt, ne bir parti ne de bir grup vardır. “Kanla ve irfanla kurulmuş” cumhuriyeti bölmeyi, yıkmayı, dağıtmayı düşünmek ham hayal peşinde koşup, toplumsal, sosyolojik, coğrafi ve tarihsel gerçekleri görmemektir.

Gerçeğin ayırdın da olanlara selam olsun, devrimci cumhuriyet yolunda mücadele edenlere kolay gelsin.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir