Orduyu Bataklığa Sürüyorlar (!)

Bu nasıl bir ordu ki halkın en çok güvendiği kuruluştur!  Halk çocuğunu askere “en büyük asker bizim asker” diyerek davul, zurna, halayla gönderir.  Dinciler,  ikide bir “Ordu Bosna’ya” diye ayağa kalkar, meydanları inletir.  Irkçılar, “Türk milletini ve son Türk devletini koru” diye sıkıştıkça darbe çağrısı yapar. Ayrılıkçılar, İttihat ve Terakki’den bu yana orduyu azınlıklara baskının, asimilasyonun, inkâr ve imhanın, tehcirin, mübadelenin, etnik temizliğin aracı olarak görür, çatışma çıkarır,  kurşun sıkar. Halkçılar, cumhuriyetçiler, milliciler, laikler, orduyu halkın, devletin koruyucusu, yaşam güvenliğinin sağlayıcısı,  toplumsal gelişimin itici gücü ve sürdürücüsü der, yanında olur;  sosyalistler, olumlu ya da olumsuz her toplumsal olayın ve darbelerin ardında orduyu görür, uzak durur.

Gerçekten ordu, tarihsel gelişiminin itici gücü, ülkenin, halkın ve siyasal düzenin koruyucusu, halkın canını, malını, namusunu emanet ettiği silahlı gücü olmalıdır.  Halkta, “ordu olmadan ülkede ne güvenlik, ne adalet olur, köyleri haramiler basar, kentleri çete kuşatır, dağları eşkıya keser” şeklinde bir kanatın olduğu da bilinmektedir.

Her ordu devleti kuran iradenin ürünü ve sürdürücüsüdür. Devleti kuran iradeyle sorunu olan her kesim orduyla da sorunludur, sık sık orduyla karşı karşıya gelir. Bu çevreler, ne orduyla barışık olurlar ne de çoğunlukla orduyla açıktan çatışmayı göze alırlar. Gelebilecek uyarıları, hareketleri engellemek için ordunun gücünü azaltmaya, etkinliğini kırmaya, denetim altına almaya, iktidarı için kullanmaya çalışırlar.  Halkçı-devrimci yönetimlerin kurduğu ordunun temelde milletin ordusu olduğu bilinir ve öyle olmak durumundadır.

Geçmişe baktığımızda Türk ordusunun “ordu millet” nitelemesiyle halka dayandığını,  erinden subayına kadar ayrımsız halk çocuklarından oluştuğunu görürüz.  Bu ordu, Birinci Dünya Savaşında büyük kayıplara uğrayan,  galiplerce silahına el konulup terhis edilen, millicilerin büyük emeklerle Anadolu’dan derleyip toparladığı, işgalci dış, işbirlikçi iç düşmana karşı amansız savaşarak geliştirdiği, saltanata son veren, ümmetten millete geçişi sağlayan, cumhuriyeti ilan eden iradenin arkasında duran, cumhuriyetin önderine gönülden bağlanan, ekonomik, sosyal, siyasal gelişmeyi ve aydınlanmayı amaçlayan, milli devrimlerin koruyucusu ve sürdürücüsüdür.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ülkenin Nato’ya girmesi, siyasi iktidarların kapitalist yoldan yürümesi, komuta kademesinde zaman zaman oluşan öze aykırı davranışlar, kırılmalara,  sapmalara neden olur;  devrim ve darbe seçenekleri sık sık gündeme gelir, zaman zaman darbeci generaller orduyu halka karşı savaşa sokar hale getirirler. Tüm bu olumsuzluklara karşın ordunun bütününün cumhuriyet değerlerinden tamamen uzaklaştığını söylemek de zordur.

Hal böyleyken, bu gün ülkede laik cumhuriyetle sorunlu bir iktidar vardır.  Bu iktidar,  laik cumhuriyet karşıtı tarikatçıların, cemaatlerin çabası, emperyalizmin ve işbirlikçi çevrelerinin desteği ve dini değerlerin istismarı ile bağlanmış kesimlerin oylarıyla yönetimi ele geçirmiş, 12 yıldır kuruluş ilkeleriyle çatışarak ülkeyi yönetmektedir.

Bu iktidar, hükümeti devirirler, iktidarımıza son verirler savıyla laik cumhuriyetin kurumlarına ve ordusuna savaş açmış,  özelleştirme adı altında ülkenin varını yoğunu yok pahasına satmış, eğitim birliğini ortadan kaldırmış, kumpaslarla orduya operasyon üstüne operasyonlar çekmiş,   Referandumla halkı bu işe alet etmiş, yargıyı kullanarak çok sayıda subayı içeri tıkmış, sahte dijital verilerle haklarında davalar açılmasına, yargılanmalarına ve uzun yıllar cezaevlerinde kalmalarına yol açmıştır. İstifalar, zorunlu emekliliklerle ordunun üst yapısının ve hiyerarşik düzenini bozulmasına, moral gücünün zayıflamasına, komuta kademesinin suskunlaşmasına neden olmuştur. Şimdi ise yanlış iç ve dış politikanın sonucu olarak, operasyon çektiği ordunun ocağına düşmüş, siyasi geleceğini kumpas kurduğu ordunun zaferine bağlamıştır. Hani ağlak bir başbakan yardımcısı, “bu ordu savaşamaz” diyordu ya, unuttular (!)

Emperyalizmle işbirliği yapmaktan, Ortadoğu bataklığına cumhuriyet ordusunu sokmaktan, “Yeni Osmanlıcılık” ham hayaliyle zafer kazanıp iktidarlarını sürdürmekten, düşmanlık gütmeyen komşu bir ülkenin içişlerine karışmaktan, muhalif unsurları silahlandırıp savaştırarak yönetimini devirmeye kalkmaktan,  “Yurtta Sulh ve Cihanda Sulh” ilkesini çiğneyerek Ortadoğu’nun gazına, petrolüne göz koyan emperyalizmle kol kola yürümekten sorumlu bu iktidarı, ordunun başarısı kurtarır mı bilinmez, ancak ciddi sıkıntıya sokacağı kesindir.

Adaletsiz bir yarışla cumhurbaşkanı seçilen iktidarın başının, görev ve yetkilerini karıştırarak yemini unutup, yansızlık ilkesini çiğneyerek eşbaşbakanlık yapması, şehir şehir dolaşarak nutuklar atması, tek sese dönüştürülmüş medya a aracılığıyla emperyalist ülkelere esip gürlemesi, akıl vermeye kalkması, kuşkusuz ki halkın aklını çeliyor. Bunlar ne iş yaptılarsa halkın başına bela açtılar;  açılım açılım dediler iç savaşa yöneldiler, Kıbrıs Kıbrıs dediler gazını petrolünü çokuluslu tekellerin aramasına sessiz kaldılar.  Eğe adaları kayacıktır, ekonomik değeri yoktur diye komşuya bayrak diktirdiler;  sıfır sorun diye yola çıktılar komşularla kanlı bıçaklı oldular; orduya kumpas kurdular, polisi parti polisi yaptılar;  IMF’ye borcumuz kalmadı diye hava attılar ülkeyi ödenemez borca batırdılar; eğitimi imama, adaleti bademe (!) verdiler,  Gezi’de darbe yiyince, bütün pislikleri ortaya dökülünce, paralel yapı var diye bağırıp, çağırıp ortaklığı birbirine kattılar, soruşturmacı polis, savcı ve hâkime dosyadan el çektirerek, bir savcının (!)  takipsizlik kararıyla aklanıp paklanıp nurlandılar,  bu kadar da olmaz dedirttiler, yolun sonuna geldiler, görünen o ki fazla uzağa gidemezler, dokunulsa düşecekler…

Ortadoğu’nun bir bataklık olduğunu herkes biliyor.  ABD ile işbirliği yapıp Saddam’ı ipe çekenler, IŞİD denen canavarın eline düşüyor. Suçsuz günahsız insanların feryat figanı dağı taşı tutuyor, yerinden yurdundan kaçarak, dağları aşarak TC’ye sığınıyor. Otuz yıldır TC’ye karşı özgürlük, bağımsızlık mücadelesi verdiğini iddia eden ayrılıkçı hareketin Suriye kolu, Suriye topraklarında Rojova denilen bölgede Kobani (Ayn Arap), Afrin ve Cezire denilen yerlerde kanton (özerk bölge)  kuruyor,  IŞİD’e karşı savaşıyor; yeterince direnmeyip ABD’den, Avrupa Birliği ülkelerinden ve de otuz yıldır savaştığı kanlısı Türkiye Cumhuriyeti’nden top, tüfek istiyor.   Türkiye’deki yandaşları ülke bayrağını, Atatürk heykellerini, okulları, esnaf dükkânlarını yakıyor, ortalığı birbirine katıyor, kırka yakın insanın ölümüne, milyarlarca lira zarara neden oluyor, ayrılıkçılar ve destekçileri bu olayları kınamıyor, doğal görüyor(!)

“Allah bunlara akıl fikir versin” demekten başka bir şey gelmiyor insanın aklına. Ortadoğu’yu bu hale getiren kim? 1,5 milyon Iraklının ölümüne neden olan kim? Suriye’yi paramparça edip yıllardır kan deryasına çeviren kim? Bunun AB-D emperyalizmi olduğunu bilmeyen var mı? Ortadoğu’nun yıkımında -İsrail’in de istekleri doğrultusunda- ABD önde gidiyor, ardından İngiltere, Fransa sıraya giriyor. Ayrılıkçıların emperyalizm ve somut olarak ABD hakkında kötü bir söz söylediğini duyan var mı? ABD ile işli dışlı olacaklar, emperyalizmin Ortadoğu’yu kan deryasına çevirmesine sessiz kalacaklar, din, mezhep, etnik kavgayı özgürlük mücadelesi diye kutsayacaklar, sonra da Türkiye yardım etmiyor diye sağa sola saldıracaklar, yakıp yıkacaklar.

Bunlar düşmanlarını karıştırmış anlaşılan (!) İçinde yaşadıkları ülke halklarıyla kardeşçe birarada yaşamak varken, emperyalizmin koçbaşı olmak, korumasında yaşamak niye?  TC’nin kuruluş değerleriyle sorunlu dinci iktidarla anlaştık dedin de ne oldu? Açılım açılım dediler, “misliyle cevap veririz”e geldiler.

İktidarda bilecek, ayrılıkçılarda bilecek, AKP iktidarına rağmen ordunun kırmızıçizgisinin Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş çizgisi olduğu gerçeği henüz yürürlüktedir. Halkı bölmeden, Orduyu yenmeden ham hayalleri gerçekleştirmek olanaksızdır. Halkın bölünmeyeceğini, Ordunun yenilmeyeceğini otuz yıldır yaşanan “düşük düzeyli savaştan” anlamak gerek. Ama bir gerçek daha var: Türk ordusunun millici yanıyla NATO’cu yanı bir arada. Çoğu zaman ağır basan NATO’cu yanı orduyu nerelere sürükleyecek bilinmez ama yurtseverlerin buna engel olabilmek için mücadele etmeleri de hep gündemde olacaktır. Yurtseverlerin mücadelesi ve yüzelli yıllık uluslaşma çabaları bir yandan emperyalizm destekli dinci iktidarın, diğer yandan da ayrılıkçı hareket işbirliği içinde halkın bölünmesini şimdilik engelliyor, Kürt-Türk, Alevi-Sünni şeklinde çatışmalar henüz yaşanmıyor. Bu konuda ordunun da rolü olduğunu, bütün olumsuzluklarına rağmen kabul etmek zorundayız. Nereye kadar!   Gerçi bu yolla birileri dernek, sendika, parti, belediye başkanı, milletvekili, hatta bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olabiliyor; mal ve mülk edinip canının ve malının güvenliğini sağlıyor, çoluğunu çocuğunu koruyor; olan ise yoksul halka ve çocuklarına oluyor, genç yaşlarında vurulup al kanlar içinde toprağa düşüyor; görünen o ki ham hayaller uğruna “Ya Rap ne güneşler batıyor(!) ”

Irakta, Suriye’de büyük insanlık dramı yaşandığını herkes biliyor. Yaşananlara bir yönüyle bakıyorsun, samimi insanlar var, vahşete son vermek için çırpınıyor, sağır sultanları uyandırmaya çalışıyor; öte yandan dram üzerinden çıkar hesabı yapanlar var. ABD öncülüğündeki emperyalizm, halkları etniksel, dinsel ayrıştırmaya tabi tutarak, yeraltı, yerüstü zenginliklere el koymak için bölge ülkelerini parçalamaya, Ortadoğu haritasını yeniden çizip biçimlendirmeye çalışıyor;  ayrılıkçı hareket ABD desteğinde bölgede, Irak, Suriye, İran ve Türkiye toprakları üzerinde Akdeniz’e kıyısı olan bir devlet kurma peşine düşmüş; IŞİD ise Irak ve Suriye toprakları üzerinde Sünni bir şeriat devlet kurma savaşında; Türkiye’deki siyasi iktidar bir yandan IŞİD’e destek verirken öte yandan ayrılıkçı hareketi uyutuyor, Kobani’de yenilmesini istiyor,   Suriye yönetimini devirme derdine düşüyor, çıkardığı tezkereyle Türk ordusunu bataklığa sürüyor, ordunun birinci dünya savaşı sırasında İngiliz ve Arap çetelerinin işbirliğiyle arkadan vurulduğunu unutup, yeni Osmanlıcılık oynuyor, zafer düşlüyor.  Ordu ise, tarihsel gerçekliği bilerek, bölgede güvenlik alanları oluşturmayı, Türkiye’nin ve komşu ülkelerin parçalanmasını önlemeyi kurguluyor,  iktidarın maceracı tutumuna karşı ayak sürüyor. Nereye kadar!  Türk ordusunun kara birliklerinin Rojova’ya girmesini, Kobani’deki drama son vermesini ABD, ayrılıkçı hareket istemiyor,   güvenlikli bölge oluşturmasına karşı çıkıyor.

CHP yönetimi, bir yandan tarihsel köklerine ters düşmemek, halkla arayı açmamak için, kabul edileceğini bildiği AKP tezkeresine hayır diyor, öte yandan ABD desteğinde iktidar olabilmek ve bölge halkıyla yakınlık kurabilmek adına Kobani’ye sınırlı bir kara harekâtı yapabilmesi için tezkere öneriyor. MHP, AKP için yine can simidi oluyor, ayrılıkçı harekete karşı kullanılması için tezkereye evet diyor. HDP, bölgedeki ekinliklerinin kırılacağı korkusuyla tezkereye hayır derken, sosyalist partiler bir yandan insanlık dramının önlenmesini istiyor, bir yandan da ayrılıkçı hareketin eylemlerini kutsuyor(!) Ozanın dediği gibi “iz belli değil, yol belli değil”, kimin eli kimin cebinde hiç belli değil…

Son söz, kahrolsun emperyalizm!

 Av. Mehdi Bektaş

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!