Özgürlük, tahammülsüzlük, dayanışma, demokrasi ve Batı düşünsel yapısı-Saffet Bilen

Avcı toplayıcı yaşamda anlaşmazlık çıktığında, sorun anlaşamayan grubun ayrılıp çekip gitmesi ile çözülüyor. Zorlamadan ziyade insan özelliklerinden kaynaklı bu durum. İnsan kendini beğenir. Övgüden hoşlanır ve sözünün üzerine söz söylenmesinden pek hoşlanmaz. Emir almaktan da hoşlanmaz. Başına buyruk bir varlıktır.

Bu özellikler ve anlaşmazlık halinde çekip başka bir yere göç etme, isteyenin istediği şeyi yapmakta özgür olması demektir. Nüfus, coğrafya ve doğanın kendiliğinden sunumu buna olanak tanıyor. Üstelik illa da bolluk ortamı gerekmiyor, kıtlık, yoksunluk ortamında da geçerli oluyor bu davranış. Toplumsal çelişkilerin uzlaşmaz bir noktaya gelmesine ve bunun doğuracağı olumsuzluklara yol açmadan, bir diğerine şiddet uygulama gibi, hallolmasının da en iyi yoludur bu çözüm.

Çok uzun yıllarda devam etmiş bu yaşam tarzı. Pek sorun çıkmadan.

Bu uygulamanın bir yanı daha var ki mutlaka söz etmek gerekir. Birbirine tahammülsüz bir varlıktır insan. Gönüllü değilse katlanmaz esasen. Ve tahammülde etmiyor zaten. Çekiyor gidiyor başka bir yere. Tek tek insan ilişkilerinde çok rahat gözlemlenebilir bu özellik. Olması gerekende budur. Özgürce ayrılma hakkının olmadığı her tür insan ilişkisi sorunludur.

Avcı toplayıcı yaşamın olumluluğu olarak sıralanan bu özellikler, yerleşik yaşam ve beslenme tarzının tarıma dayalı değişmesi sonrası bir handikap haline geliyor. Tahammülsüzlük, ortaklaşa bir yaşam tarzının negatif unsurudur. İş yapabilmenin temel kuralı uyumlu bir ekibin varlığıdır. Birbirine tahammül etmeyen, etmeyi bilmeyen insan topluluklarını ortaklaşa iş yapmaya yöneltmenin yolu, uyumun gerçekleşmediği koşullarda zorla çalışmaya yöneltmektir.

Uyum arayışının yerleşik ve tarımsal üretime bağlı beslenme koşullarında da denenmediği de söylenemez. Arkeoloji, surların, toplumsal yapıda farklılaşmanın göstergesi olan büyük binaların olmadığı tarım toplumlarından epeyce örnek de veriyor bize.

Örneğin İndüs vadisi, Anadolu uygarlıkları, Çatal höyük, Minos uygarlığı, Andlar’daki Caral Supe.

Neolotik bitki toplumunun ilk ve orta evresi bir barış dönemi olarak kabul görüyor. Bu dönemde, bu topluluklarda silah ve av donanımlarına rastlanmaz.

Kudüs yakınlarında Nattuf kazısının orta taş dönemi tabakasında kalem, kazıyıcı, olta iğneleri, geometrik taş aletler çokça bulunmuştur. Silaha rastlanmamıştır. (Büyük Larousse)

Minos uygarlığında sur duvarları yoktur.(Stylıanus Alexıou. Minos Uygarlığı)

‘Girit’te erkek kült imgelerine rastlanmaz. Özellikle ağaç kültlerinde dişil olanın üstünlüğü görülür. Evcil yılan tanrıçası iki yönlü doğa kültünün başındadır. Yabanılların ve ağaçların hanımı. Minos sanatında saldırgan fallus simgelerine hiç rastlanmaz. Bütün Minos döneminde ılımlılık ve terbiye hâkimdir ve ayıp nitelikte tek eser yoktur. (Batı Mitolojisi. Joseph Campbell)

Yine bambaşka bir coğrafyada Latin Amerika’da Caral kazılarında hiçbir silah, siper ya da mutilated ceset bulunamamıştır. Bu önemli kanıtlar, antropolog Ruth Shady göre; Caral şehir ticaret ve zevk üzerine kurulu barışçıl bir toplumdur.

Uzun yıllar boyunca tarihçiler, savaş korkusu ve haydutluğun, insanların şehirleri inşa etmeleri ve kendilerini tehditlere karşı korumak için karmaşık toplumlar oluşturmaları için birincil bir motivasyon olduğuna inanılıyordu. Ancak Caral, savaş ya da silah izleri taşımıyor, şehir gelişen bir metropol olarak önümüzde duruyor. Bu bulgu, şehirlerin kökenlerine dair, çatışmaya dayanan modern fikirlere meydan okumaktadır.

Bu fikir bize hiç yabancı değil, biliyoruz. Hobbes, Locke ve çağdaşımız epeyce bilim insanı bu fikirdedir. Örneğin Freud şöyle gerekçelendirir bu durumu;

‘Homo homini lupus; kendi yaşamının ve de tarihin sunduğu bütün kanıtlar karşısında kim bu söze karşı çıkacak cesareti gösterebilir ki?…. Koşullar elverişli olduğunda, normalde onu engelleyen zihnindeki güçlerin etkisi ortadan kalktığında, saldırganlık eğilimi de kendiliğinden ortaya çıkıverir; insanın kendi türüne karşı merhamet nedir bilmeyen vahşi bir canavar olduğunu açığa çıkarır… Kendimizde fark edebileceğimiz ve diğerlerinde de mevcut olduğunu haklı olarak varsaydığımız bu saldırganlık eğiliminin varlığı, komşularımızla ilişkilerimizi bozan ve uygarlığı kendi üstün taleplerini tesis etmeye mecbur bırakan faktördür. İnsanların birbirlerine karşı beslediği bu ilksel düşmanlık yüzünden, uygar toplum sürekli çökme tehdidiyle karşı karşıyadır… Uygarlık, insanların saldırganlık içgüdülerine set çekmek, insanların zihninde tepki oluşturmak yoluyla bunların dışavurumlarını denetim altında tutmak için elinde ne varsa seferber etmek zorundadır.’ S. Freud-Uygarlığın Huzursuzluğu-Metis yy)

Böylede yapıldı, yapılıyor. Verili sistemin meşruiyeti bu temelde kuruluyor.

İnsan tahammülsüzlüğü yerleşiklik ve tarım koşullarında, kendi özgürlüklerini garanti almayı örgütleyen toplum önderlerine bulunmaz fırsatlar da sunmuştur. Ufak tefek ayrılıkların uzlaşmaz noktaya kolayca getirilebilmesini oldukça kolaylaştırmıştır. Hem dışta, hem içte. Hala en etkili hükmetme yöntemi olarak Böl ve yönet politikasının doğumudur bu yaşananlar.

Özetle, tahammülsüzlük çok bilindik ve toplumsal gelişmeyi kendisine bağladığımız çelişki demektir. Yapıma değil, yıkıma yol açar.

Üst üste toplu bir yaşamın acemisidir insan türü. Yeni bir olgudur bu durum onlar için. Uygar dönemde kurulan toplumsal örgütlenmelerin belli bir süre sonrasında yıkılıp gitmelerinde de rol oynar, bu etken.

Günümüz dünyası da yıkım etkenlerinin hızla ortaya çıkmaya başladığı günlerdir. İnsan etkisinin ana neden olduğu küresel ısınma kritik bir dönemece geldi, gün geçmiyor ki iklim değişikliği ile ilgili bir uyarı ile karşılaşmayalım.

İnsan topluluğu bir açmaza doğru gidiyor. Ve ne ve kim yol gösteriyor toplumsal gelişmeye sorusu bir kere daha önüne geliyor insanlığın. Çelişki mi, uyum mu? Öz çıkar mı, türün çıkarları mı?

Batı düşünsel dünyasının verdiği cevabı biliyoruz bu soruya.

Doğa da kendiliğinden bir araya gelmelerin, ortaklaşa bir eylemlilik halinin ancak yaşamsal bir darboğazla karşılaşıldığında gözlendiği biliniyor. Bu noktada sözü, aynı zamanda bir doğa bilimcisi de olan Kropotkin’e bırakmakta yarar var. Karşılıklı yardımlaşma, evrimin bir faktörü kitabında oldukça güzel anlatır Kropotkin;

‘Gençliğimde Doğu Sibirya ve Kuzey Mançurya’ya yaptığım yolculuklar sırasında hayvanların yaşamına dair iki şey özellikle dikkatimi çekmişti. Bir yandan, bu bölgelerdeki çetin doğa karşısında birçok hayvan türünün sürdürmek zorunda olduğu hayatta kalma mücadelesinin aşın sertliği; bu doğal nedenlere bağlı olarak çok sayıda canlının periyodik olarak yok oluşu; ve sonuç olarak, gözlemleme fırsatı bulduğum geniş topraklarda yaşam azlığı. Diğer yandan, (Darwin’in kendisi her zaman savunmamış olsa da) birçok Darwincinin hayatta kalma mücadelesinin temel özelliği ve evrimin ana faktörü olarak kabul ettiği, aynı türden hayvanlar arasında yaşam imkanları için suren bu azgın mücadeleye -özellikle aramama rağmen- hayvanların yoğun bulunduğu kimi bölgelerde bile rastlamadım.’

‘Kış sonunda Avrasya’nın kuzeyinde bastıran müthiş kar fırtınaları ve çoğu zaman bunların ardından gelen donlar; her yıl, mayıs ayının ikinci yansında, ağaçlar çoktan çiçeklenmişken ve yaşam böceklerde yeniden canlanmaya başlamışken tekrar gelen donlar ve kar fırtınaları; temmuz ve ağustos aylarında, sayısız böceği ve çayır kuşlarının ikinci kuluçkasını yok eden vakitsiz donlar ve kimi zaman büyük çığlar; ağustos ve eylül aylarında daha ılıman bölgelere yağan, alçak bölgelerde su baskınlarına yol açan ve düzlüklerde, Avrupa devletleri kadar geniş alanları bataklığa çevirip su birikintileriyle örten muson yağmurlarının Amerika ve Güneydoğu Asya’da neden olduğu seller; nihayet, Fransa ve Almanya kadar büyük bir toprak parçasını geviş getiren hayvanlar için kesinlikle barınılamaz hale getiren ve bunların binlercesini yok eden ekim başındaki yoğun kar yağışları: İşte Kuzey Asya’da hayvanların boğuşmak zorunda kaldığını gördüğüm yaşam koşulları. Tüm bunlar, Darwin’in “aşın çoğalmaya karşı doğal engeller” olarak tarif ettiği şeyin doğadaki temel önemini kolayca kavramamı sağladı; bu engellerle karşılaştırıldığında, çeşitli yerlerde, belirli koşullarda rastlanan, fakat asla bu engellerle aynı önemde olmayan, yaşam imkanları için aynı türden canlılar arasındaki mücadelenin çok daha önemsiz olduğunu anladım. Yaşamın yoksulluğu, nüfusun -çoğalması değil- azalması Kuzey Asya olarak adlandırdığımız yerkürenin bu devasa bölümünün ayırt edici özelliği olduğundan, Darwincilerin çoğunun inandığı, besin ve hayatta kalma için her bir tur içindeki bu müthiş rekabetin gerçekliğiyle ilgili ciddi kuşkular duymaya, dolayısıyla, yeni türlerin evriminde bu tür rekabete verilen baskın rolden de kuşkulanmaya o andan itibaren başladım (ve sonra yaptığım incelemeler ise bu kuşkumu haklı çıkardı).

Diğer yandan, hayvan yaşamıyla bolca karşılaştığım her yerde, örneğin yirmi kadar türün ve milyonlarca canlının yavrularını yetiştirmek için bir araya geldiği göllerde; kemirgen kolonilerinde; bu dönemde Usuri boyunca gerçekten “Amerika” ölçeğinde yaşanan kuş göçlerinde; ve özellikle tanık olduğum Amur’daki bir karaca göçünde -bu zeki hayvanların yirmi bin kadarı, büyük kar fırtınaları başlamadan önce, dağınık olarak yaşadıkları geniş bir bölgeden gelerek, Amur’u en dar yerinden geçmek için bir araya toplanmışlardı-; hayvan yaşamına dair gözlerimin önünde cereyan eden tüm bu sahnelerde karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmanın öyle boyutlarda uygulandığını gördüm ki, bunun, yaşamın sürdürülmesi için, her bir türün korunması ve sonraki evrimi için son derece önemli bir özellik olduğu kanısına vardım. Nihayet; Transbaykalya’nın yarı vahşi atları ve suru hayvanları arasında, tüm vahşi geviş getirenler arasında, sincaplar, vs. arasında da şunu gördüm ki, yukarda belirttiğim nedenlerden birine bağlı olarak, hayvanlar besin azlığıyla mücadele etmek zorunda kaldıklarında, bu afete maruz kalmış olan türün tüm canlıları bu sınavdan sağlık ve kuvvet bakımından öylesine zayıflamış çıkıyorlar ki, türlerin tedrici evrimi asla bu çetin rekabet dönemlerine dayanarak gerçekleşemez.’

Uzun insan tarihinde çeşitli dönemeçler var bilinen. Bunlardan biri ateşin kullanımına başlama dönemidir. Bir dönem ise 70-100 bin yıl öncesine tarihleniyor. Ne tür sorunlarla karşılaşılmıştır detay yok henüz. Ama toplumsal var oluşta işbirliğinin gelişiminden söz edildiği aşikar. Doğal ortamdaki değişikliklerin rol oynadığı koşullara verilen cevaplardır bunlar.

Uygar dönemde de böyledir durum. Uygar dönemde karşılaşılan güçlükler arasına, insan faktörü ve yarattığı sorunlar da dahil olmuştur.

Tüm coğrafyalarda kurulan uygarlıkların içlerinde taşıdıkları dar çıkara dayalı ilerlemeci ve birikimci eğilimden dolayı yıkım kaçınılmaz olarak gelmiştir her seferinde.

Salt bu etkene bağlı değildir yıkım.

Doğal koşullarda gerçekleşen önemli değişikliklere uyum sürecine de doğrudan etki eder. Çünkü işbirliğinin en kolay yolu gönüllü bir araya geliştir.

Uygar dönemde, eski ortam ve yaşamı yeniden kendiliğinden kuracak doğaya dair bilgilere sahip insanın artık var olmayışı, yeniden kurulum sırasında bir araya gelmeyi sağlayan inisiyatifin önderlere ve çıkar gruplarına geçmesini sağlayan en önemli etkendir.

Uygar dönemin başlangıcı olarak görülebilecek dönemlere kadar iz sürmek mümkün bu açıdan. Göbeklitepe 2 bin yıl yaşamdan sonra üstü örtülerek ortadan kalkmıştır.

Uzunca bir zaman dilimi ara dönem olarak görülebilir. Sümer’de devlet örgütlenmesinin ortaya çıkışını, iklimsel bir değişiklik tetiklemiştir. İklim değişikliğinin yarattığı olumsuz koşulları, sulama kanallarını daha büyük, daha organize, daha yetkin hale getirerek, bunu da örgütlenme düzeylerini daha da arttırarak sağladılar Sümerliler.

Devletli uygarlıklar 2 bin yıl hüküm sürdüler. Bronz çağı diyoruz bu döneme. Aniden yıkıldı bu uygarlık, biliniyor. Aniden ortaya çıkan Deniz Kavimleri tarafından.

Sonrası bir bocalama dönemidir epey süre. Bu sorun imparatorlukların ortaya çıkışı ile aşılmıştır. Roma örgütlenme ustasıdır.

Roma’nın yıkılışı ardından yeniden toparlanma süreci, Araplar tarafından gerçekleştirildi. Doğu ile Batı arasında ticari ağları yeniden kurdular, ticari işlemleri daha yetkin yürütülebilmesinin kurumlarını yarattılar. Hala bu sürecin içinde yaşandığını söylemek yanlış olmaz.

Uygar dönem toplumunun üzerinde bazen sorun çözen, ama çoğunlukla baskı işlevi gören devletin varlığında, bireyin dilediğini yapabilme hakkının adıdır özgürlük. Eskisi gibi alıp başını gitme şansı pek olmasa da, yerleşikliğin çizdiği sınırlar içinde çekip gidebilmenin, bu hakkın kullanabilmesinin adıdır özgürlük.

Demokrasi ise verili çıkar gruplarının arasında bir konsensüs kurma sanatıdır esasen. Çıkar grupları arasında uyum kurulma çabasıdır demokrasi. Bu dönemin ve uygulamanın ana problemi topluma dahil edilen toplumsal kesimlerin çok dar oluşudur. Ve verili ortam hep dahil olmayan bir kesimi zorunlu kılar, yapısal özellikler zorunlu kılar bu durumu. İnsanların tümünün bu sürece dahli olabilmesi sistemin kökten değişikliği ile mümkün olabilir.

Bir önceki dönem ise tam tersidir bu açıdan. Tarım öncesi avcılık dönemi de anlatıldığı gibi bir vahşet çağı değildir. O dönem avcısı, kendisinin de dahil olduğu, kendini canlı cansız bütün varlıklardan ayırmadığı doğal bir ortamda yaşar. Birçok yerli grubu aynı yaşam alanını paylaştıkları bitkileri, hayvanları, nesneleri ve ruhları kendileri ile aynı düzlemde görürler, onlar kendilerindendir. Bütün varlıklar kendi insanlarıdır. Onların gözünde bütün varlıklar, kendi düzenlerinin içinde yaşarlar. Aynı şekilde insanlar da hayvan formuna bürünür ve hayvan topluluklarında yaşadıkları düşünülür. Avcı toplumlarda avcılık eylemi bu düşünsel sistem içinde gerçekleşir. Avcılık, insanlarla hayvanlar arasında kurulan türler ötesi toplumsal bir ilişki biçimidir. Vahşetten eser yoktur, saygı, merhamet, karşılıklılık temelinde yürütülür. Levi-Strauss, Kuzeybatı Amerika Thompson ırmağı halkının yaban keçisi avını ve verilen öğütleri şöyle anlatır;

‘Keçileri öldürdüğünde bedenlerine saygılı davran, çünkü onlar insandır. Dişi keçileri öldürme, çünkü onlar senin karılarındır ve senin çocuklarını doğuracaklardır. Keçi yavrularını da öldürme, çünkü senin evladın olabilirler. Sadece kayınbiraderlerini, erkek keçileri vur. Onları öldürdüğüne üzülme, çünkü onlar ölmüyor, yuvaya dönüyorlar. Eti ve postu (keçi olan kısmı) sen kullanırsın, ama onların gerçek benlikleri (insan olan kısmı) aynen daha önce, keçi eti postuyla kaplı olduğu zamanki gibi yaşamayı sürdürür.’

Toplum tanımı tüm çevre ve canlıları da kapsar.

Uygar döneme ait tüm dünyayı etkileyecek doğal felaketlerin devreye girmeye başladığı günümüz dünyasında ne yapılması gerektiği sorusunun cevabını da verir bu anlatılanlar. Sürece kendini toplumdan ayıran ve insan çoğunluğuna ihtiyaç duymadan yürüme şansını yakalamış önderliklerle giriliyor oluşu en büyük handikaptır. Uygarlık döneminde bir ilk de bu durumdur.

Öncelikle sürecin onlar eliyle örgütlenmesinin önüne geçilmelidir. Bunun ilk adımı da düşünsel berraklıktır. Bu da Batı düşüncesinin yaklaşımları ve kavramları ile gerçekleştirilemez. Bu başarılabilirse, yaklaşık 2 milyon yıllık uzun insan tarihinde bir araya gelerek sorunlarını çözme dürtüsüne sahip varlığın sorunlarını çözmeye dönük, hızlı bir refleks göstereceği öngörülebilir.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!