Rusya İle Alıp Veremediğimiz Ne?-Av. Mehdi Bektaş

Diplomatlar, genel olarak, “Devletlerarası ilişkileri dostluk değil, çıkarlar belirler” der. Bu çıkar yüzünden dostken düşman düşmanken dost olmak her zaman mümkün. Dostluk ya da düşmanlık birazda devleti yöneten siyasi iktidarların anlayışına, politikalarına ve tutumlarına bağlıdır.

 

Türkiye-Suriye sınırında kendini koruma güvenliği almayan bir Rus savaş uçağının Türk jeti tarafından düşürülünce bir şaşkınlık yaşandı. Fiili başkan ve hukuki başbakan, olayı net olarak açıklayamadı, önce “savaş uçağı uyarıya rağmen 17 saniye sınırımızı ihlal etti ve angajman (bağlantı) kuralları çerçevesinde vuruldu, sonra Rus uçağı olduğu bilinseydi vurulmazdı, daha sonrada hata pilottadır” dediler; ama Rusya’yı ikna edemediler.

 

Rusya, tepkisini ortaya koydu, yaptırım ve önlemlerini art arda sıraladı. İktidar NATO’yu yardıma çağırdı, Doğu Akdeniz savaş gemileriyle doldu, ABD emperyalizminin tepe tepe kullandığı Irak ve Suriye toprakları, Rusya’nın dâhil olmasıyla dünya savaşı arenasına döndü. İşin içinde Çin, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Hollanda, aymaz iktidarın yüzünden Türkiye de var, sanıyorum bir Japonya yok.

 

En gelişmiş silahlar Irak ve Suriye topraklarında deneniyor, binlerce insan yaşamını yitiriyor, suyu bulandıranlar yarattıkları canavarı (İŞİD) bahane ederek zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkıyor.

 

Türkiye Cumhuriyetinin talihsizliği, emperyalizmin kuklası dinci, gerici, hayalci bir siyasi iktidarın elinde yıkıma koşuyor, Yeni (Neo) Osmanlılık hayaliyle belaya bulaşıp, bataklığa dalıyor. Bu iktidardan kurtulmadan, ülkenin huzur bulması imkânsız gibi. Ülke bir yandan ayrılıkçı hareketin kalkışmasıyla savaş alanına dönmüş, kentlerinde hendekler kazılıp, tuzaklar kurulup bombalar patlıyor, canlı bomlar başkente kendini patlatıyor, izin almaksızın Musul’da askeri eğitim vermeye kalkıyor, Rus savaş uçağını düşürerek dostunu düşman yapıyor.

 

Halkların ya da milletlerin birbirine karşı dostluk ya da düşmanlık duygusu taşıması tarihseldir, esas olarak da çıkara dayanır. Siyasi iktidar ve yandaşları, “Rusya ezeli düşmanımız, Amerika stratejik dostumuz” havasında.

 

Hâlbuki Birinci Dünya Savaşının başlangıcında düşman olan Rusya, 1917 Sovyet Devriminden sonra tüm halkların dostu, dost görünen ABD’de düşmanı olmuştur. Çağımızda ABD emperyalizmine karşı mücadele halkların birinci görevi durumuna yükselmiş, ama işbirlikçileri de hiç eksik olmamıştır.

Denizaşırı yerden buralara kadar niye geldin diye ABD’ye tavır alınacağı yerde, tarihsel komşumuz olan Rusya’ya tavır alınması, binilen dalın kesilmesidir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale direnişiyle (1915), Sovyet Devrimi’nin (1917) gerçekleşmesine katkı sunan Türklere, Kurtuluş Savası sırasında (1919-1923) Moskova anlaşmasıyla (1921) Türkiye’nin doğu sınırlarını güvence altına alarak, silah ve mühimmat yardımında bulunarak Sovyetler Birliği, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna omuz vermiştir.

 

Rus halkıyla Türk halkının kader birliği vardır, birbirlerini etkilerler. 1905 Rus Devrimi 1908 Hürriyet Devrimini ateşlemiş, 1917 Sovyet Devrimi 1923 Cumhuriyet Devrimi’nin gerçekleşmesine yol açmıştır.   Cumhuriyet Devriminin önderi Mustafa Kemal ile Sovyet Devriminin önderi Lenin’in ülkeleri arasında kurduğu dostluk bağları, yaşamları süresince sürmüş, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla (1936) taçlanmıştır.

 

Boğazlar, Türkiye’nin can damarıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri İtilaf devletleri, Sevr anlaşmasıyla, İstanbul ve Boğazları işgal ederek, uluslararası bir komisyonun yönetimine vermiş, Osmanlıyı devre dışı bırakmıştır. Anadolu’da Mustafa Kemal önderliğinde süren milli mücadele hükümeti, Sevr’i tanımayarak tarihin çöplüğüne atmış, ancak Lozan Anlaşmasıyla çetin mücadelelere karşın boğazları tam egemenliği altına alamamıştır. Boğazlarda Türkiye’nin egemenliği tanınmasına karşın, boğazların iki yanında 20 km kadar toprak parçası, Marmara’daki adalar ile Ege Denizi’ndeki Bozcaada, Gökçe, Tavşan adaları askerden arındırılmış, İstanbul’da en fazla 12 bin kişilik bir birlik konuşlandırılması, Uluslararası Boğazlar Komisyonu kurulması ve bu kurulun Cemiyet-i Akvam’a bağlı olarak çalışması kabul edilmiştir.

 

İkinci Dünya Savaşı’na (1938-1945) giden süreçte ülkelerin silahlandığını gören Mustafa Kemal, bunun Türkiye açısından güvenlik kaygısı yarattığını dile getirmiş, Boğazların denetim ve kontrolünün tamamen Türkiye’ye verilmesi için diplomatik girişim başlatmıştır. Birçok ülkeyle yoğun diplomatik görüşmeler yapılır, 13 yıl süren uğraşı sonunda 20 Temmuz 1936’da Bulgaristan, Fransa, Büyük Britanya (İngiltere), Yunanistan, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Türkiye Montrö Boğazlar Sözleşmesini imzalar. Bu anlaşmayla, Boğazların egemenliği ve korunması tamamen Türkiye’ye bırakılır, ticari gemilerin ve savaş gemilerin geçişi bir düzene bağlanır. Antlaşmayı başlangıçta imzalamayan İtalya ise daha sonra imzalar.

 

Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki dostluk ilişkisi, 17 Temmuz – 2 Ağustos 1945’te Berlin yakınlarında Postam’da toplanan Konferansta Stalin’in İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin gizliden Almanya’yı desteklediğini dile getiren sözleri ve “Doğu Anadolu’da sınır değişikliği yapılmasını, boğazlar statüsünün değiştirilerek Montrö Antlaşmasını iptalini ve boğazların Türkiye ile Sovyetlerin denetimine verilmesini” istemesiyle bozulur.

 

Bu isteme karşı Cumhurbaşkanı İsmet Paşa (İnönü), “Açıkça söyleriz ki Türk topraklarından hiç kimseye verilecek borcumuz yoktur. Şerefli insanlar olarak yaşayacağız şerefli insanlar olarak öleceğiz” der, Kazım Karabekir Paşa ise “Boğazlar milletimizin hakikaten boğazıdır, Kars yaylası da milli belkemiğimizdir” sözleriyle tepki gösterir.

 

Stalin’in isteklerini bir notayla bildirmesi karşısında karşılıklı notalar çekilir. Bu baskılar karşısında Türkiye, 24 Ekim 1945’te Birleşmiş Milletler Kurulu’na üye olur, Marshall yardımı alır (1948), batıya yakınlaşır, Demokrat Parti iktidarı döneminde Kore’ye asker gönderir (1950), 4 Nisan 1949 tarihinde 12 batı ülkesi tarafından kurulan NATO’ya 18 Şubat 1952’de katılır.

 

Kapitalist Batı ile Sosyalist doğu arasında sıkışan, bağımsızlığından ödün vererek ABD ve NATO’nun Sovyetlere karşı ileri karakolu işlevini gören Türkiye, ince siyasetle çatışmaktan kaçınır; Sovyetler Birliğinin çözülmesi sonrası Rusya Federasyonu ile dostluk siyaseti güder.

 

25 Haziran 1992 yılında Türkiye’nin çabalarıyla Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİÖ) kurulur. Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Bulgaristan, Romanya ve Türkiye tarafından kurulan örgüte, Arnavutluk, Sırbistan, Yunanistan da üye olur, bölgede, Karadeniz ve Ege’de dostluk rüzgârı eser.

 

Türkiye bölge ülkeleri ve Rusya ile derin ilişkilere girer, yılda binlerce turist Türkiye’ye gelir, turfanda sebze ve narenciye bu ülkelere satılır, yüzlerce iş adamı Rusya Federasyon’unda iş yapmaya başlar, karşılıklı öğrenciler gider gelir, evlilikler olur, güçlü ve tarihsel komşu bir ülkeyle ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal ilişkiler gelişir.

 

Bu dostluk ve iyi ilişkiler, ABD’nin 1995’te Irak’a müdahalesi ile sarsıntı geçirmeye başlar, Arap baharı ile büyür, Suriye’nin bölünüp dağıtılması girişimiyle bozulmaya başlar. Bu bozulmada Rusya’ya yüklenecek bir kusur yoktur. Kusur, ABD’nin işbirlikçisi AKP iktidarınındır.

 

Türkiye’nin, Irak’ın, Suriye’nin, Arabistan’ın, İran’ın parçalanmasını hedef alan Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanı AKP iktidarının başıdır. Bunlar, Suriye’nin meşru hükümetini devirip Şam’daki Emevi Camii’nde namaz kılma hayaline kapılır. Halkı, İran, Rusya ve Çin Esat’a sahip çıkar. Irak ve Suriye toprakları büyük devletlerin çatışma alanı olur, bir anlamda Üçüncü Dünya Savaşı, Suriye ve Irak topraklarında sürer.

 

İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsızlığını koruyarak ayakta kalan Türkiye, 2002 yılında iktidara gelen dinci, gerici, çağdışı siyasi iktidarın tutumu yüzünde taraf olur, ABD emperyalizmine topraklarını kullandırıp, Suriye’nin içişlerine karışır, laikliği çiğneyip Sünni Şer İttifakının yanında yer alır, Şii Türkmenlerin katline seyirci kalır, radikal Sünni İslamcılara destek olur, Rus Jetini vurur.

 

ABD’nin tezgâhı ile Rus jetini vuran Türkiye, savaşın içine balıklama dalar, büyük kentlerinde silahlar konuşur, bombalar patlar, doğusunda iç savaş manzaraları yaşanır, milletin başı belaya sokulur, kamuoyuna yönelik algı operasyonları sürer, hiç bir şey olmamış gibi, sorumlulukları yok gibi, kahramanlık hamaseti yaparlar.

 

Bunlarda ne tarih bilgisi, ne komşuluk ahlakı, ne ülke yararını düşünme duygusu vardır. Rusya ile alıp veremediğimiz ne? Emperyalizmin gazıyla bu yapılanların cezasını bir millete nasıl çektirirler, utanma duyguları yok mu?

 

Size kızmıyorum, sizi başımıza bela edenlere, 12 Mart ve 12 Eylül’le ülkenin bağımsızlıkçı, özgürlükçü, eşitlikçi, antiemperyalist ruhunu öldürenlere, yetmez ama evetçiler’e, laiklik ve cumhuriyet düşmanlarına, ülkenin ve halkın birliğini dinamitleyenlere kızıyorum.

 

Allah hepinizin belasını versin, ülkenin ve milletin huzurunu bozdunuz, can, mal ve iş güvenliği bırakmadınız, bu dünyada da öte dünyada huzur bulamayasınız(!)

 

Av. Mehdi Bektaş

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!