Sıradan insan, politika ve öncü-Saffet Bilen

Bilinen yazılı tarihin büyük bölümünde, sıradan insanlar toplumsal ilişkilerin yönetimine tamamen dahil olabilecek durumda olmadılar. Çünkü ne yeterli gelire, ne de boş zamana sahiptiler. Sistemin kuruluşu başından itibaren bir içerme ve dışlanma çelişkili durumu ile maluldü. Dolayısıyla da sıradan insanlar zamanlarının büyük kısmında gündelik yaşam kavgası içinde kaldıkları sürece de politik yaşamın küçük bir azınlığın elinde olması kaçınılmazdır. Bunu bir kural olarak bir kenara yazmak gerekir.

Bu gerçek Aristoteles’ten bu yana açıkça kabul ediliyor. Bu gerçeklik değiştirilmeden de, gerçek bir değişikliğin olmayacağı günümüz dünyasında yaşananlarla açığa çıkıyor. 20 yy reel sosyalizmlerinin pratiği de bu açıdan oldukça fazla örneğe sahip.

Bu gerçeklik, baskısız, sömürüsüz, ezeni ezileni olmayan bir dünya isteğini dillendiren bir hareketin çözmesi gereken en önemli sorunlardan biridir. Tarihin derinliklerinde bu soruna kafa yormamış ve fikir geliştirmemiş, tedbir almaya çalışmamış devrimci bir harekette yoktur.

Koşullar böyle olunca, ezilen halkın çıkarlarını savunma iddiası taşıyan bir seçkinler topluluğunun ve örgütlenmelerinin ortaya çıkması da doğal. Bu durum ise bizi doğrudan yapılması gereken iki şeye götürür, açıkçası.

Bunlardan birincisi; Amacı doğrudan tanımlayan devrimci bir teorinin, açık seçik ortaya konmasıdır. Özgürlük ve eşitliği şartlara ve zorunluluklara bağlamayan, olmazsa olmaz bir temel olarak gören bir bakışa sahip olmalıdır, bu teori.

İkincisi ise, bu teorik bakışın pratik yürütücülerinin yaptıklarını ve yapabileceklerini sınırlayan, halkla ve kendi aralarındaki iç ilişkileri ören kurallar bütünüdür. Kurulan bütün ilişkiler, örgütlenmeler gelecek toplum düşünün bir prototipi olarak görülmeli, böyle davranılmalıdır.

Sıradan insanların bir anlamda emanetini taşımak olarak da tarif edilebilecek, sol politik yapının nasıl bir yönelime ve yapılanmaya sahip olması üzerine yürütülecek bir tartışmada söylenebilecek epeyce zengin veri bulunabilir. Bu yapının nasıl bir yönelime ve yapılanmaya sahip olması üzerine kafa yormaya devam etmekte yarar var.

Bizi tanımlayabilecek en önemli özelliğimiz, insanlar arasında bütün ezen-bu anlamda ast-üst, hiyerarşik- ilişkilerin sona erdiği, herkesin, her şeyin kendine göre bir değerinin olduğu, baskının, zorun, çıkara dayalı manipülasyonun olmadığı bir toplumsal dokuya ulaşma isteğimizdir. Atılacak tüm adımlarda gözetilecek temel bu bakış olmalıdır.

Ayrıca, bu düşünsel çaba açıkça ilan edilmezse uzun erimli yol almak mümkün olmaz. Bizim kendi kafamızda somutlayıp anlatamadığımız bir gerçekliği sıradan insanların nasıl kavrayacağı önemli bir sorudur. Politik arena da kıymeti harbiyesi olabilecek bir güç olabilmek için, ne dediği belli bir duruş sahibi olmak gerektiği çok açık. Politik arena da herkes kendi veya dahil olduğu topluluğun kısa, orta, uzun vadeli çıkarları için bir şeyler yapıyor. Sınıfsız toplum savunucuları da böyle yapmalıdırlar. Kendi kimlikleri ile ortaya çıkmalılar, yaşamlarını bölümlemeden, kendilerince doğru olan bir yaşam tarzı tutturmalılar. Bunu da denemeden başarmak çok zor.

Bu tarzın ilkelerini, dikkat edilmesi gereken noktalarını da tespit etmek hayati derece de önemlidir. Bu tartışma da bize fikir verebilecek, çok zengin bir tarihe sahibiz. İnsanın yeryüzünde varoluşundan, yakın zamanlara kadar geçen sürenin % 99 unu kapsayan bir tarihten söz ediyorum. ‘Uygarlık’ öncesi konusunda yapılacak bir tartışma bu açıdan önemlidir. Bu dönemden öğrenmeye çalışılmalı.

Öğrendiklerimizi bu güne uyarlama çabası da çok önemli. Bu toplumsal yapının değişmeye başladığı tarihte insan nüfusu ve iki dönem insanının yetiştiği kültürler arasındaki fark, en önemli handikaplar. O dönem insan toplulukları yaşam tarzları öyle gerektirdiği için 20-30 bilemedin 40 kişilik gruplar halinde yaşamayı tercih etmişler. Doğrudan demokrasinin işlediği, herkesin alınan tüm kararlara katıldığı, paylaşımın esas olduğu bir yaşam şekli bu.

Toplam nüfus da bugüne kıyasla çok az. Ama bugün herhangi bir şehirde bile, o günlerdeki toplam nüfustan fazla insan yaşıyor. Ve en önemlisi de beslenme yöntemlerinde ki ve kültürel yapıdaki değişikliktir. Bize düşen, balık istifi toplu yaşayan ve tarıma dayalı bir beslenme tarzına sahip, günümüz koşullarında sınıfsız, devletsiz bir toplumun nasıl ve hangi temelde kurulacağının ön adımlarını atmaktır.

Başka bir kaynak olarak, daha yakın bir zamana denk gelen, yaklaşık bin sene önce, ‘yarin yanağından gayri, her şeyde ortak’ anlayışı ile bütün Batı coğrafyasında var olmuş toplumsal dokuları saymak gerekir. Örneğin, Bugünkü Fransa’nın güney bölgesinde Okitanya denilen bölgede,12. yy sonu 13.yy başında etkin olan Katarların örgütlenmeleri iki kesimlidir. Birinci kesim kusursuzlar adıyla anılan ve kuralların çok katı uygulandığı dar kadrolardır. İkinciler ise, fikirleri benimseyen ve normal yaşantılarına devam eden insanlardan oluşur. Hareketin lideri yoktur, kadın erkek ayrımı yoktur, şiddet uygulamazlar. Kararlar ortaklaşa alınır.

Bu konuda karamsar bir ruh hali var, ama ben insan dediğimiz varlıktan umutluyum, açıkçası. İnsanın özünde esasen kötü, bencil ve açgözlü bir varlık olduğu fikrine katılmıyorum. Söylediğimin kanıtını da tarihte bulmak mümkün. Uzun geçmişte, İnsan paylaşımcıdır ve karşı karşıya olduğu sosyal problemlerin farkındadır. Özgürlükçü ve eşitliğe dayalı bir yaşam biçimi benimsemiş ve bu yaşam biçimini korumak için birçok tedbir geliştirmiştir.

Bu tarz bir yaşamın temel öngörüsü, yaşamın bütününü oluşturan bütün unsurlar arasında bir üstünlük iddiasında bulunmamasıdır. Bütün varlıklar eşit öneme sahiptir. İnsan yeryüzüne hükmetmeye gelmiş bir yaratık değildir. Dolayısıyla ben merkezcilik egemen değildir, paylaşımcıdır ve kendinden öncesini yaşanmamış saymaz. Yaklaşık bütün ihtişamı ile 5000 senedir arzı endam etmiş her şeyi ezen sistemin bütün muhalif unsurlarını kendi geçmişi olarak görür.

İnsan ve diğer canlı cansız doğa arasında bir rekabetin var olduğunu kabul eder, ama bu rekabet, sınırsız bir rekabet değildir. Sınırlı rekabet yasası içeriği şöyledir; Kapasitenin sonuna kadar rekabet edebilirsin, ama yine de rakiplerini avlayamaz, besinlerini yok edemez ya da besine ulaşmalarını engelleyemezsin. İnsanlar uzun yıllar, sınırsız değil, sınırlı rekabet yasasını izleyerek var oldular. Bu anlayış mülkiyet fikrinden uzaktır. Paylaşım esastır.

Sınıfsız toplum amacı ile hareket etmeyi düşünenler için, politik bir tanımlamanın dışında bir insan tanımı yapılması da gereklidir. Bunun birinci ayağı kendi öz çıkarı peşinde koşan, seçilmiş bireyler olduğumuz fikrinden vazgeçmektir. Seçkin bireylerin eylemi, en başta bireyin kendini kurtarmasına hizmet eder. Yaratıcılığın sönümlenmesini getirir.

Seçilmişlik anlayışı kendiliğinden rekabeti doğurur. 800-900 sene öncesi Anadolu’sunda kime ait olduğu belli olmayan ‘yedi derviş bir posta sığar, iki hükümdara bir dünya yetmez’ deyişi, takınılması gereken tavrı iyi ifade eden bir deyiştir.

Güncel politik ve düşünsel tarz denilince ise göze çarpan iki eğilim var. Biri, karşıt yaratarak var olmaya çalışma, karşıtına göre kendini tanımlama, ikincisi, sorun çözen görüşlerini ortaya koyup, onlarla var olmaya çalışmadır.

Solun geçmişine baktığımızda; esas egemen olan anlayışın birincisi olduğunu görürüz. Bu anlayışın bize kazandırdığı ise; en hafifinden ‘müzmin muhalefet’ olmaktır. Bölünüp, parçalanmaktır. Halbuki başarı için, aynı zamanda mümkün olan en geniş kesimleri kucaklamak gereklidir. Birleşebilecek bütün kuvvetleri birleştirmek başarının pratik zorunluluğudur. Karşıt yaratarak yaşam, aslında bir şey yaratamamanın da adıdır. Başka bir dünya mümkün diyenler kendi olumlu programları ile ortada olmalılar. Propagandanın temelini bu program oluşturmalıdır.

İktidar olanın, Tarihin başlangıcından bu yana yaptığı bir iş daha var. Böl ve yönet. Bir karşıt yarat, düşman yarat kendini tanımla ve ona göre mevzi al. Ki, İktidarı sarsabilecek kuvvet kalmasın. Esasen yöneten sınıfların, geliştirdiği karşıt yaratma yöntemi, sınıflardan kurtulma isteğinde olanların benimseyeceği bir yöntem olmamalıdır. Kendi görüşünü söylersin, Karşı görüşü de saygı ile dinler, değerlendirirsin. Çıkan sonuç ne olursa olsun, ona da saygı duyarsın. Her şey değişir, Hayatta hiçbir şey değişmez değildir. Bu gerçekliğe güvenmek gerekir.

Bu tavrı gösterebilmenin, başka bir koşulu da, doğrunun kristalize olduğu bir kişi, odak, kuruluş olma fikrinden vazgeçmektir. Hayatın içinde doğru parçalıdır. Ele alınan süreçte doğru bir tanedir. Ama ancak o süreçle sınırlı olarak bu söylenebilir. Toplumsal süreçlerde bunu söyleyebilmek daha da güçleşir. Bütün gerçekliğe hakim olabilecek tek bir insan da yoktur.

Yine, mücadele hattı üzerine yapılan tartışmalar, karşıtlarla yapılan görüşmeler, herkesin rahatça ulaşabileceği açıklıkta, şeffaflıkta olmalıdır. Bilgi ve belge alışverişi ne kadar yaygınsa o kadar iyidir. Çünkü belgelerin ve bilginin açık ve ulaşılabilir olması, onun mümkün olan en fazla insan tarafından değerlendirileceğinin de ön koşuludur.

Bilginin saklanması, ’ustanın çırağına her şeyi göstermeyeceği’ inancı ve tavrı, sınıflı toplumların geliştirdiği bir tavırdır. Gizli ve kapalı yürütülen, geniş çoğunluk ile paylaşılmayan görüşmeler, halka rağmen bir şeylerin kotarılmaya çalışıldığının işaretidir.

Son olarak, tartışa geldiğimiz konu ile ilgili, yayınların artması, konuyu irdeleyen yayınların takibi de önemli bana göre. Örneğin, Ori Brafman ve Rod A. Beckstrom adlı yazarların kaleme aldıkları, Denizyıldızı ve Örümcek: Lidersiz Organizasyonların Önlenemez Başarısı adlı kitaplarında, bu konuda geliştirdikleri mantık ilgiyi hak eden bir örnektir. ‘Gayrı-merkezileşme binlerce yıldır uyuyordu. Ama internetin ortaya çıkışı bu gücü serbest bıraktı.(..) Bir zamanlar zayıflık olduğu düşünülen, yapı, liderlik ve biçimsel örgütlenmenin yokluğu şimdi önemli bir değer haline geldi. Oyunun kuralları değişti.’

Özgür insanın yaratıcılığına güvenmek gerekir gerçekten de.

Brafman ve Beckstrom, kitaba adını veren denizyıldızı ve örümcek metaforlarını şöyle konumluyorlar: Örümcek, merkezileşmiş bir hayvandır; bacakları merkezî gövdesinden uzar; başını kesin, ölür… Denizyıldızı ise gayrı-merkezî bir ağdır. Başı yoktur. Temel organları her bir kolda tekrarlanır. İkiye böldüğünüzde iki denizyıldızınız olur… Amerika Vietnam’da direnişçileri kendisi gibi örümcek sandığı için yenildi. Oysa karşısında durmadan çoğalan ve başı belli olmayan “denizyıldızları” vardı.

Doğa kaynaklı örgütlenme örneklerini arttırmak ve çeşitlendirmek fazlasıyla mümkün.

Örneğin, Kendi kendini yöneten bir varlık olan hücre canlının temel taşı olduğu kadar, önemli başka bir şeyin daha açık kanıtıdır. Ast/üst ayrımının olmadığı ilk canlı örgütlenme örneğidir. Hücre kurucu öğelerine indirgenemeyecek örgütlü bir bütünlüktür. Kurucu öğeler tek tek yalıtık halde doğru olarak tanımlanamazlar ve hücrenin bütünsel işlevi içinde bir anlam kazanırlar.

Canlılara ait evrim sürecinin en başında ortaya çıkmış bu kolektif örgütlenmenin 5 milyarlık bir sürecin sonucunda girişimci, bencil, kendi öz çıkarı peşinde koşan ve üstelik bütün canlıların efendisi olan bir yaratığı ortaya çıkardığına inanmamızı isteyenlere sırtımızı dönme zamanı, bence çoktan geldi geçti bile.

Özetle; Başka bir dünyanın savunucularının yapması gereken, ne istediklerini en net ve basit anlaşılabilir hali ile anlatmaları, en geniş çoğunlukla birleşmeye çalışmaları, bölen, parçalayan politik konum ve teorileri terk etmeleridir.

Tartışa geldiğim konuda adım atmamızı sağlayacak sorulması ve gözetilmesi gereken en önemli anahtar soru ise, Biz ne yapmak istiyoruz, nasıl yaşamak istiyoruz sorusudur.

Saffet Bilen

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!