Solun İktidarsızlık Hastalığı-Mehmet Uysal

Bu nedenle sol siyasetin, tarih boyunca olduğu gibi, günümüzde de “toplumsal yaşamdaki adaletsizliklere karşı

mücadele ederek, daha ‘insanca’ insan ilişkileri kurmak” için önemli siyasi işlevleri vardır.

 

 

SOLUN İKTİDARSIZLIK HASTALIĞI

Her şeyden önce “sol”u tanımlayalım.

Sol, siyaset terminolojisine, Batı Avrupa’daki burjuva devrimleri ve kapitalizmin kuruluşundan sonra girmiş bir kavram olup, en genel olarak, toplumsal yaşamı siyasi, ekonomik, hukuki, medeni ve kültürel bakımdan daha ileriye götürmeyi hedefleyen siyasal duruş ve davranışları ifade eder.

Batı Avrupa’da feodalite çağında sol, burjuvazinin liberalizm ideolojisinden beslenen, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganında ifadesini bulan, bütün feodal eşitsizliklere son vermeyi ve “bağımsız ve eşit birey ilkesi” temelinde bir insan ilişkileri sistemi oluşturmayı hedefleyen ve esas olarak burjuvazi tarafından taşınan bir siyasetti. Bu siyaset doğrultusunda kucakladığı çok geniş halk kitleleriyle birlikte gerçekleştirdiği bir dizi devrimle feodaliteyi tasfiye edip kapitalizmi kurduktan sonra, burjuvazinin solculuğu sona erdi. 19. yüzyıla gelindiğinde, burjuvazi, “her bir burjuvanın kendi dışındaki herkesi işçileştirip, kendine bağımlı kılarak, öldüresiye sömürme eğiliminde olan benmerkezci insanlardan oluşan bir sınıf” haline gelmiş, böylece solcu zamanlarında siyasetine temel aldığı “bağımsız ve eşit birey ilkesi”ni bir tarafa bırakarak tutuculaşmış, hatta gericileşmişti.

Batı Avrupa burjuvazisinin, feodaliteye karşı mücadele ederken, solcu siyasetine esas alıp, kapitalizmin temeline yerleştirdiği “bağımsız ve eşit birey ilkesi”ni, siyasi egemenliği eline almasına müteakip bir tarafa bırakarak, ülkesinde işçi sınıfını, sömürgelerde sömürge ülke halklarını öldüresiye sömürmeye girişmesinden sonra, “bağımsız ve eşit birey ilkesi”, 19.yüzyıl ortalarından başlayarak 20.yüzyıl boyunca, işçi sınıfı ve sömürge ülke halkları tarafından sahiplenildi ve taşındı. Bu dönem boyunca yapılan sol siyasi mücadeleler adım adım başarıya ulaştı. İşçi sınıfı ve sömürge ülke halklarının sol siyasi mücadelelerinin başarısı sonucunda, insanlığın toplumsal yaşamı siyasi, ekonomik, hukuki, medeni ve kültürel bakımdan daha ileri aşamalara taşındı. Bütün bu dönem boyunca, temelleri Marx ve Engels tarafından atılan sosyalizm, sol siyasi mücadelelerin beslendiği başlıca ideolojik kaynak oldu.

19.yüzyıl ortalarından 20.yüzyıl sonlarına kadar süren bu dönem boyunca, sol siyaset bütün bu başarılara, “siyasetin doğası”na uygun davranarak, yani iktidarı ele geçirmeyi hedefleyerek, böylece iktidara gelmek veya bir iktidar alternatifi olarak, iktidarları güçlü bir şekilde etkilemek suretiyle ulaştı. Böyle olması da doğaldır. Çünkü “siyaset, toplumsal yaşamın nasıl yönetileceğine ilişkin düşünce ve uygulamalar”dır. Toplumsal yaşamın nasıl yönetileceğine ilişkin düşünceler, aynı zamanda toplumsal yaşamın nasıl yönetilmeyeceğine ilişkin düşünceleri de içerir. Başka bir deyişle, “toplumsal yaşam böyle böyle böyle yönetilmelidir” demek, aynı zamanda “toplumsal yaşam şöyle şöyle şöyle yönetilmemelidir” de demektir. Bunun sonucu olarak, siyaset, toplumsal yaşamın nasıl yönetileceğine ilişkin düşüncelerin uygulanmasının sağlanmasına, nasıl yönetilmeyeceğine ilişkin düşüncelerin de uygulanmamasının sağlanmasına yönelik faaaliyetlerdir. Toplumsal yaşamın nasıl yönetileceği/yönetilmeyeceğine ilişkin düşünceler, topluma “tavsiye” ya da “rica” olarak bildirilip, insanların da bu tavsiye ve ricalara uymasını beklemek, uyulmayınca protesto etmek suretiyle uygulanamayacağı için, siyasetin uygulanmasının temel yöntemi, “zor kullanma”dır. Zor ise, meşruluğunun kaynağını çok geniş halk kitlelerinin katılımından alır ve bu katılım ile “iktidar” ele geçirilerek kullanılabilir. Bu nedenle, içinde iktidarı ele geçirerek zor kullanma hedefi olmayan bir toplumsal harekete “siyaset” demek mümkün değildir. Bu bağlamda, sol siyaset de “siyaset” olabilmek için iktidarı ele geçirmeyi hedefleyebilmelidir.

Ancak sol siyasetin, dünyada ve Türkiye’de, 1980’lerden ve özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından, sosyalist ülkelerin kapitalizme yönelmesinden sonra, iktidar olma hedefini kaybettiğini, bundan dolayı o zamandan beri “iktidarsızlık hastalığı”ndan muzdarip olduğunu görüyoruz. Halihazırda sol, iktidar olabilmeyi aklından bile geçiremediği gibi, daha önemlisi, “Acaba nasıl iktidar olabilirim?” diye bir soruyu ciddi olarak önüne koyup, kendine sorup, bu soru üzerinde düşünmüyor da.

Sol, iktidarsızlık hastalığına neden yakalandı?

Acaba Fukuyama’nın iddia ettiği gibi, gerçekten “tarihin sonu” geldi de, siyasetin ve bu çerçevede solun işlevi sona mı erdi? Toplumsal yaşamın ileriye doğru gelişmesinin önündeki temel engel, tarih boyunca toplumsal yaşamda hep var olagelmiş olan “insanların benmerkezciliği”dir. Efendiliği, derebeyliği ve burjuvalığı doğuran da benmerkezciliktir. Benmerkezci sınıflar, tarih sahnesine ilk çıktıklarında toplumsal yaşamı ileriye doğru taşımışlarsa da, sonraları tutuculaşıp gericileşerek, toplumsal yaşamı kaosa sürükleyici, gelişmesini engelleyici bir rol oynamışlardır. Tarih boyunca toplumsal mücadelelerin başarısı sonucunda giderek dizginlenerek rafine olmuşsa da, benmerkezcilik varlığını sürdürerek, sömürebilmek için hükmeden sınıfların oluşmasına kaynaklık etmiştir. Benmerkezcilik halen burjuvazi tarafından taşınmakta ve günümüzde “hegemonik küreselleşme” (ya da emperyalizm) olarak etkinliğini sürdürmektedir. Bu nedenle tarihin sonu falan gelmemiştir; toplumsal yaşamda benmerkezcilik olduğu sürece sol siyasetin işlevi bitmeyecektir. O halde, sol siyasetin bugün ve gelecekte yapacağı daha çok “iş” vardır.

Acaba burjuvazinin benmerkezci neoliberal sağ siyaseti, 1980’lerden itibaren ideolojik, siyasi, ekonomik ve askeri olarak tırmanışa geçerek, sol siyaseti belini doğrultmayacak derecede ezdiği için mi, sol siyaset iktidarsızlık hastalığına yakalandı? Burjuvazinin benmerkezci siyasetinin 1980’lerden itibaren tırmanışa geçerek, sol siyaseti, belini doğrultamayacak derecede ezemediyse de, gerilettiği bir gerçektir. Acaba bu durum, solun iktidarsızlık hastalığına yakalanmış olmasının belirleyici nedeni olabilir mi? 19. yüzyıl sonlarını ve 20. yüzyılı gözümüzün önüne getirelim. “Gelişmiş” kapitalist ülkeler dünyayı sömürgeleştirme ve birbirinden sömürge kapma hummasına yakalanmışlar. Dünyada “üzerinde güneş batmayan” sömürge imparatorlukları kurulmuş. *** ve Mussolini faşizmleri Avrupa’yı kasıp kavuruyor. Askeri ve sivil diktatörlüklerin biri inip biri çıkıyor. ABD Vietnam’ı cehenneme çevirmiş vs. Ancak burjuva benmerkezciliğinin bu “baş edilemez” siyasi güçlülük görüntüsüne rağmen, hepsi yerle bir edilerek, tarihin çöplüğüne atılmıştır. Bütün bunlar da o zamanların, iktidarı ele geçirmeyi aklından hiç çıkarmayan ve çok geniş kitleleri kucaklayarak siyasi mücadeleye sokabilen sol siyasetin mücadeleleri ile başarılmıştır. Bu nedenle neoliberal sağ siyasetin 1980’lerden itibaren başlayan tırmanışı, solun iktidarsızlık hastalığının belirleyici nedeni olamaz; sol siyaset geçmişte başardığını, bugün de başarabilir.

Solun iktidarsızlık hastalığının belirleyici nedeni yukarıda ele aldığımız dışsal etkenlerden kaynaklanmadığına göre, bu hastalığın belirleyici nedenini içsel etkenlerde; solun kendisinde aramak gerekiyor. Eski bir “Maarif Nazırı”nın “Şu okullar olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim.” benzeri, “Şu emperyalistler olmasaydı ne güzel solculuk yapardık” kolaycılığına asla prim vermeden, yatıp kalkıp, günde beş vakit emperyalistlere, faşistlere, bilumum gericilere lanetler yağdırmanın ötesine geçerek, solun kendi içine bakıp, halihazırda bir “iktidarsızlık hastalığı” ile malul olduğunu kabul edip, “Neden iktidarı hedefleyemiyorum?”, “Eskiden olduğu gibi, şimdi neden çok geniş halk kitlelerini kucaklayıp, peşimden sürükleyemiyorum?” diye sorup, kendini sorgulaması, bu sorgulama içinde olabildiğince derinlere; felsefesine, toplumsal yaşam kuramlarına, siyaset yapma anlayışına vs kadar gidip ve bu sorgulamalar sonucunda “İktidarı nasıl elde edebilirim?” sorusunun cevabını bulması gerekiyor.

Bizce solun iktidarsızlık hastalığı, esas olarak kendisinden kaynaklanmaktadır. Sol, burjuvaziden bayrağı devraldığı 19. yüzyıl ortalarından itibaren geçen yüzelli yılı aşkın süre boyunca, hep iktidarı hedefleyerek, kah iktidar kah güçlü bir muhalefet olmuş, böylece toplumsal yaşamın daha ilerilere taşınmasında önemli roller oynamıştır. Bunun kadar önemli olarak, bu uzun zaman zarfında çok zengin bir siyaset deneyimi birikimi elde etmiştir. Bununla birlikte, sol üzerinde yükseldiği; 19. yüzyılın felsefe, toplum ve insan anlayışını halen temellerinde taşımaktadır. 19. yüzyıl ortalarından 1980’li yıllara kadar toplumsal yaşamın siyasi dinamikleri çok değişmiş, bu zaman zarfında sol, değişen dinamiklere kendini uyarlayarak, siyasi yapının önemli bir unsuru olmayı başarabilmiştir. Ancak sol, 1980’li yıllardan itibaren dünyanın yeni siyasi dinamiklerine kendini uyarlama başarısını gösterememiş ve eski sosyalist ülkeleri de saran neoliberalist dalga karşısında gerileyerek, iktidar olmayı aklından bile geçiremez duruma gelmiştir. Yukarıda, bu durumu dışsal etkenlerin belirlemediğini tespit ettiğimize göre, solun içsel bir sorunu var demektir.

Benmerkezcilik ve bundan kaynaklanan sömürü halen sürmekte, burjuvazi sömürü düzenini sürdürebilmek için küresel boyutta gerici bir siyaset izlemekte ve “gerektiğinde” saldırganlaşabilmektedir. Bu nedenle sol siyasetin, tarih boyunca olduğu gibi, günümüzde de “toplumsal yaşamdaki adaletsizliklere karşı mücadele ederek, daha ‘insanca’ insan ilişkileri kurmak” için önemli siyasi işlevleri vardır. 1980’li yıllardan itibaren kaybettiği bu işlevini yeniden kazanabilmek için, kendi içine bakarak; yüzelli yıllık başarılı siyaset pratiği içinde elde ettiği bilgi ve deneyim birikiminin ışığında, solun, 19. yüzyılda kuruluşuna esas olan felsefe, toplum ve insan anlayışlarını sorgulayarak, bu sorgulama sonucunda kendini yenileyerek, yenilenmiş anlayış ile toplumsal yaşamı ve özellikle yüzelli yıllık siyaset deneyimini analiz ederek, sol siyasetin çağdaş dinamiklerini, böylece “çağdaş sol siyasi duruş ve davranışı” bulabilmesi gerekmektedir. Biz, bunu başarabildiği zaman, solun iktidarsızlık hastalığını yenip, eski günlerde olduğu gibi, çok geniş kitleleri kucaklayarak, iktidarı hedefleyen etkin bir siyaset haline gelebileceğine inanıyoruz.

Tarihin sonu gelmediğine, bu nedenle solun yapacak daha çok işi olduğuna ve vakti zamanında karşısındaki “çok üstün” güçlere rağmen başarıdan başarıya koşabildiğine göre, sol, halihazırda yaşamakta olduğu ve esas olarak kendi içinden kaynaklanan iktidarsızlık hastalığını mutlaka yenecek, insanlara daha iyi bir yaşam vaadeden, herkesin anlayıp gerçekleşebileceğine inanıp güvenebileceği bir toplumsal yaşam modeli oluşturarak, bu modeli gerçekleştirebilmek için iktidarı elde etmeyi hedefleyebilecek, böylece çok geniş kitleleri kucaklayıp peşinden sürükleyerek, yeniden başarıdan başarıya koşacaktır.

Mehmet Uysal

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!