Suriye’deki Olayların Hatay’a Yansıması-Prof.Dr.Adnan Gümüş

TMMOB’un 1 Aralık 2012 tarihinde yaptığı HATAY KENT SEMPOZYUMU’nda

“Suriye’deki Olayların Hatay’a Yansıması”nı ele alındı ve Şubat 2013 tarihinde rapor haline getirildi. Bu sempozyuma katılan Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. ADNAN GÜMÜŞ’ün konuşmasına yer veriyoruz.

 

Prof. Dr. ADNAN GÜMÜŞ (Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi)-

Benim konuşmam başta biraz savaşlarla ilgili, biraz Hatay’la ilgili, biraz da Suriye nüfusunun bileşkesiyle ilgili olacak. Adana’da da Arap Aleviliği ya da Nusayrilik, ne dersek, bütün bu Suriye nüfusunun aşağı yukarı bileşkesi olan bir kesim de bu bölgede yaşıyor. Yani Tarsus, Adana, İskenderun, Hatay bölgesinde.

Fehim bey çok değerli bilgile verdi, çok da merakla izliyoruz kendisini; sağ olsun, çok sağduyuyla bu süreci takip ediyor. Kendisini sonuna kadar dinlemek isterdim doğrusu, saatlerce.

Benim konuşmamın teması biraz savaşların genel nedenleriyle ilgili, niye bu çatışmaların yaşandığıyla ilgili biraz daha makro bir bakış. Bir de, bize yansıma boyutunda, özellikle halk bunu nasıl algılıyor Ama sadece çatışmaları değil, Suriye’yi nasıl görüyor, coğrafi olarak, halk olarak? Daha sonra çatışmalarla ilgili neler düşünüyor, bunu nasıl görüyor? Türkiye’yi ve Hükümetin değerlendirmelerini nasıl görüyor? Biraz o somutla ilgili konuşacağım.

Önce küçük bir saptamayla başlayayım: Toplumsal olaylar zaten her zaman kontrol edilebilseydi çok kötü bir yerde olurduk. Hani Fehim bey çok da kontrollü gitmediğini söyledi ya bu sürecin, ben de aynı kanaatteyim. Ama bu projelerin bir parçasıdır zaten bu. Yani biri masa başında çizer, bu alanda o uymaz. Bunun çok paradoksları vardır, çelişkileri vardır, karşı güçleri vardır, hamlelerle devam eder. Ben, Büyük Ortadoğu Projesinin genel olarak sürdürüldüğü, ama çekilen kısımların olduğu, eklenen kısımların olduğu, zorlandıkları kısımların olduğu kanısındayım. Belki tümden kaybedecekleri bir süreçte yaşıyorlar. Çünkü bir rakam vereyim, ABD Ordusu 1 milyon 800 bin, bunun 500-600 bini şu anda askerlik yapamayacak hale gelmiş durumda, Irak ve Afganistan’dan dolayı. ABD’nin asker gönderebilme şansı yok, hiçbir coğrafyaya yok. Yani sadece bu bölge değil, hiçbir bölgeye asker gönderebilme şansı yok. Ha, ne yapabilir; uçak gönderebilir, başka teknolojiler gönderebilir vesaire. Ama artık somut asker, yani askeri güç gönderebilecek ABD bitmiş durumda. Bu anlamda kara askeri, deniz askeri gönderebilecek bir durumu yok. Tabii, ona göre oyunu, projeleri yeniden kuruyor, kağıtları yeniden karıyor. Kendi beklemediği hamleler oluyor, karşı hamleler oluyor; ama o BOP diye çizdikleri süreç çerçevesinde, bazı geri adımlar da olsa, bu süreç devam ediyor planda. Ama ne kadar götürülebilir, o ayrı konu; onu somut süreç belirleyecek.

Gerçekten Hatay ile Suriye, Asi Nehrinden dolayı birbirine çok benzer, birbirine çok yakın. Asi, gerçekten burada bir kaynak simge; hani asi tarih, asi kültür, asi kimlik, bir çağrışım olarak burada dikkat çekiyor. Bedran Cebiroğlu’ndan biraz Hatay’a, Antakya’ya böyle bir gönderme yapayım:

Ben Asi Nehriyim

Damla damla su

Suyumu uygarlık kapısı coğrafyamdan toplamışım

Uygarlık Batı’dan aktı diyenlere inat

Ben Doğu’da akıyorum

Suyumu coğrafyamdan

Uygarlık kapısı Babulhew’den

Antakya’dan toplamışım

Damla damla su

Biraz tam da bu çatışmaya; yani Batı, Doğu, buranın kendi özgünlükleri, yani Suriye’nin, Lübnan’ın, bölgenin özgünlüklerine bir gönderme olsun diye okudum bunu.

Bertolt Brecht’in şiirini biliyorsunuz; sonuçta bu gelen savaş ilk değildir, son da olmayacak. Ama ne diyor:

Yenilenlerin yanında kırılıyordu halk açlıktan

Yenenlerin yanında halk açlıktan kırılıyordu

Yani sonuçta savaşın yapılan coğrafyalara böyle çok ağır bir faturası var.

Bu resim Musa’yla ilgili herhalde; bir çocuk gelecek, peygamber olacak, firavunlarla bir sıkıntı çıkacak vesaire.

Bu da İncil’den, Pavlus’un mektubundan bir bölüm. Beytellehem de o bölge, biliyorsunuz, hac bölgesi gibi kullanılıyor: “Ramah’da bir ses duyuldu, ağlayış ve acı feryat sesleri. Çocukları için ağlayanlar teselli edilmek istemiyor; çünkü onlar yok artık.”

Bütün çocukları öldürüyorlar. Çünkü yeni gelecek bütün erkek çocukları öldürüyor firavun. Ama altında da çok hoş bir şey var, bundan da olumlu olarak söz ediliyor İncil’de: “Ey efendiler! Gökte sizin de bir efendiniz olduğunu bilerek, kölelerinize adalet ve eşitlikle davranın.”

Bunu da bilerek aldım İncil’den. Sonuçta kölelik var, bunlara adalet ve eşitlikle davranılacak. ABD, Batı ya da Suriye, Esad sorunu. Ana sorun duruyor. Yani köleler var, efendiler var, şeyler var ve bu dünya dönüyor. Ama oradan illa bir şey çıkıyorsa, “Mümkün olduğu kadar bunların da gönüllerini alın” demek isteniliyor. Çok klasik bir fotoğraf. Bu olay maalesef çok sembolize edilmiş.

 

SALONDAN- Bir de ağlayanı var gözyaşları içinde.

Prof. Dr. ADNAN GÜMÜŞ- Evet, doğru. Ama o oraya mı ağlıyor, başka bir yere mi ağlıyor, belli değil. Ama sıkıştığı açık yani. Davutoğlu ağlıyorsa, bir depresyonu var demek ki. Kesinlikle Gazze için ağladığını düşünmüyorum. Ama Gazze’deki olay o depresyonu hızla tetikliyor. O depresyon, bu işi yönetemediğini gösteriyor. Yani o ağlama, psikanalist olarak okursak, Davutoğlu’nun çok sıkıştığını gösteriyor, bu süreci götüremediğini, zorlandığını gösteriyor. Oradaki işaret o.

Çok genel bir şey; savaş, yayılmacılıktır, endüstriyel nükleer kompleks. Bu çok doğru. Yani niye insanlar savaşır? Hiçbir rejim savaşmaz. Hatta faşizm dediğimiz şeyde bile insan öldürmek değildir amaç. Cengiz Han’da bile insan öldürmek değildir amaç. Tam tersine, insanı öldürmeyeceksin, kendine bağlayacaksın, ondan yararlanacaksın. Ama yine de elinde bir yaptırım gücün olması gerekir; içeride kolluk kuvvetleri, dışarıda askeri güç. Savaş, iktisadın başka bir yoludur. O yaptırım gücün yoksa diğer çıkarların sürmez. Hani oturup diyorlar ya, “Bizim amacımız kimseyi öldürmek değil” diye. Mesela, Roma, Pax Romana diyordu. Niye? Tabii ki barışa ihtiyacın var. Çünkü imparatorluksun, içeriye barış tesis edeceksin, kimse ayaklanmayacak. Efendi olan sensin çünkü, yöneten sensin. Her büyük ülke bu tür ideolojiler ve barış söylemi üzerine kurulu şeyler yapmak durumunda. Çünkü o geniş coğrafyaları ancak demokrasi, eşitlik, kardeşlik, barış söylemleriyle egemenliği altında tutabilir, yani idealize etmek zorunda, ancak bunlarla yönetebilir. Ama bununla beraber güçlü bir askeri savaş düzeni. Bunlar iç içe olan şeyler. Yani müthiş bir savaş uygarlığı. Ekonomik ve lojistik açıdan önemli olan bölgelerin denetimi ve sömürüsü. Bunun başka yolu yoktur. Bugün eğer ABD devam edecekse, bugün eğer hâlâ toprak büyüklüğü olarak, en büyük imparatorluk olarak İngiliz İmparatorluğu devam edecekse, bu olmak durumunda. Yani lojistik önemi olan, enerji açısından önemi olan bölgeler kontrol edilmek zorunda. Hani bu ense, bu tarak misali ve maalesef, bu coğrafyalar da bu sıkıntıyı bu genel şey içinde yaşayacaklar.

Kendi kaderlerini belirleyecek yapılar ve işbirlikleri oluşturmasının engellenmesi gerekecek. Yani bölgede yeni güç birliklerinin oluşturulması, Bağlantısızlar Hareketi türü hareketlerin oluşması, Baas türü hareketlerin oluşması, Kemalizm türü hareketlerin oluşması, hele Bağdat Paktı gibi, Yugoslavya’nın taşıyıcısı olduğu Bağlantısızlar Hareketi gibi, yani alternatif olabilecek, zamanla bir şekilde alternatif olabilecek bütün bu şeylerin kendini yönetebilecek hale gelmesinin de şu veya bu şekilde engellenmesi lazım. Onun için Esad gider, başka biri gelir; ama kendini yönetecek bir sürecin olmaması gerekir. Ne Libya’da, ne Türkiye’de, ne bölgede. Aksi takdirde, ne İngiliz İmparatorluğunun bu büyüklüğü, ihtişamı devam edebilir, ne de ABD İmparatorluğu kendisini üretebilir. Bunları başarabilmek için de savaşla şeyi sürdürüyor.

Çok hoş şeyler var. Bu, 1944’ten: “Saldırgan düşman hep yağma, cinayet, tecavüz ve barbarlık uygular; biz ise hep tanrı tarafından bahşedilmiş bir görevle, bir alınyazısıyla kurbanlarımızı ıslah ederken, istemeye istemeye onların pazarlarını ele geçiririz. Vahşi, ahmak ve paranoyak halkları uygarlaştırırken, şans eseri onların petrol kuyularına rastlayabiliriz.”

Sonuçta hikaye bu. Mısır öyle, diğerleri öyle. Belki yarın Suudi Arabistan’da da bu tür hareketler olabilir.

Daha makro bir şey söyleyeyim. Bol miktarda sivil toplumculuk pompalanır. Sadece Türkiye için değil. ABD’de bir loncaya, tarikata bağlı değilseniz, ABD’de yaşama hakkınız yok. Yani günlük yaşamınız döner, ama özel bir esnaflık yapamazsınız mesela, işinizi büyütemezsiniz. Hani şu anda Odanın bir gücü var ya. Buradan somut bir örnek de verelim. Hani Türkiye’de masonluk, rotaryanlık vesaire; havaalanında işin görülür, gümrükte işin görülür, bir yere gidince işin görülür, bankada işin görülür, neyse. Burada da belki öyle arkadaşlarınız vardır, en azından rotaryan arkadaşlarınız vardır. Mühendislere epey koşuyorlar. Bu bir süreç.

ABD, kuruluşundan bu yana bol miktarda tarikatlar, loncalar kurarak ülkeyi yönetiyor. Bunlar seküler olabilir, illa da dini tarikat olması gerekmiyor. Bu şekilde ülkeyi yönetiyor. Çünkü serbest piyasa düzeni dediğimiz şey rekabetçi bir yapı, insani değil. Zaten liberalizmi de sürprizi bu; girişimcilik ve rekabet. Bunu gizleyip saklamıyorlar zaten. Hatta Obama’nın sağlık reformuna karşı çıktılar; “Amerika’nın girişimci ruhunu öldürecek bu” dediler. “Yani köhnemiş, girişimci olmayan insanlara siz kaynak aktaracaksınız, Amerika’nın girişimci ruhunu öldüreceksiniz” dediler. Orada buna samimiyetle karşı çıkan bir grup var. Yoksa, o insanlar sağlık hizmetine ulaşmasınlar diye değil. “Amerika’nın girişimci ruhu ölecek, biz bu tür sosyal devlet politikaları uygularsak, o yırtıcı, rekabetçi vesaire şeyini sürdüremeyiz” diye.

Sonuçta Mısır’da bol miktarda sivil toplum olmuş, demokrasi olmuş, parti olmuş; bu, ABD’nin işine geliyor. Libya’da, Suriye’de yine öyle. Ama bir yandan da eskiye göre iyi halk için; örgütlenebiliyor, bir araya gelebiliyor, dernek kurabiliyor falan. Ama buradaki kritik şey ne? Aynen 1945 sonrasında Yalta Antlaşmasında olduğu gibi, serbest piyasa şart. Temel şart serbest piyasa. Bürokrasinin, askeriyenin, vesayetin, partinin, Baas’ın, Yugoslavya’da başkasının, Türkiye’de başkasının, şunun, bunun bunu engellememesi gerekir. Serbest piyasa şartını sağladığı anda Batı için büyük bir üstünlük haline geliyor bu. ABD ve İngilizler başta olmak üzere, büyük sermaye grupları için büyük bir üstünlük haline geliyor ve temel bir hak haline geliyor, Birleşmiş Milletler tarafından garanti edilen bir hak haline geliyor. Diyelim ki bugün Kaddafi bir imtiyaz verdi, yarın alabilir o imtiyazı, başka bir şey olur. Ama serbest piyasa düzeneği içinde bunu özel mülkiyete çevirirsen, Birleşmiş Milletler bile özel

mülkiyeti tanımladığı için, onun güvencesi altında ve bütün bu kaynakları ele geçiriyor. Onun için demokrasi gelecek; yani serbest piyasa düzeneğini garanti eden, bol miktarda sivil hareketlerin olduğu, derneklerin, vakıfların, tarikatların, cemaatlerin, loncaların olduğu bir süreç gelecek.

Savaşı biliyorsunuz. Şiddet tanımlaması yaparsak, bireysel ve kurumsal şiddet diye ikiye ayrılır. Burada iki kişi birbiriyle bir şekilde çatışsa, şey yapsa, bu bireysel bir şiddettir ve de küçük düzeyli bir şeydir. Bireyselden kurumsala doğru çıktığı zaman, aletsizden de aletliye doğru çıktığında savaşa dönüşür bu. Savaşlar kurumsaldır, devletler vesairelerden gelir ve müthiş aletlidir. Yani savaş, olabilecek en yüksek şiddet tarzıdır.

Savaş mı, işgal mi; biliyorsunuz, bu tanımlara çok girmeyeyim. Irak’ın yaptığı savaştı, ama ABD’nin yaptığı işgaldi. Çünkü bunun üç tane temel şartı var. Toprak bütünlüğün, siyasal bütünlüğünün ve egemenliğinin saldırıya uğraması. Yani bir meşru neden olması lazım. Bunun meşru bir yetkiyle olması lazım, yani Birleşmiş Milletlerin karar vermesi gerekir. Meşru bir amaç olması lazım, amacın daha büyük kayıplara yol açmaması lazım ve barışçıl yolların vesaire tüketilmesi lazım. Toprak bütünlüğü, bağımsızlık ve egemenliğine karşı bir saldırı. Saddam, Kuveyt’te bunu yapmıştı yanlış bir şekilde. Çok büyük bir hata işledi. İran’a saldırırken de aynı hatayı yapmıştı. Ama 1991’den sonra, hele 2000’de kimseyi ne tehdit etti, ne başka bir şey yaptı vesaire vesaire. Irak’ın yaptığı savaştı, kendisini savunuyordu çünkü. Ama Irak’a karşı yapılan işgaldi, savaş değildi, hiçbir meşru nedeni olmayan bir süreçti.

Biraz sonra Adana’dan örnekler vereceğim, Suriye’yi nasıl görüyor halk diye. Ama önce bir genel teori.

“Ticaret krizleri; aşırı üretim denilen salgın hastalık.” Ta 1844, Komünist Manifesto. “Bu ticaret krizleri savaşları tetikler, savaşları getirir” diyor ve “Bu dönüşsüz bir hastalıktır; bu yapı sürdüğü sürece bu tekrar tekrar yinelenir. Burjuvazi, krizleri ne yolla aşıyor; bir yandan üretici güçlerin büyük bir bölümünü zorla yok etme, öbür yandan yeni pazarlar fethetme ve mevcut pazarları daha da aşırı şekilde sömürme yoluyla. Ama buradan da bir çıkış yok” diyor.

“Savaş, ekonominin, ticaretin başka bir yolu.” Shakespear’den. “Ne o; altın mı? Sapsarı, pırıl pırıl, değerli altın mı? Karayı ak, çirkini güzel, haksızı haklı, alçağı soylu, yaşlıyı genç, korkağı yiğit yapmaya yeter bunun bu kadarı.”

Yani sadece bugün değil, bütün tarih boyunca bunlar şey yapılmış. Biraz sonra Makyevel’den bir şey okuyacağım. Diyor ki, “Aman Prensim, bu şeye dokunma; bunlar babalarının kaybını paralarının kaybından daha çabuk unuturlar.” “Yani nemalarına dokunma” diyor. Batı’nın da nemasına dokunmayacaksın. Hatta ben espri yapıyorum: “Gel Esad, serbest piyasaya geçelim, bu tür dirençlerinden vazgeç. Gel seninle Kızkalesi’nde çay-kahve içelim. Sonra söylemedi deme ha. Esad, bak, kardeşim, ben sana kaç kere söyledim; gel direncinden vazgeç, çayımızı kahvemizi de Kızkalesi’nde, Bodrum’da, İstanbul Boğazında içmeye devam edelim. Ben sana bir ağabeylik yapayım.” Ama temel koşul ne; serbest piyasa düzeneğine geçilmesi, bunun önündeki bütün engellerin ortadan kalkması.

Bu da Paranet’ten, Türkçeye de çevrildi bu. Çok güzel özetlenmiş bir şey: “Kaynak ararsan bulursun. İstikrar yoksa piyasa yoktur. Büyüme yoksa istikrar yoktur. Kaynak yoksa büyüme yoktur. Altyapı yoksa kaynak yoktur. Para yoksa altyapı yoktur. Kural yoksa para yoktur. Güvenlik yoksa kural yoktur. Amerikan Ordusu yoksa güvenlik yoktur. İrade yoksa, yani Amerikan iradesi yoksa Amerikan Ordusu yoktur.”

Müthiş bir şekilde özetlenmiş. Yani “Bu savaşlara biz karar alırız, bu militer şeye karar alırız ve bu kararı almak durumundayız.” Obama da gelse almak durumunda. Yok efendim insaniymiş, şuymuş, buymuş, ötekiymiş, berikiymiş; o zaman o iradeyi gösteremiyorlar. Onun için, Amerikan yönetimlerinin tümü bu iradeyi göstermek zorunda. Savaş iradesini göstermek zorunda ve militer üstünlüğünü, askeri üstünlüğünü korumak, sürdürmek durumunda.

Peki, tek başına ekonomi mi? Hayır, aynı zamanda bir güç gösterisi ve üstünlük kontrolü, uzun erimli düşündüğümüzde. Bazen tek başına kısa erimli bir şey olmayabilir, siyasetin başka bir yolu. Max Weber, uzun uzun bunlardan kimlerin pay alacağını, kimlerin kaybedeceğini anlatıyor. Daha sağ tandanslı bir açıklama, ama savaşları o kadar güzel açıklıyor ki. Max Weber kim? Max Weber, ünlü bir hukukçu, iktisatçı ve sosyolog. Ama Versailles Antlaşmasını, yani bizim Sevr’in Almanya’daki karşılığını Almanya adına imzalayanlardan biri. Daha sonra da, Almanya nasıl buradan çıkabilir diye, hatta Alman Sovyetlerini destekledi bir süre. Çünkü bu süreçten çıkılması gerekiyordu, onun için sosyalistleri desteklemek uygun olabilir mi diye, Alman Sovyetlerini bile destekledi. Aşağı yukarı bizim Kurtuluş Savaşına benzer bir yapı. Yani bir yandan Sevr gibi ağır bir antlaşmayı imzalıyorsunuz, öte yandan… Bütün bu anayasa hukuk, tarih, iktisat ve sosyoloji boyutunu biliyor. Onun için, savaşla ilgili değerlendirmeleri son derece önemli. Ben buradan sadece bir tablo vereyim. Diyor ki, “Eğer savaşlar sürdürülebilirse, götürülebilirse, hanedan güç, iktidar alır, saygınlık alır, hak, vergi, haraç alır, rant, tımar, arpalık, toprak alır, kâr, pazar alır, tekelci bazı imtiyazlar alır, şan, makam alır, şeref, sosyal onur vesaire alır.” Hanedan için pek çok şey var. Yani ABD bu savaşları, İngiltere bu savaşları şey yaptığı zaman işte aşağıya doğru bir yığın şeyler alır. Köylü ve işçiye de şu düşer, onlar da böyle bir şey alır. Geriye de bir şey kalmaz.

Ama mesela Türkiye için Irak meselesinde neler söylenmişti? “Bunlar at pazarlığı yapmaya başladılar” diye hatta kızmışlardı bizimkilere. Her şeye rağmen Türkiye çok tarihi bir tavır almıştı bu süreçte. Fehim bey daha da iyi hissediyordur bu süreci şu anda. Ben, 1 Mart’ın dünya tarihini değiştiren çok kritik kararlardan biri olduğu kanaatindeyim. Bütün bu sözlere rağmen 1 Mart tezkeresi geçmedi. Türkiye tarihinde çok çok önemli bir süreçti. 1 Mart tezkeresi geçseydi, onun askeri baskısını bırakın, sadece psikolojik baskısı bile bugünkü Irak’ın, İran’ın, Suriye’nin, yani o BOP’un 2003’te bitmesi demekti. Henüz Rusya da toparlanamamıştı. Sonu ne olurdu bilmiyorum, ama çok kritik bir şekilde Amerikan üstünlüğü, İngiliz üstünlüğü tamamlanmış olacaktı ve bölgeyi çok daha rahat dizayn edeceklerdi. 1 Mart tezkeresi, kim ne derse desin, bütün oyunu psişik anlamda da bozdu, alanda da bozdu. Türkiye alanda da her ne kadar pek çok şey yaptı gözükse de, onların istediği o askeri ve diğer gücü alamamış oldular Türkiye’den. Çok sıkıntılı da bir süreç yaşandı. O gün bu süreci yaşatanların hepsi de Amerikan askeri okullarında yetişmişlerdi, ama şimdi hapiste yatıyorlar. Yani hiçbiri de Amerikan karşıtı değildi. Belki aralarından birkaçı vardı öyle olan, bugünkü Ergenekon’dan içeride yatan. Ama bu temelde Amerikan planları bozuldu, olmadı. Bugün onun ağır faturasını içeride yatanlar ödüyor. Öbür kısımlarını konuşmuyorum; öbür kısımları, A’sı, B’si… 12 Eylülden herhalde bu salondakilerin çektiğini kimse çekmedi. Şu anda içeride yatanlar da 12 Eylülün bir parçasıydı. Bu ülkenin her tür, sosyal, iktisadi, siyasi aydınlanma kaybını 12 Eylül yarattı ve bugün o içeride yatanların hepsi de aşağı yukarı 12 Eylülü savunuyordu. Ama bugün niye bu bedeli ödüyorlar; 2003’ten dolayı ödüyorlar. Benim gördüğüm o. Yani 1 Mart tezkeresi süreci ve devamında hem askeri, hem siyasi, hem de sosyal sonuçları dolayısıyla.

Neler olur o durumda? 98 milyar kaybedersiniz, faizlerde yükselme olur, kurda düşme olur, IMF kredisi alamazsınız, kredibiliteniz düşer, borsa düşer, turizm kayıpları olur, ticarette önceliklerinizi kaybedersiniz, askeri yardımlar alamazsınız, Kuzey Irak ve Kürt kartını oynayamazsınız, içeride federasyonu önleme şansı ortadan kalkar, Kıbrıs’ta üstünlük sağlayamazsınız. Türkiye bunların pek çoğunu da kaybetti gerçekten, 1 Mart tezkeresini geçirmediği için. Ama diğer boyutlarını götüremedikleri için Türkiye olmadan, yeniden Türkiye’yi razı etmek için de bu bedellerin bir kısmı ödetilmedi. Çünkü ödetilse tamamıyla karşı tarafa geçme durumu var. Ama bütün bunlar 1 Mart tezkeresiyle ilgili sonuçlardı.

Peki, savaş kaybedilirse ne olur? Kral tahtını, cumhuriyetçiler egemenliklerini, burjuvazi ticari imtiyaz haklarını ve çıkarlarını, yönetici eşraf yönetsel güçlerini, kitleler de hayatlarını kaybetmekten korkarlar. Yani kaybedildiği zaman da böyle bir süreç başlar. Ama günümüzde gördüğüm, hani eskiden asker, şu, bu vardı, bunlar da kalmadı; günümüzde sınai ve ticari burjuvazi alıyor, diğerleri, asker de dahil, herkes kaybediyor. Sadece ticari ve sınai burjuvazi bu savaşları daha güçlü götürüyor.

İşte Irak işgali. Morga o kadar fazla ceset getiriliyordu ki, yer olmadığından bunlar üst üste yığılıyor. Hepimiz gördük. Yani köylüye, halka, vatandaşa neyin düştüğünü buradan görebiliriz. Diğer tarafta ABD’li bir asker annesi. Ona düşen de yine ölüm ve gözyaşı.

Karakter aşınmaları vesaire var mı şeyde? Evet, çok da aşındırıyor bu süreci, mezhep savaşlarına da gidebiliyor, etnik savaşlara da. Nedeni olmasa bile, aracı ve sonuçları bunlar olabiliyor.

Mete Çubukçu’dan bir alıntı: “Bugün iç savaşa sürüklenen, kan gölüne dönen, kimin ne yaptığı belli olmayan, herkesin besmele çekip sokağa çıktığı, geleceği kararmış bir ülke ile tamamen batağa saplanan bir işgal gücü vardır. Irak’ın işgali, bir ülkenin ne kadar aşağılanabileceğinin, insanlığın ne kadar ayaklar altına alınabileceğinin ve bir ülkeye nasıl tecavüz edilebileceğinin en açık kanıtıdır.”

İşte, Libya’da da görüyoruz, Suriye’de de görüyoruz. Hem Esad yönetimi, bütün hükümet güçleri, hem de Selefiler, öteki, beriki, hiçbir şeyi dikkate almadan, her bir şeyi yapıyor.

Eskilerden, Hindiçin’den vesaire örnekler var.

Fehim, Türkiye’nin konumunu zaten açıkladı. ABD oldukça güç durumda. 2005’te Wallerstein’dan bir alıntı: “Bu iş bitti, geçmiş olsun. ABD üç şeyi başarmalıydı; Irak direnişini yenmek, ülkede ABD’ye dost bir hükümet kurmak ve ABD halkının desteğini sürdürmek. Ancak, başaramadı; bu iş bitti, ABD kaybetti.” Yani ABD’nin kaybı ilk defa bugün söylenmiyor. Zor bir süreç yaşıyor ABD. Çünkü planladıkları şeyleri sürdüremediler, yapamadılar.

Irkçılaştırma, etnikleştirme, bu sürecin bir parçası.

Şimdi direkt yaptığımız çalışmaya gelelim. Benim öğrencilerimle beraber yaptığım bir çalışma, 50 öğrencimle birlikte. Her sene, o yıl yaşanmış önemli olaylarla ilgili ve bir de Türkiye’nin AB ilişkilerini konu alan böyle bir çalışma yapıyoruz. Uzun süre Irak konusunda çalışma yaptırdım. Önceki yıl Libya’yla ilgili yaptırdım. Bu sene mayısta da Suriye sorunu çok sıcak olduğu için, Suriye konusunu öne çıkararak bir çalışma yaptırdım.

Ülke olarak Suriye’yi nasıl görüyor vatandaş? Bu çatışmalardan tamamen bağımsız, yani doğrudan nasıl görüyor? Suriye’deki çatışmalar ve Suriye’ye müdahale konularında hangi görüşlere sahipler? ABD’nin bölge politikaları ve Türkiye’nin ABD ile ilişkileri hakkında neler düşünüyor? Adana’da, 564 kişiyle, eşit sayıda kadın-erkek ve aşağı yukarı bütün yaş gruplarını dahil ederek yapılan bir çalışma. Adana’daki bütün yaş gruplarından, hem erkek, hem kadınlardan 600 kişiye yakın bir grupla görüşmeler yapıldı.

Bu, Hatay’ın çoğulculuğu. Suriye’yle bir benzerliği.

Adana’daki halk, bir mesafeli akrabalık içinde görüyor Suriye’yi. Yani çatışmaları bir tarafa bırakırsak, böyle görüyor Suriye’yi.

“Suriye ile Türkiye’nin aşağıdaki özellikleri ne kadar benzer veya ayrı sayılır?” diye bir soru sorduk. Şıklar: “Hiç benzer değil”, “Benzer değil”, “Yarı yarıya benzer”, “Büyük ölçüde benzer”, “Tamamen benzer.”

Coğrafi özellikleri: Yüzde 41’i benzer olmadığını düşünüyor, yüzde 23’ü benzer olduğunu düşünüyor.

İklim özellikleri: Yüzde 35’i benzer olmadığını düşünüyor, yüzde 24-25’i benzer olduğunu düşünüyor.

Yeme-içme alışkanlıkları yine benzer şekilde devam ediyor.

Çocuk yetiştirme tarzları biraz daha benzemez gözüküyor.

Ama dikkat edin kaderlerine, son şeyde; “Hiç benzer değil”, “Benzer değil” şıkları aşağı yukarı yüzde 65 gibi bir şey. “Yarı yarıya benzer, yarı yarıya benzemez” de yüzde 25-30 civarında. Yani yaklaşık yüzde 85-90 oranında Türkiye’nin kaderinin farklı gittiğini, yani Suriye’nin farklı bir kadere sahip olduğunu, sadece yüzde 10’luk bir kitlenin benzer, ortak bir kadere sahip olduğumuzu düşündüğünü gösteriyor.

Dostluklar var, uzak kaldıkları yerler var.

“Bir yakınımın bir Suriyeliyle evlenmesi beni mutlu eder.” Adana’dakilerin yüzde 15’i, “Büyük ölçüde bundan mutlu olurum” demiş. Yüzde 50’si de, “Bir yakınımın bir Suriyeliyle evlenmesinden mutlu olmam” demiş.

“Bir çocuk evlat edinmek istesem, bir Suriyeli çocuğu evlat edinirdim.” Yüzde 48’i, “Suriyeli bir çocuğu evlat edinmem” demiş. Yüzde 20’si, “Edinirim” demiş.

“Organlarımdan birini bağışlamam gerekseydi bir Suriyeliye verirdim.” Yüzde 40-41’i, “Vermezdim” demiş. Yüzde 17-18’i, “Verirdim” demiş.

“Suriye ile dostluk her iki tarafa da yarar sağlar.” Ama mesela bu maddede sağduyu çok yüksek düzeyde. Burada yüzde 12 uzak kalıyor, direkt yüzde 56-57 onaylıyor. Yarı yarıya onaylayanlarla beraber yüzde 90 ediyor. Yani bölgede dostluk istiyor. Mesafeli bir akrabalık, mesafeli bir coğrafya, ama dostlukların devam etmesinden yana.

SALONDAN- Acaba savaş öncesinde bu soruları sormuş olsaydık nasıl bir tablo çıkardı?

Prof. Dr. ADNAN GÜMÜŞ- Bir miktar daha şey yapardı, ama çok oynamazdı.

SALONDAN- Bence oynardı.

Prof. Dr. ADNAN GÜMÜŞ- Üç-beş puan oynardı belki.

SALONDAN- Devletin antipropagandasının sonucudur bu.

Prof. Dr. ADNAN GÜMÜŞ- Yok. Onun da etkili olup olmadığını biraz sonra göreceğiz. AKP o konuda çok sıkıntılı, etkili olamadı. Yani AKP’li seçmenler dahi Suriye konusunda şey bakmıyor. Biraz sonra o rakamları vereceğim. Partilere göre çatışmaları nasıl değerlendiriyorlar, ona ilişkin rakamları vereceğim.

“Suriye’deki iç çatışmaların çıkmasında aşağıdaki sebeplerin nasıl bir rolü oldu?” Verilen cevaplar şu sonucu ortaya çıkardı: Genel olarak ülkedeki iktisadi sıkıntılar; bunun yüzde 65-70’lere yakın etkisi oldu. Ülkede din ve mezhep ayrılıklarının yine yüzde 70’ler civarında doğrudan etkisi oldu. Esad ve mevcut yönetimin hatalarının yine yüzde 70’ler civarında etkisi oldu. Ama diğer taraftan muhaliflerin hazırlık ve tutumlarının da daha yüksek bir etkisi oldu. Hele hele dış güçlerin çabalarının yüzde 87-88’lere çıkan bir oranda etkisi oldu. Yani mutlak bir şekilde dış güçlerin de etkisi oldu. Ama Suriye’nin hatalarının da payı var, iktisadi sıkıntıların da payı var, mezhep ayrılıklarının da payı var. Yani dış güçlerin etkisinin çok daha fazla olduğu düşünülüyor, ama bütün sebepleri de aşağı yukarı vatandaş görüyor.

Hani mezhep, etnik ayrılıklar vesaire, bunu tartışmak çok zor bir şey; ama küçük bir tablo vereyim, teorik bir tablo vereyim.

Çok basit olarak, hukuki ve kültürel düzeyde birlik ve çokluk durumları. Hukuki birlik, kültürel çokluk örneği biraz zor bir örnek. Hukuki birlik, kültürel birlik; Türkiye’nin de iddiası. “Ben öyle Kürt, Arap vesaire çok şey yapmıyorum; ama hukuki olarak hepsi kardeşim, hepsiyle de beraberiz.” Hukuki birlik, kültürel birlik arayışı içinde. Hukuki çokluk, kültürel çokluk olursa… Bu model tartışılıyor bazen, ama sıkıntılı bir durum. Hukuki çokluk, kültürel birlik ise zaten hiçbir şekilde savunulmuyor. Yani kültürel çokluğu sağlayacağız; ya hukuki birlik, kültürel çokluk olacak, ya hukuki çokluk, kültürel çokluk olacak. Bu, Suriye için de geçerli. Ama her birinin eksileri, artıları var.

Yine Hatay’dan Murat Altınöz’den bir dize. Hani bu Suriye’deki çatışmalar kısmına geçmeden aktarayım istedim:

Gece düşler kurmak için balkondan şehre bakıyorum

Trampetlerin sesleri geliyor uzak ışıklardan

Gözlerimde binlerce yüz tutuşmuş ve yalnız

Hangi balkona baksam kavgadan yeni çıkmış

Şimdi tam zamanıdır diyen ağabeyimin sesine benziyor

Halep’in tüm balkonları

Zamana düş kurmak için balkondan şehre bakıyorum

Ne annem giriyor düşüme, ne sürgün

12 Eylül sonrası bir şiir. Ama hanidir bu bölgenin sıkıntılarını da bir şekilde yansıtıyor.

“Suriye’deki iç çatışmaların çıkmasında aşağıdaki ülkelerin rolü ne oldu?” “Olayları hazırladı ve kışkırttı.” Yani Rusya ile ABD’nin pozisyonu. Tamamıyla karşı. ABD deyince, tüm kışkırtıcılık, olayları destekleme vesaire her birini görüyor.

“Peki, bu çatışmalar niye çıktı?” Petrol, enerji… Halk biliyor. Hani biz biraz önce teori anlattık. Teori anlatmaya gerek yok; halka da sorsan, bütün bunları sağduyusuyla, kendi deneyimleriyle aynı şekilde söylüyor.

“Suriye’deki iç çatışma ve olaylar ABD’nin mi, yoksa Suriye’nin mi daha çok işine geliyor?” “Doğrudan ABD’nin işine geliyor” diyenler çok büyük bir çoğunluk. “Suriye’nin işine geliyor” diyen çok çok az.

“ABD ile karşılaştırılırsa, bölgede Esad’lı bir Suriye mi daha büyük tehlike, yoksa ABD mi?” Bu, kritik bir soru. ABD’nin işte burada çok büyük sıkıntıları var. Bölgedeki bütün meşruiyetini kaybetmiş durumda. Mesela, böyle bir soruda, Esad’lı Suriye’yi tehlikeli gören yüzde 3-4’lük bir dilim, ABD’yi doğrudan tehlike gören yüzde 60; hem Esad’lı Suriye’yi, hem ABD’yi tehlike gören yüzde 25. Çıkıyor yüzde 90’lara. Yani bu bölge insanının yüzde 90’ı, ABD’nin bu bölgedeki güçlü varlığının büyük bir tehdit, risk olduğu algısı içinde. ABD, bir türlü bunu kıramadı.

“10 yıl önceye göre bugünkü mü, eski durum mu daha tehlikeliydi?” “Bugünkü durum daha tehlikeli” diyenler çoğunlukta. Onun için şey doğru algılanıyor.

“Suriye’deki iç çatışma ve olaylarda kim galip gelecek?” Vatandaş da aslında süreci görüyor. “Esad ve mevcut yönetim” diyenler yüzde 10’lar civarında, “Muhalifler” diyenler yüzde 30’lar civarında, “Çatışmaların sonu gözükmüyor” diyenler yüzde 50’ler civarında. Yani Suriye ile ilgili olarak durum tam bir istikrarsızlık kazanıyor.

“Türkiye’ye etkileri ne olacak?” “Türkiye için zararlı olacak” diyenler çoğunlukta.

Dün başka bir şehirdeydim, gece Adana’ya döndüm; yoksa sabahki oturumu çok merak ediyordum, buradaki insanların hissettiklerini birebir kendilerinden dinlemek istiyordum sabahki oturumlarda, ama son 10 dakikasına yetişebildim.

“Türkiye için zararlı olacak” diyenlerin oranı yüzde 60 küsur. “Ne yararı, ne zararı olacak” diyenler yüzde 20’ler düzeyinde. “Yararı olacak” diyenler de yüzde 3-4’ler düzeyinde. Yani bu çatışmaların Türkiye’ye 12 Eylül sonrası bir şiir. Ama hanidir bu bölgenin sıkıntılarını da bir şekilde yansıtıyor.

“Suriye’deki iç çatışmaların çıkmasında aşağıdaki ülkelerin rolü ne oldu?” “Olayları hazırladı ve kışkırttı.” Yani Rusya ile ABD’nin pozisyonu. Tamamıyla karşı. ABD deyince, tüm kışkırtıcılık, olayları destekleme vesaire her birini görüyor.

“Peki, bu çatışmalar niye çıktı?” Petrol, enerji… Halk biliyor. Hani biz biraz önce teori anlattık. Teori anlatmaya gerek yok; halka da sorsan, bütün bunları sağduyusuyla, kendi deneyimleriyle aynı şekilde söylüyor.

“Suriye’deki iç çatışma ve olaylar ABD’nin mi, yoksa Suriye’nin mi daha çok işine geliyor?” “Doğrudan ABD’nin işine geliyor” diyenler çok büyük bir çoğunluk. “Suriye’nin işine geliyor” diyen çok çok az.

“ABD ile karşılaştırılırsa, bölgede Esad’lı bir Suriye mi daha büyük tehlike, yoksa ABD mi?” Bu, kritik bir soru. ABD’nin işte burada çok büyük sıkıntıları var. Bölgedeki bütün meşruiyetini kaybetmiş durumda. Mesela, böyle bir soruda, Esad’lı Suriye’yi tehlikeli gören yüzde 3-4’lük bir dilim, ABD’yi doğrudan tehlike gören yüzde 60; hem Esad’lı Suriye’yi, hem ABD’yi tehlike gören yüzde 25. Çıkıyor yüzde 90’lara. Yani bu bölge insanının yüzde 90’ı, ABD’nin bu bölgedeki güçlü varlığının büyük bir tehdit, risk olduğu algısı içinde. ABD, bir türlü bunu kıramadı.

“10 yıl önceye göre bugünkü mü, eski durum mu daha tehlikeliydi?” “Bugünkü durum daha tehlikeli” diyenler çoğunlukta. Onun için şey doğru algılanıyor.

“Suriye’deki iç çatışma ve olaylarda kim galip gelecek?” Vatandaş da aslında süreci görüyor. “Esad ve mevcut yönetim” diyenler yüzde 10’lar civarında, “Muhalifler” diyenler yüzde 30’lar civarında, “Çatışmaların sonu gözükmüyor” diyenler yüzde 50’ler civarında. Yani Suriye ile ilgili olarak durum tam bir istikrarsızlık kazanıyor.

“Türkiye’ye etkileri ne olacak?” “Türkiye için zararlı olacak” diyenler çoğunlukta.

Dün başka bir şehirdeydim, gece Adana’ya döndüm; yoksa sabahki oturumu çok merak ediyordum, buradaki insanların hissettiklerini birebir kendilerinden dinlemek istiyordum sabahki oturumlarda, ama son 10 dakikasına yetişebildim.

“Türkiye için zararlı olacak” diyenlerin oranı yüzde 60 küsur. “Ne yararı, ne zararı olacak” diyenler yüzde 20’ler düzeyinde. “Yararı olacak” diyenler de yüzde 3-4’ler düzeyinde. Yani bu çatışmaların Türkiye’ye hiçbir getirisi yok, gelen getirisi de oldukça zararlı boyutta vatandaşa göre. ABD’yi Irak ve Libya’ya müdahale ve Suriye’ye olası müdahale konusunda tamamıyla haklı veya haklı bulan hiç kimse yok. “Kısmen haklı” diyen bir yüzde 10’luk grup var. Toplum, Suriye’ye de, Libya’ya da, Irak’a da müdahaleleri meşru görmüyor. “ABD’nin İran’a ve Suriye’ye müdahale etmesinin yanında mı, karşısında mısınız?” Yine yanında veya tamamıyla yanında olanlar yüzde 6-7’lik bir dilimi geçmiyor.“Türkiye’deki çatışmaları ABD’nin desteklediğini düşünüyor musunuz?” dediğimiz zaman; aşağı yukarı yüzde 60-70’lik bir grup, ABD’nin Türkiye’deki çatışmaları da desteklediğini düşünüyor.

“Peki, Türkiye, bütün bir bölge için; sadece Suriye için değil, bütün bir bölge için nasıl hareket etmeli?” Şıklar: “Yakından ilgilenmeli ve bölgenin yeniden şekillenmesinde yer almalı.” “Bölgedeki mevcut denge ve yönetimlerin sürmesinden yana olmalı.” “Mesafeli şekilde… Yani sadece birinci sütundaki bu yüzde 17-18’lik, genel olarak bölgeyle yakından ilgilenme şıkkını yok sayarsak, yüzde 80’i, “Bu işlerden uzak durmalı, sadece Türkiye’ye etkilerini kontrol etmeli, sadece mesafeli şekilde tedbir almalı” görüşünde.

“Suriye’deki çatışmalı olaylara müdahil olmalı mı, yoksa dışında mı kalmalı?” Yine “Muhaliflere silahlı müdahale dahil destek olmalı” yüzde 1-2’ler düzeyinde kalıyor. “Doğrudan müdahil olmadan muhaliflere destek vermeli” yüzde 8-9. Hani toplamda yüzde 10. Yüzde 10’un dışındaki kitle Türkiye’nin kesinlikle bu sürecin, bu silahlı çatışmalı sürecin tarafı olmasını istemiyor. Hiç kimse tarafından üslerin kullanılmasını istemiyor.

“Kiminle hareket etmeli Türkiye?” dediğimizde; “ABD ve NATO’yla” diyenler yüzde 10’un altında, “Rusya ve Çin’le” diyenler yüzde 6-7’ler arasında, “İran ve Suriye’yle” diyenler yüzde 5’ler dolayında, “Batı-Doğu dengelerini gözeterek hareket etmeli” diyenler yüzde 35-40’lara yaklaşıyor, “Hiç kimseyle olmamalı, kendi başına hareket etmeli” diyenler de yine bu civarda. Yani yüzde 75-80’i, Türkiye’nin çok fazla bu işlere, sağa sola bulaşmadan, kendi yağıyla kavrulmasından yana.

“Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesinin yanında mı, karşısında mısınız?” dediğimizde, yanında veya tamamıyla yanında olanlar da yüzde 15’ler düzeyinde kalıyor.

Şimdi gelelim dil gruplarına göre. Bu ilginç olabilir. Yani hangi dil gruplarına göre burada bir fark oluşuyor?

Tamamıyla yanında veya yanında olanları yanda, tamamıyla karşısında ve karşısında olanları da diğer tarafta gösterdim.

Sadece Türkçe olanların yüzde 62’si doğrudan karşısında, yüzde 19’u da ne yanında, ne karşısında. Yanında olanlar yüzde 19 civarında.Kürtçe konuşanların yüzde 22’si yanında, yüzde 68’i karşısında, yüzde 10’luk da bir ara grup var. Yani Kürtçe konuşanların yüzde 75-80’i karşı. Arapça konuşanların yüzde 80’i doğrudan karşı. Müdahaleden yana olanlar yüzde 12’lere düşüyor.

Bu şekilde dağılıyor dil grupları içindeki şey.

Bir de Alevi, Nusayri, Sünni, Şafi, bu tür ayrımlar var.

Sünni, Hanefi, Şafi olanların yüzde 61’i doğrudan karşısında, yüzde 17’si arada bir yerde, yüzde 22’lik bir destek var.

Alevilerde bu biraz daha keskinleşiyor; yüzde 84 karşı, yüzde 10 da, “Müdahale olabilir” yaklaşımına sahip. Ama bu müdahale, yukarıda söylediğim gibi, silahlı müdahale değil, bir şekilde müdahale olmak. Silahlı müdahaleyi savunanlar yüzde 10’ların altında.

Partilere göre de tasnif vardı. Çünkü “En son seçimde hangi partiye oy verdiniz, söylemek ister misiniz?” diye gönüllü sorumuz da vardı. Onu yüzde 70’lerde cevaplıyorlar, “Şuna oy verdim” diye. Orada, AKP’li seçmenlerin yüzde 60 küsuru, Suriye’ye yönelik her türlü silahlı müdahaleye karşıydı. Yüzde 25 civarında bir müdahale yanlısı olan var, ama onun da yine önemli bir kısmı müdahalenin insani düzeyde kalmasından yana. Onun için, AKP, bu olayda, Suriye politikasında ve bölge politikalarında kendi seçmeni içinde de meşruiyet alamamış durumda. Onu da ayrıca söyleyeyim.

… İkinci Dünya Savaşı sonrası söylediği bir şey vardır, ama bu savaşların geneliyle ilgili bir şey: “İçlerinden birisi kazanırsa, ikisinin de sonu olacak.” Savaşların böyle bir özelliği var. Burada maalesef çok kötü bir şekilde süreç devam ediyor.

İranlı şair Şehriyar da şöyle diyor: (Çünkü bu işin öbür ucunda bir şekilde dönüp dolaşıp İran’a geliyor bölgedeki dengeler.)

Bu dünya yalan dünya

Süleyman’a Nuh’tan kalan dünya

Her kime her ne verdiyse aldı

Süleyman’dan bir kuru ad kaldı

Onun için, ben, çok hızla, hem teorik bir çerçeve sunmak, hem de Adana’dan nasıl gözüküyor bu iş, onu sizlere sunmak istedim.

 

*  TMMOB   HATAY KENT SEMPOZYUMU “Suriye’deki Olayların Hatay’a Yansıması”

     1 Aralık 2012, 1. Basım, Şubat 2013

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!