*Tarih Şuuru ve Karşı-Devrimler…

Küresel ve yerel karşı-devrim süreçlerini yaşarken tarih şuuru olmayınca mevkii ve istikamet bulunamıyor…

 

Tarih Şuuru ve Karşı-Devrimler…

Süreçler bizi dürterek ve itip kakarak düşündürtüyor. Kafamıza kakıyor. Hatta sopayla vuruyor hiç sakınmadan. Her sosyal dönüşüm kangren olmuş bazı sorunları tarihe gömerken, mevcut gerilimlere de sayısız yenisini ekliyor. Tarih boyunca bu gerilimlerin bir kısmı dönüşümleri daha da radikal bir şekilde ileri götürmek isteyenlerin, bir kısmı da frenlemeye veya geriye götürmeye çalışanların çabalarından kaynaklanmıştır. Bu gerilimler, yaşanılan süreçler sırasında kısmen sonlanabildiği gibi, bazen belli olaylar dizisinden sonra, on yıllar hatta yüz yıllar boyunca farklı biçimler alarak sürebilir. Her zaman olduğu gibi somut örneklerle açıklamaya çalışalım ve örneklerimizi tarihin hızlandığı devrim ve karşı-devrim dönemlerinden verelim.

Fransız İhtilali sırasında Jacobenler ve Girondenler boğuşurken Babeuf taraftarları da daha radikal bir atılım için boyunlarını giyotine uzatmaktan çekinmemişlerdi. Aynı günlerde Vandee’nin kralcı ayaklanmacıları ve Toulon’da İngiliz Donanması’nın himayesinde direnenler de vardı. Lyon gibi başka ayaklanmalar on binlerce ölüyle bitecekti. Herkes bir tarafa çekerken Napoleon iktidara kondu ama onu da Bourbon restorasyonu izledi. 1830, 1848 ve 1870’de hesaplaşmalar birbirini izledi… Bu sürecin herhangi bir aşamasında herhangi birinden durumu analiz etmesini isteseydiniz kim bilir ne farklı şeyler duyardınız. Biz de Türkiye’deki karmaşık ve kaotik sürecin içerisindeyiz ve tarih şuuruna sahip olmadan bunun neresinde olduğumuzu bilemeyiz. Bir eğrinin şeklini ve hangi noktasında olduğumuzu bulmak için her nasıl önce eğrinin bulunduğu düzlemi veya uzayı tanımlamak, sonra da iyi matematik bilmek gerekirse; tarihi sürecin neresinde olduğumuzu da ancak şuurumuzu açık tutarak ve dezenformasyona direnerek kestirebiliriz. Bulunduğumuz noktadan sonrası ise açıktır. Yani etkilere göre belirlenecektir. Kimin nasıl etkileyeceği ise koşullara, bilince ve insiyatiflere göre ortaya çıkacaktır.

İngiliz İhtilali ile ilgili olarak da Kral II. Charles’ın idamını Leveler ve Digger’ların umutsuz eşitlikçi girişimlerini, İskoçların direnişini, Uzun Parlamento’yu, Cromwell’in diktatörlüğünü ve ölümünü takiben kraliyetin restorasyonunu ve Cromwell’in cesedinin mezardan çıkarılıp parçalanmasını okuduk. Herhalde hepsi farklı şeyler anlatır ve değerlendirmeleri da yıllar içerisinde değişirdi.

Rus İhtilali ise çok karmaşık sınıf mücadelelerinin milliyetçi eğilimlerle içiçe geçmiş ve özellikle olaylar sıcakken hiç de kolay çözümlenmemiş olan kaotik manzaralarını sunar. Kadetlerin, Sosyalist Devrimcilerin tasfiyesi, işçi muhalefetinin katliamla bastırılması, İç Savaş, Çekoslovak Lejyonu, yabancı işgaller, Polonya Savaşı, milli direnişlerin ezilmesi birbirini izler. Takiben enternasyonalistlerin ve Troçkistlerin tasfiyesi, eski bolşeviklerin imhası, Ukrayna’da Holodomor katliamı, kollektifleşme felaketleri, büyük tasfiyeler, Yahudi davaları, toplama kampları, on milyonlarca ölüm, yumuşama, büyük savaş, yeniden inşa, sonunda Glasnost ve Presteroyka’nın çok hızlı çöküşüyle can çekişen parti iktidarının ölümü. Zaten SSCB’deki rejimin artık kurtarılabilir bir tarafı kalmamıştı. Nihayet Soğuk Savaş’ı emperyalizm kazandı; dünya karşı devrimci-gerici bir dalganın altında kaldı. Günümüzün temel eğilimi bu yıkıcı tsunaminin önlemez ilerleyişidir. Bu dalga emperyalizm tarafından uzun vadeli jeostratejik planlamalarla birlikte düşünülmüştür.

Örneğin,  SSCB’nin parçalanmasının Soğuk Savaş’ı kazanma mantığının ötesinde, bu savaş bittikten sonra ABD’nin öngördüğü tek kutuplu yapıya karşı tehditleri önleme amacını taşıdığını da düşünmek gerekir. ABD Rusya Federasyonu’nu bir yandan kendinden çok uzaklaştırmamaya, diğer yandan da gücünü sınırlı tutmaya çalışmaktadır. Onlara göre, Rusya eski gücünü toparlayarak Romanovlar veya SSCB dönemindeki büyüklüğünü tekrar ihya edecek konumda olmamalıdır. ABD’nin Orta Asya’daki girişimleri sadece Çin’e  karşı değil aynı zamanda RF veya BDT karşıtı bir yan da içeriyor. Ancak bunlar karmaşık işlerdir. Rusya’nın İran’ı desteklemesi ise buna karşı yaptığı çok sayıda hamleden birisidir. Şanghay İşbirliğini de bu süreçle bağlantılıdır. Ama hepsi birbirinden kuşkulanan oyuncular arasında oynanan sinsi bir oyundur bu.

Böyle bir ortamda, kendisini emperyalizme karşı koruma kapasitesi Türkiye’den çok daha büyük olan Rusya bile bunu ancak çok sınırlı olarak başarabilirken, Türkiye’nin bu fırtınalı denizde büyük sıkıntılara girmesi kaçınılmazdı. Yani, karşı-devrim Türkiye’de büyük adımlar atmıştır. Bunu hala kavrayamayanlar var. Anlamak istemeyenlerle uğraşacak değiliz. Ne kastettiğimizi bir dizi tanımla açıklamak istiyoruz.

Tanım 1: Türkiye devriminden kastımız 1920’lerde ulusal kurtuluşçu ve modernist reformcu kadrolar tarafından gerçekleştirilen “bağımsız” Cumhuriyettir.

Tanım 2: Bu Cumhuriyet, birçok başka devrim gibi başından itibaren baskıcı ve anti demokratik nitelikleri ağır basan bir yapı olmuştur. İktidarın hızla büyük mülk sahiplerinin eline kayması tabanı zaten geniş olmayan reformist-devletçi kanadın etkisizleşmesine neden olmuştur. Öyle ki Mustafa Kemal’in prestijiyle dahi toprak reformu kabul ettirilememiş, sırf bu bile ülkenin demokratikleşmesi önünde sürekli bir engel yaratmıştır. (Burjuva demokratik devrimlerinin toprak meselesine yaklaşımları ile ülkelerdeki demokratik yapıların niteliği arasındaki ilişkiyi bir başka yazıda ele alacağım.) 1950’den sonra emperyalizme teslim olunmasıyla ülke kademe kademe bağımsızlığını yitirmiştir. Karşı devrim, tıpkı devrim gibi esas olarak devlet mekanizmasının ele geçirilmesi, bu mekanizma üzerinde kontrol tesis edilmesi sayesinde ilerlemiştir. Bağımsız cumhuriyetin yitirilmesi karşı-devrimin (iç ve dış) en büyük zaferi ve Türkiye halkının kara yazgısıdır. Tarih boyunca ilk kez bu duruma düştük. Osmanlılar en kötü günlerinde bile bu kadar onursuz bir şekilde boyun eğmediler, ellerinden geldiğince direndiler. Bir devletin elemanları yabancı güçlerle birlikte kendi yurttaşlarına komplo kuruyorsa ve bu elli yıldır sürüyorsa, ve ne yapıp yapmayacakları dışarıdan dikte ediliyorsa bağımsızlıktan söz edilemez. Ve ayrıca, bir devletin kurumları yabancı komploları önleme gücüne ve iradesine sahip değilse de durum budur. Bugün binlerce uğursuz vakıf ve kurum ülkede cirit atıyor.

Tanım 3: Bağımsızlığın yitirilmesi hem kendi başına bir karşı devrim hem de ülkedeki gerici ve yıkıcı akımların desteklenmesini sağlamış olan bir karşı devrimdir. Böylece 1920’lerdeki ulusal bağımsızlık savaşının birçok kazanımı yitirilmiş ve kalanlar da aşındırılmıştır. Örneğin ülke uzun zamandır “güvenilir” ulusal güvenlik kurumlarına sahip değildir. On yıllardan beri herhangi bir haberin dezenformasyon olup olmadığını, herhangi bir terör olayının nereden kaynaklandığını veya siyasi partilerin kimin için çalıştığını belirleyecek kamu kurumlarımız bulunmamaktadır. Tam tersine sözde milli ve/veya kamuya ait kurumlar dezenformasyon ve terör yapmıştır. Bugün kendi tarihimizi yazmaktan bile aciz haldeyiz çünkü örneğin içerideki terör ve darbelerde yabancıların rolü konusunda belgeler bizzat bu kurumlar tarafından  gizlenmektedir. Birçok şeyi ancak varsayabiliyoruz.

İşte bağımsızlığın yitirildiği bu koşullar altında, tüm dünya ulusal devletleri yıpratan bir fırtınanın etkisindeyken Türkiye’nin bundan muaf kalması olanaksız hale geldi. Örneğin, militan İslami akımlar (daha eskisini şimdilik es geçelim) Soğuk Savaş’ta Rusya’ya karşı özellikle Orta Asya ve Orta Doğu’da desteklenirken, daha sonra başka araçlar için yönlendirilmeye başlanmıştır ki, bunların Türkiye’de yaptıklarının çoğu henüz ortaya çıkmamıştır. Bu sadece tek bir örnektir. Esas konu emperyalizmin çok daha derin bir şekilde içselleşmesi ve karşı-devrimlerin gelişmesini rahatça yönlendirmesidir.

Burada bir başka acı gerçekten söz edilmesi gerekir. Karşı devrime uğrayan Rusya (ki orada da on yıllara yayılarak aşamalar halinde gelişmiştir) berbat bir oligarklar rejimi kurmuş; daha berbat dikta rejimleri eski SSCB ülkelerinin hemen tümünde iktidara çökmüştür. Arap alemi ise berbat durumlardan daha berbatlarına sürüklenmektedir. Bunlardan söz etmemizin nedeni, dünya çapında iyi haber olmamasıdır.

Şimdi nur topu gibi karşı-devrimlerimizin bazı özelliklerine bakmaya devam edelim

1) Her devrimin karşı-devrimi eşyanın veya diyalektiğin gereğidir. Bunun gücü her yerde olduğu gibi bizde de özgül koşullara dayanır.

2) Türkiye’nin NATO ve İkili Antlaşmalar ile batıya teslim olması kendi karşı devriminin daha güçlü bir şekilde ilerlemesine zemin hazırlamıştır. Örtülü siyaset emperyalizmin zorlamasıdır ama burada da buna yatkın olanlar yok değildi. Siyasette gizlilik her zaman karanlık işler çevirenlere yarar.

3) Soğuk Savaş’ın batının zaferiyle sona ermesiyle oluşan koşullar dünyanın her yanında karşı devrimlere hız kazandırmıştır.

4) Cumhuriyetin iç zaafları karşı devrime karşı mücadeleyi son derece zorlaştırmıştır. İç ve dış sermayenin bütünleşmesi hızlanırken, rant paylaşımının siyasi mekanizmaları ve hukuku dejenere etmesi bu sorunların en büyükleridir. Siyasi kurumlar da rant dağıtımı yoluyla gelişmeleri yönlendirme kapasitesine sahiptir.

5) Cumhuriyete sahip çıktığını iddia eden (öyle olduğunu ileri süren) kesimlerin basiretsiz ve şaşkın tutumları, teslimiyetçi tutumları ve teslim olmayanların mücadele zaafları, başka şeylerin yanı sıra rant dağıtımına tabi olmalarından da kaynaklanmaktadır.

Dünyaya dönelim:

6) Dünyada mikro milliyetçiliğin beslenmesi ve ulus devletlerin yıpratılması hiç birisi emperyalizme direnemeyecek olan yerel (bazıları yarı feodal) dikta rejimlerinin oluşturulmasına yol açmaktadır. Emperyalizm halklar arasında mümkün olan her etnik, dini, mezheple ilgili, bölgesel vs. ayrılığı desteklemekte, kimileri de sazan gibi bunlara atlamaktadır.

7) Herkesin hızla zenginleşmek istemesi ve bunun için dünya kaynaklarının yağmasından pay almaya razı olması birçok felaketin nedenidir.

8) Kapitalizmin temel mantığı yerel sermaye sahiplerini siyasi işbirlikçiliğe yönlendiriyor. (Paranın milliyeti ve inancı yoktur).

9) Kapitalizme alternatif olma iddiasıyla ortaya çıkan her rejim belli süreçlerde çürümüş bürokratik diktatörlüklere dönüştü.

10) Başta mücadele birikimi olmak üzere birçok başka neden var. Kimi uluslar mücadele deneylerini koruyarak geliştiren kurumlar oluşturarak avantaj sağlıyorlar. Kimileri ise her şeyi yeniden öğrenmek zorunda kalıyor. Ne yazık ki Türk kültürü bu ikinci grupta yer alıyor. Tarih boyunca bir avuç istisna dışında hemen her mücadeleye şaşkınlık içinde başladık, sonradan toparlayabildiklerimizi kazandık, diğerlerini yitirdik. Aynı süreç bugün için de geçerlidir.

Bu kadar olumsuzluktan söz etmek eskiden iyi karşılanmazdı. Moral bozuculuk yapıyorsun denilirdi. Kaçınılmaz zaferlerden, yükselen mücadelelerden filan söz edilirdi. Hiçbir şey kaçınılmaz değildir ve her şey insanların çabalarına bağlıdır. Ama daima bazı avantajlar vardır. Görmek için önce olumlu bir bakış açısına sahip olmak gerekir. Bu karamsarlara göre bir iş değil. En yüksek dağa bile neşeyle çıkmak gerekir. Bunun güzelliğini sağlayan tarih şuurudur. Nerede olduğunuzu görmenizi ve yolunuzu bulmanızı sağlar.

Mehmet Tanju Akad

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!