Tarihsel kırılma dönemleri için bir döngüsellikten söz edilebilir mi?

Uygar dediğimiz toplumların yıkılma dönemlerinden söz ediyorum. Tarih kitapları büyük uygarlıkların ansızın yıkıldıklarını anlatıyor. Bu yıkılma sürecinin bir nedeni, o toplumun iç çelişmeleri, iç çatışmaları ise, diğer nedeni de ‘barbar’lar diye nitelenen halkların göçleri ve istila girişimleridir.

Bilinen dünya tarihinde son 3200 yıllık zaman diliminde bu olayın gerçekleştiği belirgin dört dönem var. Bu döngüsel çevrimin izlerini Uygar dünyanın başlangıcına kadar götürmek mümkün olabilir belki. Ama yazının derdini anlatmaya bu dört dönem yeter sanırım.

Birincisi, M.Ö 1200 yıllarında gerçekleşen yıkımdı. Yunanistan’dan bugünkü Gazze şeridine kadar bütün büyük kentler yakıldı. Yunanistan’daki Pilos’ta M.Ö 1200 civarına ait bir saray harabesinde bulunan alışılmadık bir kil tablet ‘gözcüler kıyıları kolluyor’ diye söze başlıyor. Suriye’de zengin bir ticaret kenti olan Ugarit’in aniden yağmalandığı anlaşılıyor. Bu kentte bulunan bir Hitit kralından gelen mektup yiyecek diye yalvarıyor. Bir başka mektup Ugarit kralının Hitit kralını desteklemek üzere uzaklara gittiğinde, kendi şehrinin yakılıp, yıkıldığını anlatır. Deniz halkları diye isimlendirilen istilacılar birden her yerde ortaya çıkmışlardı. Bazı arkeologlar M.Ö. 1300 lü yıllarda yüksek hava sıcaklıkları, kuraklıktan söz ediyor. Kuraklık göçer, hayvancılıkla uğraşan halkları yerinden etmiş, göç dalgasını başlatmıştı. Üstüne birde, örneğin Hititlere M. Ö 1320 de Mısırdan geldiği anlaşılan vebayı ekleyin tablo tam olur. Nerden ve ne zaman geleceği belli olmayan baskınlar, köylüleri yerlerinden etti. Kıtlık arttı. Çiftçiler vergi veremez duruma düşünce gelir azaldı. Devlet asker besleyemez hale geldi. Asker sayısının azalması, akıncıların daha rahat at koşturmalarına yol açtı. Kaos büyüdü ve Devletler çöktü. Zenginleşen merkezler ile sınır boylarında ilişkilerin arasındaki dengenin alt üst oluşuna tanıklık eder o günler. Tıpkı, ünlü atasözünde özlü bir şekilde ifadesini bulan olay gerçekleşir. Biri yer, biri bakarken kıyamet kopmuştur.

İkinci dönem, Pers İmparatorluğunu yıkan İskender’den sonra küçük devletler sonrasıdır. Yaklaşık M.Ö. 4. yy.

Üçüncüsü, Batı Roma’nın Hunlar ve Germen kabileleri tarafından yıkılması. M.S 4. yy.

Dördüncüsü ise 12. yy sonu, 13. yy başında Moğolların önlerine gelen bütün uygar devletleri yıkıp geçtikleri dönem.

Kaba bir bakış, yaklaşık sekiz yüz senede bir yıkım ve altüst oluşun varlığını ortaya çıkarıyor. Bu dönemler arasında zamansal bir döngüden söz edilebilir mi? Düşünmek lazım. Günümüz, son yıkım sürecinden sekiz yüz yıl sonrasına, neredeyse zamansal olarak tam olarak denk gelen bir dönem. Periyodik zamanlamanın tesadüf olabileceğini hesaba katıp başka göstergelere de göz atmakta fayda var.

Bu göstergelerden biri, sözü edilen uygarlıkların yükselebilecekleri yere kadar yükselen, yayılabilecekleri bütün alanlara yayılan bir konumda olup olmadıklarıdır. İçte ve dışta genişlemenin sonuna gelindiğini, her üç dönemde de görmek mümkün. Günümüz koşullarında da bu rahatlıkla söylenebilir.

İkinci gösterge, toplumların asalak üst yapılarının alabildiğince şişip, toplumsal dokunun sırtında yük olup olmadıklarıdır. Bu özelliğin de bütün dönemler için gerçekleştiği söylenebilir. Örneğin, En parlak dönemlerini, bizim kullana geldiğimiz şekilde, Büyük Keyhüsrev (Kiros) (M.Ö.576-590) ve Büyük Dairus zamanlarında yaşayan tarihin ilk büyük imparatorluğunda yaşananlara göz atmakta yarar var. Büyük Kiros Ege denizinden, Asya’da gidebileceği en uç noktaya, bugünkü Kazakistan, Afganistan, Pakistan’a dek gitmiş ve orada ölmüştü. Ardından gelen Kambises’de Afrika’da en uç noktaya, Mısır’ı almış, batıda Kartaca, güneyde Habeşiştan sınırına, erişmiş ve ölmüştü. Darius ise imparatorluğu Avrupa yönünde genişletti. Onun zamanında, Trakya ve Makedonya Pers egemenliğine girdi. Darius paranın, Ege denizi çevresinde yükselen toplumsal gelişmenin peşinden gitti. Heredot’a göre İtalya’ya casuslar gönderdi. Kartaca’ya bile saldırmayı düşündü. Gemicilikte ustalaşmış Fenikelileri kendi donanmasının ücretli temel taşı yaptı. Pers orduları o kadar büyüktü ki Heredot’a göre, ırmağın suyunu içip bitirmişlerdi. Persler tarihin ve bilinen dünyanın ilk büyük imparatorluğunu kurdular. Gidebildikleri yerlerin son sınırına kadar yayıldılar. İskender kapıya dayandığında, imparatorluğun eski şaşaasından eser kalmamıştı.

Yayılabilecek sınırların sonuna gelme, yeni gelir kaynakları yaratamama aynı zamanda dağılımdaki dengesizliği de arttırır. Ülke gelir dağılımında dengesizliğin artması, başka bir göstergedir. Adam kayırmacılık artar. Bir devletin yazgısı sonuçta kendini var eden kesimler arasındaki toplumsal tahammüle bağlıdır. Toplumu oluşturan kesimler birbiri ile yaşamak istemez hale geldiğinde o toplumun yaşama şansı hemen hemen yoktur.

Bugün Dünyadaki ve Kapitalist merkezlerdeki gelişmeleri, bir de bu gözle değerlendirmekte yarar var kanaatimce.

Saffet Bilen

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. orhan karakuş

    Ülkemiz Türkiye’de “tiranifravunluk” denenmek istenmektedir… siyasi yapıların tümüne sirayet eden “muaviye tarzı şark kurnazı bir makyavelizm” her yeri tasallut altına almaktadır… Türkiye tarihsel süreçte vuuku bulan batı modernitesi ve şark kurnazı mülkiyet verli sistem kültürününün arılanma ve durulanma kompleks tesisini inşa etmeye başlamıştır…Herkes vicdani yüce dağlarının “doruğunda buz kesen” saf damlalarını bu tesise arıtım enerjisi olarak sunmalıdır…

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!