Türkiye’nin çelişkiler yumağı-Mehmet Tanju Akad

Karşımızda öyle bir yumak var ki, yanlış ipleri çektikçe büsbütün karışıyor*

 

 

Türkiye’nin çelişkiler yumağı

işin kötüsü herkes bir tarafından çekiştirip duruyor

Üç kıtanın kesişme noktasında bulunan güneşli ülkemizde bol miktarda çelişki mevcuttur. Bunları yönetmeyi bilemediğimiz için daima krizlerle karşı karşıya kalan bir ahaliyiz. Hatta kriz bizim milli karakterimiz ve doğal halimiz olmuştur diyebiliriz. Bir gün şayet krizsiz kalırsak (Allah göstermesin!) ne yapacağımızı şaşırıp öyle aval aval havaya bakarız. O halde (bağlantıları kaçırmayın!) önce çelişki demetlerini ayıralım.

Birincikümede doğa ile kurduğumuz ilişkinin kötülüğünden kaynaklanan büyük çelişki vardır. Doğasını yok eden bir ahali zaten mahvolmaya mahkûmdur. (Tenakuz-u azam.)***

İkincikümede kapitalizmin tabiatından kaynaklanan temel çelişki vardır ve bu ilk grupla da alakalıdır. (Tenakuz-u asli.)

Üçüncü kümede emperyalizm ve işbirlikçileri ile Türkiye halkı arasındaki çelişkiler yer alır. Öncelikli sorun olduğu için baş çelişki budur. İkinci grup ile alakalıdır ama artık ilk grup ile de çok alakalı hale gelmiştir.  Buna da (Tenakuz-u evvel) diyelim.

Bu üç grup, diğer çelişkiler üzerinde diğerlerinden daha fazla etkiye sahiptir. Diğer çelişkilerle devam edelim…

Dördüncü kümede çağdaş bir yaşama sahip olan halk kesimleri ile geleneksel hayat tarzından ve anlayışlardan kopmamış olan ahali arasındaki çelişkiler vardır. Bunun yansımaları ise (4B) Kıyı bölgeleri ile iç bölgeler, (4C) Büyük kentler ile kırlar, (4D) Batı bölgeleri ile doğu bölgeleri, (4F) Büyük kentlerin farklı muhitleri arasındaki tali çelişkiler şeklinde devam edip gider ki, bunlar çoğu zaman iç içe geçmiş olup, bazen çok bulanık ve dolaylı şekillerde tezahür eder ve alt kategoriler arasındaki ayırımlar da çoğu zaman net değildir.

Beşinci kümede etnik farklılıklar vardır. Türkiye ahalisi içerisindeki her etnik grupta şövenist ve ırkçı eğilimler ve dolayısıyla yoğun bir karşılıklı güvensizlik mevcuttur.

Altıncı kümede din ve mezhep farklılıkları ve bunlarla ilgili saldırılar, hoşgörüsüzlük ve güvensizlik bulunmaktadır.

Yedinci kümede doğu-batı ikilemi dışındaki kültürel çelişkiler vardır. Örneğin Türkiye’nin “bilmediği” **** tarihiyle barışık olmaması ya da sözde demokratik bir ülke olmasına rağmen demokrasi kültürünün olmaması da yaman birer çelişkidir.

Sekizinci kümede diğer çelişkiler diyelim. Bu, gerektiğinde her şeyi içine atacağımız torba küme olsun, şimdilik dursun…

Doğa ile insan arasında her zaman çelişki vardır. İnsan doğa içerisinde bir anomalidir ve iyi yaşamasını sağlayacak bazı şeyleri elde etmek için doğayı tahrip eder. Ne var ki bu şeylerin tanımı son derece farklı olabilir. Birisi için iyi yaşamak doğayı en az tahrip ederek sınırlı bir maddi tüketim, fakat yüksek bir kültürel tüketim yapmaktır. Diğeri içinse doğayı azami tahrip ederek paraya dönüştürülecek mallar üretmek ve daha fazla para ile doğayı tüketen en fazla sayıda ürüne sahip olmaktır. Türklerin çoğu maalesef bu ikinci yolu tercih eder. Gerici iktidarların seçilmesinin temel nedeni de budur. ı*ı Tüketim hırsı içerisindeki kitlelerden oy alırlar. Bu anlamda Türkiye halkı doğa ile olan ilişkisini (dolayısıyla çelişkisini) çok kötü yönetir. Birçok ülkede kıyılar, ormanlar, su havzaları, milli parklar kutsaldır. Buraların yağmasını akıllarının ucundan bile geçmez. Türklerin çoğu her gün bunları yağmalamayı hayal eder. Kısa süre öncesine kadar dünyanın en güzel ülkelerinden birisi olan Anadolu ve Trakya son elli yılda güzelliklerinin ve kaynaklarının büyük çoğunluğunu yitirmiştir. Kalanlar da gitti gider… Bu güzellikleri yaşayan son nesil biz olduk ama bu kötü bir şans çünkü her geçen gün bir başkasının mahvına şahit oluyoruz.

Tarih boyunca doğasını koruyamayan her uygarlık yıkılmıştır. Sümer ve Babil’in yok oluşu salma sulama nedeniyle çok az yağmur alan topraklarının tuzlanmasıdır. İnkalar ise toprağı aşırı kullanıp verimsiz hale getirdikleri için çöktüler. Birçok bozkır ise aşırı otlatma nedeniyle bozuldu. Daha nice örnek var. İnsanın uzun süre kullandığı her topraklar çoraklaşmıştır ama bazılarında bu daha az olmuştur. Anadolu’da da daima salma sulama yapılmıştır ama Mezopotamya’nın aksine burada toprağı yıkayan yağmurlar aşırı tuzlanmayı önemli ölçüde önledi. Ama son yıllarda meralar, ormanlar, vadiler, sulak alanlar yağmalandı, birinci sınıf tarım toprakları yerleşime açıldı. Erozyon, kentleşme, yollar, barajlar ve daha neler.

Kısacası, adeta bu toprakları bırakıp gitmeden önce kalan son değerini de paraya çevirelim, son ağaçtan tomruk yapıp satalım, sonrası bizi ilgilendirmez diyen sömürgeciler gibiyiz. Başka hiçbir şey olmasa, sadece bu olgu bile başımıza büyük felaketler getirecektir. Aslında bunlar geldi de aldıran yok. Ergene Nehri veya Banaz Çayı’nın yanında bir oturun görürsünüz. Anadolu ve Trakya’nın katilleriyiz. Bir de oturup siyaset konuşuyoruz. Öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur?

Gelelim temel çelişkiye. Burada artık ekonomi ve politika alanındayız. İçinde yaşadığımız çağda temel çelişki kapitalizm ile geniş halk kesimleri arasındadır. Elli, hatta otuz beş yıl öncesinde olsaydık kısaca emek-sermaye çelişkisi der geçerdik. Bunu şimdi de söyleyebiliriz ve yanlış olmaz ama durumun karmaşıklığını gözden kaçırmamıza neden olabilir. Şöyle ki günümüzde artık emek-sermaye çelişkisi genelleşmiştir.

Eski kapitalizmde dünyada kapitalist ilişkiler hâkim olsa da, bunun dışında yaşayan geniş kitleler vardı. Ticaret sermayesi bunların ürünlerinin sadece bir kısmını alır, köylülüğün önemli bölümü ya feodal ilişkiler içerisinde, ya da geçimlik üretim seviyesinde bağımsız yaşardı. Tarımda kapitalist ilişkiler nispeten sınırlıydı. Emek-sermaye çelişkisinin dışında (bu sömürü altında olmadıkları anlamına gelmez) yaşayan geniş kitlelerin başka sorunları daha güncel olabiliyordu, özellikle feodalizmin yaygın olduğu bölgelerde.

Yeni kapitalizmde ise emek-sermaye çelişkisi öz itibariyle aynı kalmakla birlikte, bu çelişki dünyadaki diğer üretim ilişkilerini tasfiye ederek genelleşmiş ve bunu başardıktan sonra da dünya insanlarının ortak varlığı olan kamu alanlarını yağmalamaya girişmiştir. Buna doğal ve tarihi servetler de dâhildir. Dahası, eskiden devletler ve belediyeler, kapitalistlerin hâkim oldukları veya etkinlikte önde geldikleri birer kurumken, artık onların basit birer hizmetkârı haline dönüşmüştür (istisnalar olabilirse de giderek azalmaktadır). Bunun yanında büyük şirketler emeklilik fonlarından sosyal güvenliğe, eğitimden sağlığa kadar her alanı kapitalist ilişkiler ağının içine almıştır. Çoğu yerde kapitalist bir işletmeye para vermeden gezemezsiniz bile  (bu durum Türkiye’de rezillik seviyesine çıkmıştır, gelişmiş ülkelerde deniz kıyılarını kapatmayı ya da milli parkları satmayı hayal dahi edemezler). Çok daha önemlisi şimdi tohum-fide satışını dahi kısıtlayarak veya yasaklayarak bunu çokuluslu şirketlerin ayrıcalığına terk ediyorlar.

Kısacası, emek-sermaye çelişkisi temeldir. Artık çelişkiler büyük sermaye ile sadece proletarya değil, çok geniş halk kesimleri arasında uzlaşmaz bir hal almıştır. Öte yandan yaygın hizmet işletmeciliğinin gelişmesi ve yüksek ücretli bir ayrıcalıklı kesimin ortaya çıkmış olması kimi bakışları bulandırmaktadır ama bunlar temel durumu değiştirmez.

Böylece, baş çelişki meselesine gelmiş buluyoruz. Bu çelişki Türkiye’de gerçekleştirmiş olduğu gizli işgal ile bütün önemli politik ve ekonomik gelişmeleri yönlendiren emperyalizm (ve işbirlikçileri) ile başta emekçiler olmak üzere bütün Türkiye halkı arasındadır. Baş çelişki olmasının anlamı, bu çelişki çözülmediği, yani ülkemiz bağımsızlığını kazanmadığı taktirde diğer çelişkilerin de çözümüne başlanamayacağıdır. Başta emekçiler dememizin nedeni ise biraz karmaşıktır. Emekçilerin kapitalizmle çelişkilerinin bu çelişki ile iç içe geçmesi önemlidir. Ama vurgulanması gereken tüm Türkiye halkıdır ve burada halk sosyolojik değil siyasi bir anlam taşımaktadır. İşbirlikçilere karşı olan geniş kesimler kast edilir. Ama ileride açacağımız gibi dini ve etnik meseleler halk arasında bölünmeye ve bir kısmının işbirlikçi kesime katılmasına yol açmaktadır.

Emperyalizmin etkisi her ülkede tam olarak aynı değildir. İşbirlikçilerin ve direnenlerin tıynetine göre değişir. Bazı ülkeler uluslararası pazarlara açılmakla birlikte gene de toprak başta olmak üzere ülkelerinin doğal zenginliklerini ve kamu kaynaklarının bir kısmını muhafaza ederler. Kimisi de son derece tıynetsiz olarak her şeylerini yağmaya açarlar.

Günümüz Türkiye’sinde geçmişle mukayese dahi edilemeyecek ölçüde iç ve dış yağma vardır ve doğamız da geri dönülmeyecek şekilde tahribe uğramaktadır. Ve doğa ile insan arasındaki çelişki gerek fiili tahribat, gerekse zihniyet, gerekse de bunu sınırlayacak devlet politikalarının yerine tam tersinin uygulanması nedeniyle antiemperyalist mücadeleye bağlı hale gelmiştir. Bunda işbirlikçilerin, hiçbir teoriye sığmayacak olan tıynetsizliği ve yağmacılığının da rolü vardır. Yani, örneğin Kırgızistan’a, Bulgaristan’a veya Gana’ya gitsen, kaynaklarını bu ölçüde yağmalattırmazlar. Bizdeki özel bir ruh kirliliğidir. Her halükarda emperyalizm ve işbirlikçilerinin hegemonyasından kurtulmak birinci vazifedir.

Gel gör ki, bu tespit yapılalı yarım yüzyıl oluyor. Bu kadar açık bir çelişki, açık bir talan, açık bir aşağılanma altında yapılan sayısız katliamlar, darbeler, komplolara rağmen etkili bir şekilde harekete geçilemiyor. Bunun nedenleri çok uzun ama bundan sonraki çelişkiler bunun ipuçlarını da verecek. Ne var ki, bu çelişkiyi aşmadan, başka alanlarda ne yaparsak yapalım sonuca ulaşamayız. Bağımlı bir ülkede ne demokrasi olur, ne de herhangi bir alanda çok ciddi adımlar atılabilir.

Şimdi artık dördüncü kümeye geldik. Burada “hayat tarzları” arasındaki çelişkiden söz edeceğiz. Kıyılar-iç bölgeler, köyler kentler demeden önce bunların hepsinin temelinde var olan Doğu-Batı çelişkisini ele almamanız gerekir.

Bilindiği gibi atalarımızın bir kısmı daha sekizinci yüzyılda bu topraklara gelip yerleşmiş ve buradaki Helen-Roma kültürünün etkisine girmişti. Malazgirt’ten sonra girdik fethettik, sonra hep birlikte burada yaşamaya başladık diye bir şey yok.

Burada beş yüz yılı aşan bir Helenik dönem, akabinde beş yüz yıla yakın bir Roma dönemi ve bin yıla yakın bir Helenleşmiş Roma (yani Bizans) dönemi vardır ki bunun yarısından fazlasında Türkler burada yaşamıştır. Birlikte yaşanan bir beş yüzyıl daha geçtikten sonra (toplam binikiyüz yıl eder) Helenik halk mübadeleyle buradan gönderildi ama Helen kültürünün kendisi kaldı. İki bin beş yüz yıllık bir izi öyle si-le-mez-sin. Bu kültür eski komşularında yaşar, bıraktıkları alışkanlıklarda yaşar, yemeklerde, baklavada, kahvede, meyhanede yaşar. Dünyaya bakışında yaşar. Ege’nin iki kıyısında birer köye gitsen, farklılıklar değil benzerlikler çarpar insanı. Aynı kültür Türkiye’de derin bir iz bırakmış ve önemli bir nüfus kesimi günlük yaşamını Helen-Roma ya da Batı tarzında sürdürür hale gelmiştir. Bu durum İslam dinine hoşgörülü bir anlayışla bağlı kesim için hiçbir sorun yaratmamıştır. Ne var ki siyasi İslam’ın son derece gözüne batmıştır, çünkü bu hayat tarzı Sünni İslam’ın şekillenmesinde model olmuşsa da, uzun vadede siyasi İslam’ın temelini eritici bir özelliğe sahiptir çünkü gerek günlük hayatta, gerekse de zihniyet olarak çok farklıdır. Öncelikle geçmişinde bilim ve felsefe vardır. Bu nedenle kapsamlı bir İslami radikalleşme ve Helen-Roma kültürünü silme operasyonu başlatılmıştır. Tiyatroların ve kültür kurumlarının kapatılması, tesettür operasyonu, eğitimin gericileştirilmesi ve daha sayısız şey buna yöneliktir. Bu yöndeki dayatmaların neden olduğu tepkiler 2013 yazında Gezi Parkı’nda başlayan direnişin birkaç önemli nedeninden birisidir. Biz Anadolu’nun bütün halklarının mirasçısıyız ama emperyalizmin dayattığı Türk-İslam sentezi bunların hepsini reddederek bölücülüğü yıkıcı bir şekilde geliştirdi.*ı* Türk devleti ve ordusu bölücülüğün temel aracı haline geldi. Bu kadar büyük bir aymazlığın bedeli de o kadar büyüktü. Cumhuriyet kültür sentezini yapmakta aciz kalınca bunun yıkıcı çelişkileriyle baş başa kaldı.

Beşinci ve altıncı kümelerdeki etnik ve dini-mezhepsel farklılıklara karşı hoşgörüsüzlüğün tarihi kaynaklarını iyi bilmek gerekir. Osmanlılar, kuruluş koşulları ve nüfusun heterojen yapısı itibariyle etnik anlamda o kadar hoşgörüsüz değillerdi ve farklı dinlere de (haydi saygı demeyelim ama) pekâlâ tahammül göstermişlerdir. Hoşgörüsüzlük diğer ulusların sürekli sorun çıkarmalarından ve karşılıklı milliyetçilik cereyanların gelişmesiyle yükselmişti. Karşılıklı demek aslında abes, çünkü her milliyetçilik zaten tanım olarak diğerlerine karşı varlık bulur. Ne var ki mezhep farklılıklarına karşı, tıpkı Bizans gibi hoşgörüleri yoktu. Buradan Cumhuriyete kalan kötü bir miras var. Bu miras ölüm kalım savaşında diğer halkların en zayıf günümüzde bize saldırmasına tepki olarak gelişti ama gerekçe ne olursa olsun, sonuç, ulusun temeli olarak Anadolu’daki bütün kültürleri kabul eden bir sentez yerine, tasfiyeci bir anlayışa yol açan tek din, tek millet yaklaşımı oldu. Bu yaklaşım zorlanınca emperyalistlerin kolayca kullandığı çatlaklar büyüdü. Türkiye halkı Hititlerin de, Roma’nın da, Bizans’ın da ve diğerlerinin de sentezidir anlayışı kabul edilseydi her şey farklı olurdu ki zaten hem gerçek geçmişimiz, hem de olması gereken kaynaşmanın doğru yolu budur. O zaman Anadolu’daki binlerce antik tiyatroyu taş yığını olarak değil, hayatımıza anlam katan birer eski kurum olarak görür ve buralarda sahnelenen oyunları ve okunan şiirleri de araştırırdık. Ama yobazlık hâkim oldu. Sadece eski kültürler değil, Türk kültürü Alevilik de karşıya alındı. Sünni yobazlık zamanla içinde barındığı milliyetçi kozadan çıktı ve onu esir aldı. Böylece, içinde yaşadığımız dönemde Türk-Kürt, Alevi-Sünni başta olmak üzere sayısız çelişki öne çıkartılarak hayatımız zehir edildi.

Yedinci kümedeki kültürel çelişkilere en önemli örneklerden birisi yazının başında değindiğimiz yabancı kültür etkileridir. Türk halkı yüz küsur yıl içerisine hepsi dışarıdan gelen partiler, meşrutiyet, demokrasi, cumhuriyet, belediye, seçimler, meclis, yurttaşlık, plan vs. gibi yüzlerce yeni kavramla tanışmış ve bunları özümsemeden uyguladığı, daha doğrusu uygularmış gibi yaptığı bir rejimde yaşamaya başlamıştır. Bu da, hukukun içselleştirilmemesiyle birleşince her adımda sayısız çelişki yaratmıştır. Sadece uygulanmayan yasalar bile milyonlarca ciddi sorun oluşturuyor.

***                 ***                 ***                 ***

İnsanların mutlu olması için iyi bir yönetim gerekir. Tabii tersi de geçerlidir. Ancak mutluluk potansiyeli olan insanlar iyi bir yönetim kurabilir. Mutluluk esas olarak şuna veya buna sahip olmakla değil, öncelikle bir ideale, ortak bir gelecek projesine sahip olmakla elde edilir. Bunu yitiren toplumlar maddi şeylere sahip olarak teselli arasa da mutsuzluk öne çıkar. Mutsuzluk için o kadar çok faktör vardır ki, bunlar arasında önemli olanları bulmak ilk başta sanıldığı kadar kolay değildir. Örneğin yoksulluk bir kıstas olarak çok önemli görülür ve eskiden hayat kalitesi kişi başına gelire göre ölçülürdü. Sonra bunun doğru ve yeterli olmadığı anlaşıldı. Adalet, kadın ve çocuk hakları, basın özgürlüğü, azınlıkların durumu,  vs. gibi birçok sosyal faktöre de bakılmaya başlandı. SSCB’de kişi başına milli gelir az değildi ama bu ülke halkı daha fakir birçok halktan daha mutsuzdu. Yüzlerce denizaltı yapıyorlardı ama lahana yemekten canları çıkmıştı. Bir denizaltının parasıyla aylarca her hafta güzel bir şaraplı yemek yiyebilirlerdi ve o taktirde rejim belki de ayakta kalırdı.

Tenakuz-u azam = büyük çelişki

Siyasi çelişkilerden önce yaşamın kendisine bakmalıyız. Kötü bir doğa insanları birçok açıdan mutsuz yapar. Kentlere akan kitleler parksız, yeşilliksiz beton yığınları içerisinde, kirlenmiş bir denizin kıyısında iyi bir hayat kurabilirler mi? Zengin olabilirler ama iyi bir yaşamları olamaz. Jeeplerde gezinip tısdak dinlerken ambalajını sokağa fırlatanlar az değil. Büyük çoğunluk onlara imreniyor, model alıyor. Önlerinde başka model görmüyorlar.

Mutsuzluğun bir başka nedeni de çok kötü şeyler yemeleri. Kalorilerinin büyük bölümünü yağlı veya şekerli hamurlardan alıyorlar. ıı* Mutfak kültürümüz berbatın biraz üzerinde, ancak kötü diyebiliriz. (İstisnaları öne sürmeyin). Balık üretimi korkunç bir hızla düşerken aradaki fark tatsız çiftlik balıklarıyla dolduruluyor (sahi bu dünyada 60 milyon tonun üzerine çıkarak doğal balık üretimiyle neredeyse eşitlenmiş. Halbuki benim çocukluğumda dünya denizleri her yıl 150 milyon tonun üzerinde balık verirdi)….. Şimdi, bu sadece kapitalizmle ilgili değildir ama yıkımın boyutu çok büyük ölçüde kapitalimle ilgili olduğu gibi, çözümün tek yolu da insanlığın kapitalizmin sınırsız yıkımını durduracak yolu bulup bulamayacağından geçer.

Eski proleter imajı günde 12 saat çalışan, emeklilik hakkı olmayan yarı aç, öfkeli yığınlar şeklindeydi. Gerçekten 20. yy’ın başında bunlar devrimci potansiyel oluşturuyordu ve örneğin Bolşevikleri iktidara taşıyan da onlardı. Gerçi, savaş krizi olmasaydı Bolşevikler iktidara gelemezler ve bu iş için köylülerden destek de alamazlardı. Ne ki Bolşevik partisinin işçiler adına ilk uygulaması bağımsız sendikaları kapatıp işçi muhalefetini ezmekti… … …

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı’dan başlayarak artan refah, fiziki gereksinimlerin ötesinde bir gelir artışını mümkün kıldı. Bu, ücretli tatil, sağlık sigortası, emeklilik gibi haklarla pekiştirildi. Ayrıca çalışanlar arasında yüksek ücretli, meslek sahibi, nitelikli bir kesimin oranı yükseldi. Bunun sonunda elveda proletarya edebiyatı 1980’lerde bir anda yeni liberalizmin öncüsü olarak sola saldırıya geçti.  Aynı dönemde yükselişe geçen yeni-muhafazakâr dalga şimdi dünyanın her yerinde bu hakları geri alıyor. Emeklilik yaşı ve maaşları, sosyal yardımlar vs. giderek kötüleşiyor. Ama çok daha önemlisi, kapitalizmin yol açtığı yabancılaşma ve emekçilerin kamu alanından dışlanmasıdır. Bu, kamu varlıklarının yağmasıyla birlikte gitmektedir. Çok geniş kesimlerin temel hakları yok edilmektedir.

Türkiye’nin uluslaşma süreci emperyalizmin en önemli hedeflerinden birisi olmuştur, çünkü bağımsız bir Türkiye onların bölgedeki emellerini engelleyebilecek en büyük potansiyel güç idi. Günümüzde ise bu süreç emperyalizm tarafından büyük ölçüde kontrol altına alınmış buna direnenler de komplolarla tasfiye edilmiştir. Ulusalcı diye bir düşman icat edip buna saldıran sözde solcular ise emperyalizmin en adi maşalarıdır. İşbirlikçiler eskiden daima sağdan çıkardı. Bir tek bile işbirlikçi solcu bulamazdınız. Şimdi binlerce işbirlikçi solcu var. Bunlar örneğin Gezi direnişleri sırasında bile bağımsızlığımızın sembolü olan Türk bayrağından rahatsız olarak faaliyetlerden çekilmişlerdir.

Vicdanı bu kadar kirlenmiş, ruhunu bu kadar şeytana satmış olan bu kişileri ebediyen lanetliyorum.

Bir başka üzüntü veren husus da, Türkiye’nin İran ve Suriye’deki acımasız diktatörlükler kadar bile direnemez duruma düşürülmesi, hatta Suriye’ye karşı saldırıların üssü haline getirilmiş olmasıdır. Osmanlı atalarımız en zor günlerinde bile böyle bir aşağılanmayı kabul etmezlerdi. Şeref ve haysiyet olmayınca başka felaketler de çorap söküğü gibi ardı ardına geliyor ve çürüme hızlanıyor.

Osmanlı Sünni İslam kültürü sosyal ve politik nitelikleri itibariyle esas olarak Bizans Ortodoks kültürü şablonu üzerinde şekillendi.  Temel model buydu.** Örneğin, harem ve selamlık Türklerle en ufak bir ilgisi olmayan Yunan adetleridir. Onlar evlerdeki selamlığa andron, harem kısmına da ginekion derdi. Keza, Fatih Osmanlı saray protokolünü Bizans sarayına göre düzenledi ki buna haremin kurulması, beyaz ve siyah hadım ağalar da dâhildi.  Toprak ve vergi sistemleri de Bizans etkisi taşır. Bundan yirmi beş yüzyıl önce, altın çağındaki Atina’da orta sınıfa ait bir evdeki örtünme, ilişkiler ve harem-selamlık sistemi, 20. yy’ın başında İstanbul’daki bir Müslüman evin aynıydı. Etkinin hangi yönde olduğu herhalde izaha gerek göstermez. Keza Sünni Osmanlı’nın şeyhülislamı da Bizans patriğinin modelinde bir devlet görevlisiydi. Ortodoks Hıristiyan ve Sünni, yani İslam Ortodoks’u Müslüman din adamları Katolik ruhban sınıfı gibi  devlet karşısında bağımsız değillerdi. Her ikisi de heterodoks (yani “sapkın” dedikleri) mezheplere karşı çok katı, fırsatını bulunca da acımasızdı. Katolikler ise bu acımasızlıktan ancak Otuz Yıl Savaşlarıyla sona eren reformasyonun yüz elli yıllık acılarıyla kısmen kurtuldular ama bunu diğer kıtalarda sürdürdüler.

Burada önemli çelişkilere değindik. Pekâlâ, bunun pratik önemi nedir?

İlk olarak şunu tekrar vurgulayalım ki, anti-emperyalist mücadele yükseltilmeden diğer sorunların hiç birisinde ilerleme kaydedilemez. Ülkemizde basın, emniyet, adalet mekanizması, sendikalar ve daha bilmem nerede, her yerde her türlü manipülasyonu yapabilen yabancı güçler varken, başımıza daima yeni gaileler açılır, bir sorunu halletmeye çalışırken yirmi yeni sorun çıkarırlar.

İkinci olarak, emperyalizme karşı mücadelenin diğer alanlarla bağını göstermeliyiz. Örneğin maden kanunu veya hukuk komplolarının oluşturulmasından tutun da Antakya’ya yığılan teröristlere kadar yüzlerce konuda işbirlikçilerin dışarıdan nasıl yönlendirildiği somut olarak bilinmiyor. Bu nedenle direnişi içeriden yıkmak isteyenler hareket alanı bulabiliyor.

Üçüncü olarak, emperyalizmin halk arasındaki farklılıkları derin çatlaklar haline getirip anti-emperyalist mücadeleyi sürekli çıkmazlara sürüklemesine karşı daha sıkı müdahale etmeliyiz.

Ve her zaman bilmemiz gerekir ki, sağda veya solda, emperyalizm konusunun üzerini örtmek isteyen her kimse, haindir.

Kontra puntcus:

* Yanlış ipi çekmek yumağı karıştırıyor. Örneğin bazı solcular Kürt meselesine tek taraflı yaklaşıp halk arasındaki kin ve nefrete benzin döküyor, önlenmesi giderek imkânsız hale gelen bir kan deryasına çanak tutuyor. Tampon olmaları gerekirken kışkırtıyorlar. Bazı İslamcılar da emperyalizmin onlara sağladığını -sandıkları- geçici avantajlar için İslam dünyasını paryalaştırma, dünyanın üçüncü sınıf, en geri bölgesinin niteliksiz insanları haline getirme planlarını destekliyor. Liboşlar ise gene geçici ve kandırmaca özgürlükler peşinde emperyalizmin tezgâhlarına su taşıyor. Bunların hepsi körlüğe bağlanamaz. Bilinçli tercihler söz konusu. Bunları etkisizleştirmek ve doğru ipi çekmek adeta birbirlerinin ön koşullarından birisi haline geliyor.

 

**Bizans kültürel özelliklerinin Osmanlılarca benimsenmesi ve siyasi-idari şablonunun yeni devlet yapısı için model olması kaçınılmazdı çünkü aynı coğrafyada, aynı jeo-stratejik sorunlara sahip bir devletin binlerce yıllık deneyimi kullanmaması için hiçbir neden bulunmamaktaydı. Kaldı ki, bu geniş bölgeler daha önce İskender tarafından fethedilmiş, onun ölümünden sonra Yakın Doğu’nun büyük bölümü haleflerinden Seleukos tarafından oluşturulmuş Selefkiler devleti altında iki yüz elli yıl boyunca Helen kültürüyle yoğrulmuş, bu etki aynı bölgenin bir kısmında egemenlik kuran Sasaniler üzerinden değişerek, batıya göre çok daha merkeziyetçi bir rejim oluşturan Bizans’a dönmüştü. Türkler İran üzerinden gelirken tüm bu geçmişten etkilenmemiş olamazlardı.

 

***Çelişkiden söz edilince insanların aklına hemen siyaset geliyor. Ne var ki siyaset insanın doğa ile ilişkisi çerçevesinden bakıldığı zaman ne kadar önemsiz ve sefil bir çaba olarak görünüyor. Ama siyasetsiz yaşamaya çalışsak da olmuyor. Ne kadar uzaklaşmak istesek de başta doğanın yağması olmak üzere birçok sorunu siyasetsiz çözemiyoruz. Ekonomik ve siyasi çelişkilerin üzerinde şekillendiği ortamı atlayamayız.

**** Türkiye insanları bir avuç istisna dışında gerçekten tarihlerini bilmiyorlar. En başta hangi uygarlıklardan neler aldığımız ve bu uygarlıkların da birbirleri arasındaki kültür etkileşimi konusunda çok zayıfız. Düşünün, en büyük mirasçısı olduğumuz ve bizim geçmişimizde büyük bir yeri olan Bizans tarihini incelemeye yeni başladık. Uzun süre ilgimiz “kahpe Bizans” ve “Fatih’in fedailerinden” ileri gitmedi. Keza Arap ve Bizans kültürleri arasındaki etkileşim konusu da ne kadar az incelenmiştir. Üstelik bunları çoğunlukla batılı yazarlardan öğreniyoruz. Peki, İran tarihi üzerinde kaç tane özgün çalışmamız var. Hâlbuki orada Türkçe konuşan on milyonlar var ve İran’ı yüzlerce yıl boyunca Türk hanedanlar yönetti. Ve pekiyi, bir başka ayıbımız. Arapça bilen kaç muhabirimiz var Arap dünyasından haber ve analiz geçen. İyisiyle kötüsüyle, yüzlerce yıl aynı devlet altında yaşadığımız Araplar ile İngilizce konuşup anlaşıyoruz. Arap dünyasını İngilizce yayınlardan izlemeye çalışıyoruz. Bu ne rezilliktir.

ı*ı Birçok yurttaşımız güzel bir hayatı sadece çok tüketmek olarak düşündüğü için sonsuz yağmaya oy vermektedir. Sağın daha muhafazakâr kesiminden oluşan iktidarların sandık başarısında bunun çok büyük bir rolü vardır. Kamu varlıklarının ve doğanın korunması yağmayı sınırlayacağı için bunların büyük tepkisiyle karşılaşmakta, bazı yerlerde ilerici ve çevreci olarak görülen insanlar (yağmanın azalabileceği endişesiyle) düşmanlıkla karşılanmaktadır. Antakya’da bile AKP’nin hala birinci parti olması nasıl açıklanır?

*ı* Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk kültürünün Anadolu ve Yakın Doğu’daki kökleri üzerinde durulmaya çalışılmıştır. Hatta Atatürk’ün ilgili kurumlara Etibank ve Sümerbank isimlerini vermesi bile bu yaklaşımı insanların kulağına yerleştirme çabasından başka bir şey değildi. Ne var ki bağnaz bir milliyetçi ve Sünni damar, bu yaklaşımı silmek için büyük gayret gösterdi ve büyük ölçüde başarılı oldu. Anadolu tarihinde yer alan diğer kültürleri silme çabaları da malumdur. Devlet bu çabaların aracı oldu ve sonuç bizi şimdi yaşadığımız felaketli günlere getirdi. HOMOJENLEŞTİRME DİĞERLERİNİ YOK SAYARAK DEĞİL, ORTAK KÜLTÜR KAYNAKLARINI ORTAYA ÇIKARTIP GELİŞTİREREK YAPILIR. Ama bu zihniyet kamu hayatından, hatta üniversitelerden uzaklaştırıldı, Milli Eğitimin yabancı klasikleri yayınlayan tercüme bürosu kapatıldı. Yunan ve Roma kökleri adeta yok sayıldı veya şeytani varlıklarıyla bu toprakları vaktiyle kirletmiş olan yabancı istilacılar gibi aktarıldı. Akabinde köksüz bir batı kültürü bütün engelleri parçalayarak ülkeye girdi ve bununla birlikte milli eğitim on koldan birden yıkılmaya başlandı.

ıı* Kötü yemeğin insanların mutsuzluğu üzerindeki etkisini küçümsemeyin. Bunun fizyolojik ve psikolojik (sağlık sorunları, guddelerin faaliyeti, moral, uyku, neşe, canlılık, bedbinlik, yaşam sevinci vs.) birçok etkisi vardır. İyi bir sofra düzeni de önemlidir. Düzgün bir sofrada yenilen yemek, sofra adabı, sofra sohbeti, ekmeklerin düzgün kesilmesi, itinalı bir salata yemeklerin kalitesi kadar önemlidir. Zaten birincisi varsa ikincisi de olur. Keza düzgün bir sokak, biraz yeşillik ve iki dal çiçek de güne neşe katar. Yaşam sevinci bir halkın en değerli varlığıdır ve diğer temel iyiliklerin (hukukun, güvencenin vs) varlığıyla bağlantılıdır. Ne kadar varlıklı olursa olsun, çiçeksiz bir evden gelen, midesi hamurla şişmiş ve ömründe tek kitap okumamış bir kişiden hukuka saygı bekleme. Muhtemelen öfkelenir, birilerine çatar ve sonra kimsenin kimseye “günaydın” demediği berbat dünyasına geri döner. Bunun için insanları öncelikle güzellikle, sanatla ve incelikte tanıştırmak (ne zor! Ama herkes için bir başlangıç olabilir) daha önemlidir. Unutmayın, hayatına özen göstermeyen kişilere siyasette de güvenilmez. Nereye yalpalayacakları belli olmaz çünkü küçük çıkarların peşinde koşarlar.

Düzgün bir toplum için yapılan mücadelede moral faktörlerin önemi ise ayrı bir önem taşır. Yemeği karın doyurmak, istediğini yapabileceği en değerli saatlerini boş vakit, felsefeyi boş konuşma, kişisel tatmini maddi tüketim olarak gören, geri kalanını da “boş ver”, bir şey olmaz abi” ve “şimdilik idare eder” ya da “idare et abi” ile geçiren bir kesimin düzgün bir toplumdan ne anladığı ise meçhuldür. Bilen varsa beri gelsin.

f r o n t a l  l o b 83

   frontal lob’u faal tutmak için karalama defteri

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!