Türkiye’nin Demokratikleşme Ya Da Gericileşme Süreci II- Mehmet Ali Yılmaz

Türkiye, ABD emperyalizminin hegemonyası altına sokulmaya başlandıktan sonra;

 1920 ve 30’larda yaratılan laik düzen hızla dönüştürülerek ABD politikalarına uyum sağlamanın temel taşları döşeniyordu. Böylece aydınların, üniversitelerin ve toplumun diğer diri kesimlerinin bağımsızlıkçı dik duruşları törpülenmeye ve kırılmaya başlanıyordu.

 GERİCİLİĞİN ARKASINDA EMPERYALİZM VARDIR

Türkiye’nin son yüzyılını belirleyen en önemli olgulardan biri ülkenin emperyalizme bağımlılığı azaldıkça faşist ve dinci hareketlerin gerilemesidir. Tersi de geçerlidir, ne zaman ki emperyalizme, yabancı sermayeye bağımlılık artmıştır; Türkiye’de faşist ve dinci gericilik yükselişe geçmiştir. Emperyalizmin ve yabancı sermayenin Türkiye üzerindeki etkisinin azaltıldığı 1920’lerden 1940’lara kadar süren yıllarda gericiliğin etkinliğinin de azaldığı görülür. Bu gelişmenin somut örneklerinden birisi 1930’lu yıllarda sayıları 29’u bulan imam hatip okulları ve İlahiyat Fakültesinin kapatılmasıdır. Aynı yıllarda kuran kursları da ortadan kaldırılmış, tekkeler vb. ortaçağ kurumları kapatılmıştır. Bu ilerici yönelimin sonucu olarak 1940 yılında Köy Enstitüleri açılmaya başlanmış ve savaş yıllarında sayısı 21’e ulaşmıştır. Bu dönemin en önemli reformlarından olan ve süreç içerisinde içselleştirilen laiklik ilkesi anayasaya 1937’de konuluyordu.

İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı’ndan sonra ABD emperyalizmi ile ilişkiye geçilmesiyle birlikte, askeri ve ekonomik bağlar kurulmasından ve yeniden borçlanmaya başlandıktan sonra dini okullar tekrar açılmaya başlanmıştır. CHP döneminde, 1949 yılında İlahiyat Fakültesi ve DP iktidarında, 1951’de yedi imam hatip okulu açılırken; 1954’de Köy Enstitüleri kapatılıyordu. ABD’ye bağımlılık yoğunlaştıkça dini okulların sayısı ve çeşitliliği artmış ve 1959’da Yüksek İslam Enstitüsü kurulmuştur. Dinsel derneklerin 1946’da sayısı 11 iken 1968’de 10.730 olmuştur. 1950’de fahri kuran kursu yokken 1968’de 2510’a ulaşmıştır. Bu tarihte gizli kuran kursu sayısının ise 40 bin civarında olduğu tahmin ediliyordu.

Türkiye, ABD emperyalizminin hegemonyası altına sokulmaya başlandıktan sonra; 1920 ve 30’larda yaratılan laik düzen hızla dönüştürülerek ABD politikalarına uyum sağlamanın temel taşları döşeniyordu. Böylece aydınların, üniversitelerin ve toplumun diğer diri kesimlerinin bağımsızlıkçı dik duruşları törpülenmeye ve kırılmaya başlanıyordu. Başbakan Menderes 1952’de söylediği şu sözlerle darbenin nereden ve nasıl bir demagojik çıkışla indirilmesi gerektiğini belirtiyordu.

“İnkılâp kanunları halk tarafından benimsenmemişse, jandarma zoruna dayanacaksa, milli vicdanın hilafına olan bu kurumları kaldırmak demokratik idarenin başta gelen vazifesi olmak icap eder” demekteydi. (Dr. Ahmet Yücekök, Türkiye’de Din ve Siyaset, s.89, Gerçek Yayınevi, 2.Baskı)

Bugünkü dinci iktidar dâhil bütün sağ iktidarların ve tarikatların, Amerikancıların ve iktidar çevresinden beslenen liberallerin “Devrim Kanunları”nı kaldırmak istemelerinin altında yatan asıl neden laiklikten duydukları rahatsızlıktır. Bu işbirlikçi çevreler, Amerikancı, dinci bir yönetim şeklinin tam olarak kurulabilmesi için kişiliği zedelenmiş, biatçılığı ve teslimiyeti benimsemiş bir toplumun yaratılmasını isterler. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de bizim gibi yüzyıllarca Ortaçağ zihniyetinin egemen olduğu toplumlarda; bilimsel, bağımsızlıkçı ve kişilikli düşüncenin temel dayanaklarından biri olan laikliğin ve onu besleyen kanun ve kurumların yıpratılması ve sonra da kaldırılması gerektiğini düşünürler. Bazı “aydın” çevreleri de “çok partili hayat”, “demokrasi “, “hürriyet” ve “sivilleşme” gibi kavramlar öne sürülerek bu amaçlarının gerçekleşmesi yolunda kullanırlar. Çünkü “Devrim Kanunları”, laikliği koruyan, dinciliğin gelişmesine engel oluşturan, sağcıların-tarikatların öteden beri karşı oldukları anahtar yasalardır.

Başbakan Menderes’in DP İzmir kongresinde söylediği şu sözler onların dini siyasete alet etmesinin ve hangi yöntemlerle yol almaya çalıştığının tipik örneğiydi:

“Şimdiye kadar baskı altında olan dinimizi baskıdan kurtardık. İnkılâp softalarının yaygaralarına ehemmiyet vermeyerek Ezan-ı Muhammediyeyi Arapçalaştırdık. Mekteplere din derslerini kabul ettik. Radyoda kuran okuttuk. Türkiye devleti müslümandır ve Müslüman kalacaktır. Müslümanlığın icapları yerine getirilecektir” diyordu. (Ahmet Yücekök, age, s.90)

“Türkiye devleti müslümandır ve Müslüman kalacaktır” diyen bir başbakanın laikliğinden ve herkesi temsil etmesinden nasıl söz edeceğiz. Bugünkü AKP iktidarının önde gelenlerinin de üstadı olan “büyük şair” Necip Fazıl Kısakürek’in Menderes’in bu konuşmasından sonra söylediklerine bakın: “… en az ve halis tarafından, azat kabul etmez köleliğimizi kabul buyurunuz.” (Aktaran Ahmet Yücekök, age, s.90)

Bu dönemde bir yandan Nakşîlik örgütlenirken diğer taraftan Saidi Nursi’nin çalışmalarının önü açılıyordu. Saidi Nursi taraftarlarına yazdığı bir mektubunda, “Biz, demokratları iktidar yerinde muhafaza etmeye Kuran menfaati için kendimizi mecbur biliyoruz” diyordu. (Dr. Ahmet Yücekök’ten aktaran M. İlhan Erdost, Faşizm ve Türkiye 1877-1980, s.108, Onur Y.)

Emperyalizm girdiği ülkede mutlaka dinciliği ve gericiliği canlandırır, zemini yoksa da yaratır. Kendi dini Hıristiyanlık olmasına rağmen, girdiği ülkenin dini ne ise onu siyasileştirme yönünde destekler, tahrik eder. Çünkü kurduğu sömürü düzenini sürdürmenin güvencesinin dincilik yapılarak yaratılacak geniş kitle tabanı olduğunu iyi bilir.

Anti-komünizm Emperyalizmin Silahıdır

Emperyalizmin hegemonyasını sürdürmek için dincilik-gericilik ve ırkçılık dışında kullandığı etkili bir silah anti-komünizmdir. Bu silahın bizde beklenenden de etkili olmasının en önemli nedenleri, tarihten gelen “Moskof” düşmanlığı ile Stalin ve Molotov’un 1945’te boğazlar ve doğu sınırıyla ilgili yaptıkları yanlış bir değerlendirme ve istektir. Sosyalizmin ruhuna da uymayan bu istek emperyalistlere ve işbirlikçilerine etkili bir karşı-propaganda imkânı ve istismar konusu vermiştir. Sovyetler Birliği-Rus ya da Moskof karşıtlığı üzerinden yürütülen bu talep, hiçbir sorumlulukları olmadığı halde Türkiye sosyalistlerini, devrimci yurtseverleri yıllarca çok zor durumda bırakmış ve hatta yüreklerinden vurmuştur.

7 Haziran 1945’te Molotov, Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’le yaptığı görüşmede, Türkiye eğer Sovyetler Birliği ile sona erecek olan 1925 Antlaşmasını yenilemek istiyorsa, Sovyet isteklerini yerine getirmesi gerektiğini belirtir. İleri sürülen Sovyetler Birliği istekleri şunlardı:

“1–16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması ile tespit edilen Türk-Sovyet sınırında Sovyetler Birliği lehine bazı düzeltmeler yapılması;

2-Boğazların Türkiye ile Sovyetler Birliği tarafından ortaklaşa savunulması ve bunu sağlamak için de Sovyetler Birliği’ne Boğazlarda deniz ve kara üsleri verilmesi;

3-Boğazlar rejimini tebit eden Montreux Sözleşmesinde yapılması gerekli değişiklikler konusunda Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında bir prensip mutabakatına varılması.” (Mehmet Gönlübol, A. Haluk Ülman… Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1990, s.193, Siyasal Kitabevi.)

Zamanın hükümeti bu haksız talebe “ret” cevabı veriyordu.

Bu kritik dönemde Türkiye, Sovyetler Birliği karşısında yalnız kalmaktan korkuyordu. Bu nedenle 1939 yılından beri ittifak içinde olduğu İngiltere’nin ve artık Batı’nın lideri konumuna yükselmeye başlayan Amerika’nın desteğini kazanmak istiyordu. Türkiye’den Sovyet isteği konusu önce İngiltere tarafından ABD’nin önüne getirildi. Sovyetlerin Balkanlara yönelik amaçlarından da rahatsız olan İngiltere; 18 Haziran 1945’te ABD’ye başvurarak, Yalta kararları da dikkate alınarak yapılacak Potsdam konferansı öncesinde Sovyetler Birliği’ne karşı ortak bir tavrın belirlenmesini istedi.

Bu arada Türkiye de Sovyetler Birliği’nin talebi konusunda ABD’nin düşüncesini öğrenmek istiyor ve ortak tavır alma önerisinde bulunuyordu. ABD’nin Ankara Büyükelçisi E. C. Wilson da Amerikan hükümetine gönderdiği raporda, Washington’un bu sorun ile yakından ilgilenmesi gerektiğini vurguluyordu. Fakat Amerikan Dışişleri Bakanı Vekili Mr. Grew 7 Temmuz 1945’te kendisiyle görüşen Türkiye Büyükelçisi H. Ragıp Baydur’a konuyla ilgili Sovyetlerle temas kurma yanlısı olmadığını belirtiyordu.

Üç büyüklerin savaş sonrasında da işbirliğinin sürdürülmesi amacıyla 17 Temmuz- 2 Ağustos 1945 tarihleri arasında yapılan Potsdam Konferansında Boğazlar konusunda kesin bir anlaşma sağlanamadı. “Birleşik Amerika ve İngiltere’nin Montreux rejiminin değişmesine karşı olmadıkları ve Washington’un Boğazların yeni rejimi konusu üzerinde söz sahibi olmak istediğidir… Potsdam’da ortaya çıkan ikinci önemli nokta, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak istekleri karşısında Birleşik Amerika’nın tutumudur… Sovyetler’in ülke (toprak bn.) istekleri karşısında, Washington bu konunun yalnızca Türkiye ile Sovyetler Birliği’ni ilgilendirdiğini ve bu bakımdan bu iki devlet arasında çözüme bağlanması gerektiğini ileri sürmüştür.” (Mehmet Gönlübol…, age, s.196)

Potsdam konferansında ABD’nin Boğazlar konusunda takındığı tavır, ABD’nin yeni emperyalist yönelimi nedeniyle ve Sovyetlerle özellikle Polonya ve Doğu Avrupa konularında giderek gerginleşen ilişkilerine paralel olarak değişmeye başlar. ABD’nin Ortadoğu’yla ilgilenmeye başlaması ise bu yeni tavra yönelişinin temel taşlarının başında geleniydi. Bu yeni yönelimin gereği olarak ABD, 1946 yılının başlarından itibaren Türkiye’nin toprak bütünlüğü ile de ilgilenmeye başlıyordu. 1946 Ocağında Başkan Truman, Dışişleri Bakanı Byrnes için hazırladığı muhtırada emperyalist cephenin liderliğini benimsemeye başladığını ortaya koyuyordu:

“Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi istila ederek Boğazlar bölgesini ele geçirmek istediğine artık şüphem kalmadı. Eğer bu gidişe demirden bir yumruk uzatıp ‘dur’ demezsek, yeni bir savaş çıkacaktır. Sovyetler Birliği yalnız bir sözden anlıyor: Kaç tümeniniz var?” (M. Gönlübol, age, s.201)

Bu dönemde ABD’nin Ortadoğu’yla ilgilenmeye başlamasını tetikleyen gelişmelerden biri İran meselesinin 1945-46 kışı boyunca dünyanın gündemini çok meşgul etmesi, diğeri Yunanistan’daki gelişmeler ve Türkiye’nin doğusundaki bazı illere yönelik Rus taleplerinin yoğunlaşmasıdır. ABD, İran ve Türkiye’nin çıkarlarını esas aldığı için değil, kendi çıkarları bakımından, Ortadoğu’nun önemini anlamaya başladığı için bölge ile ilgilenmeye başlıyordu. Sovyetlerin İran konusunda uzlaşmaz bir tavır takınmaya başlamasının da etkisiyle ABD, Türkiye Büyükelçisinin cenazesini Missouri zırhlısı ile İstanbul’a göndererek bu ülkeye mesaj veriyordu. Amerikan donanmasının en büyük gemilerinden biri olan Missouri’nin savaş içinde Washington’da ölen Büyükelçinin cesedini 5 Nisan 1946’da İstanbul’a getirişi Türk kamuoyunda Sovyet isteklerine karşı bir güvence olarak algılanıyordu.

 Aynı gün, 5 Nisan 1946’da ABD Başkanı Truman Ordu Günü nedeniyle yaptığı konuşmada Amerikan dış politikasına yeni bir yön vereceğini açıklıyordu. Truman, konuşmasında, güçlü bir devlet olmanın ABD’ye büyük sorumluluklar yüklediğini, bu sorumluluklardan kaçmanın milletlerarası güvenliğe büyük bir ihanet olacağını ve Amerikan dış politikasının evrensel olması gerektiğini söylüyordu. ABD‘nin emperyalist dünyanın lideri olmasında rol oynayan kişilerden biri olan Başkan Truman, konuşmasında Ortadoğu hakkında o gün şunları söylüyordu:

“Gözlerimizi Yakın ve Orta Doğu’ya çevirdiğimiz zaman, vahim meseleler arzeden bir bölge ile karşılaşıyoruz. Bu bölgede geniş doğal kaynaklar bulunmaktadır. En işlek kara, hava ve deniz yolları buradan geçmektedir. Bu bakımdan büyük iktisadi ve stratejik önemi vardır. Fakat bu bölgedeki hiç biri ne yalnız, ne de beraberce, kendilerine yöneltilecek bir saldırıya karşı koyabilecek kadar güçlüdürler. Böyle olunca da Yakın ve Orta Doğu’nun bu bölgenin dışındaki büyük devletler arasında önemli bir rekabet alanı olacağını ve bu rekabetin birdenbire bir çatışmaya yol açabileceğini kestirmek güç değildir. Yakın ve Orta doğu’da küçük, ya da büyük hiçbir devletin, Birleşmiş Milletler kanalıyla, diğer devletlerin çıkarlarıyla uzlaştıramayacağı hiçbir meşru çıkarı yoktur. BM, Yakın ve Orta Doğu ülkelerinin egemenlik ve toprak bütünlüklerinin baskı, ya da sızma yoluyla tehdit edilmemesi konusunda ısrara hakkı vardır.” (M. Gönlübol… age, s.203, abç.)

Truman, Yakın ve Ortadoğu’nun ekonomik ve stratejik önemini yayılmayı amaçlayan bir devletin lideri gibi fark ediyor. Ama ABD bu bölgeyi henüz kendi hegemonyası altında görmemekte sorunu BM’e havale etmektedir. Bu yaklaşımın bir geçiş dönemi olduğunu ve çok kısa süreceğini göreceğiz. ABD yöneticilerinin kısa süre sonra Türkiye’yi kanatları altına almayı tartıştıklarına tanık oluyoruz.

15 Ağustos 1946’da Beyaz Saray’da, Başkan Truman, Dışişleri Bakan Yardımcısı Acheson, Bahriye Bakanı Forrestal, Harbiye Bakan Yardımcısı Kenneth C. Royall veTruman’dan sonra başkan olan Eisonhower de dahil olmak üzere üç kuvvet kurmay başkanlarının katıldıkları bir toplantıda, Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile karşı karşıya kaldığı sorun ve ne yapılması gerektiği üzerine bir görüşme yapılır. Bu toplantıda anti-komünistliği ile ünlü, Sovyetlerin Ortadoğu’da güç kazanmasına karşı olan ve Truman Doktrinin oluşturucusu olarak bilinen Acheson’un düşüncesini Truman kabul eder. Acheson, Türkiye’nin Sovyetlerin kontrolüne girmesine karşı çıkar ve böyle bir gelişmenin Yunanistan’ında aynı sonla karşılaşmasının yolunu açacağını ileri sürer. Bu gelişmelerin Ortadoğu’da dengeleri bozacağını ve bölgedeki ulaştırma yollarının tehlikeye girmesine neden olacağını belirtir. Acheson, silahlı bir çatışma ihtimali de göze alınarak Sovyet isteklerine kesin karşı durulmasını ve Türkiye’ye Sovyetler Birliği’nin yerleşmesinin engellenmesini ister.

Sovyetler Birliği yönetiminin yukarıda sözünü ettiğimiz yanlış politikası Türkiye’nin Amerika’nın kollarına atılmasına hizmet etmekle kalmamış,  Amerika’nın da Ortadoğu’ya açılmasına bahane oluşturmuştur. 1947’den itibaren girdiği Ortadoğu’dan ve Türkiye’den artık çıkmayacak olan ABD, Truman Doktrini ile bölgeye ilişkin emperyalist amacını resmileştirirken Marshall yardımı ile de Türkiye ve Yunanistan’ı kendine bağlıyordu. Bunun ardından NATO’ya giriş ve sayısı bile tam olarak bilinmeyen ikili anlaşmalar, üsler, uzmanlar, askeri eğitimler vb gelecekti.

“Rusya, Türkiye’den toprak istedi, Boğazları istedi” propagandaları altında başlatılan bir kampanya giderek faşizmin-gericiliğin sola karşı propaganda malzemesi haline dönüştürüldü, anti-komünizmin önemli bir dayanağı haline getirildi. Stalin’in 1953’te ölümünden sonra Sovyet yönetiminin yapılan bu yanlışı düzeltmek için girişimde bulunmasına karşın; Menderes hükümeti, soğuk savaşçılıkta kraldan çok kralcılık yaparak yeni Sovyet yönetiminin bu girişimine olumsuz tavır almış ve böylece ABD yandaşlığını ve soğuk savaş destekçiliğini ortaya koymaktan geri durmamıştır.

“8 Şubat 1954 günü, Molotof, Sovyet Yüksek Şurasındaki konuşmasında, Türk-ABD işbirliğinin Sovyetler Birliğine karşı olduğunu belirttikten sonra, Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile dost olmak, iyi komşuluk münasebetleri kurmak istediğini, fakat Türkiye’den cevap alınamadığını söylemekteydi.”(Kamuran Gürün, Dış İlişkiler ve Türk Politikası… s. 200, AÜSBF Yayınları, 1983)

ABD emperyalizminin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da hegemonya kurması amacıyla ortaya atılan Eisenhower Doktrini doğrultusunda, Sovyetler Birliği’ne karşı kurulan Bağdat Paktı’yla ilgili Türkiye’nin rolünü değerlendiren SBKP Genel Sekreteri Kruşçev bu soruna şu şekilde değinir:

“Türkiye’de Kemal Atatürk ve İsmet İnönü yetkileri ellerinde bulundurdukları sırada bu devletle ilişkilerimiz çok iyiydi; fakat sonradan bu münasebetlere gölge düşmüştür. Bunun yalnızca Türkiye’nin hatasından ileri geldiğini söyleyemeyiz. Biz de bu ilişkiler üzerine gölge düşüren bazı yanlış beyanatlarda bulunduk. Fakat sonradan bunu tashih eden adımlar attık ve bu devletle dostça ilişkiler kurmak için teşebbüslerde bulunduk. Maalesef, Türk devlet adamları buna aynı biçimde karşılık vermediler…” (Mehmet Gönlübol, Haluk Ulman …,Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1990,s.270)

Devletin resmi politikası haline getirilen anti-komünizm, ABD’de estirilen Mc Carthycilik rüzgârına paralel olarak Türkiye’de de öne çıkarıldı. Uzun süre Komünizmle Mücadele Derneği Başkanlığı yapmış olan İlhan Darendelioğlu, 1950 seçimlerinden hemen sonra yeni kurulan DP hükümetinin “komünizmle mücadeleye karar verdiğini” yazar ve şöyle der:

“Seçimlerden tam 14 gün sonra 29 Mayıs 1950’de, hükümetin, Büyük Millet Meclisinde Türk halk efkârına açıkladığı programında ise, yıllardır unutulmuş, taviz verilmiş, müsamaha edilmiş, hatta bazı kereler de himaye edilmiş olan SOLCULUK ve aşırı cereyanlara karşı tedbir alınacağı resmen açıklanıyordu.” (İlhan Darendelioğlu, Türkiye’de Milliyetçilik Hareketleri, s.256, 2. Baskı, T.Y.)

İlhan Darendelioğlu bu açıklamasından sonra Başbakan Adnan Menderes’in Mecliste yaptığı konuşmasına yer verir. Menderes yeni hükümetin programını sunarken sola karşı izleyeceği yolun nasıl olacağını ortaya koyar:

“Bu konuda bilhassa üzerinde duracağımız mesele, memleketi içinden yıkıcı AŞIRI SOL cereyanları kökünden temizlemek için icap eden kanuni tedbirleri almaktır. Biz günün şartları altında aşırı sol cereyanları fikir ve vicdan hürriyeti mevzuunda mütalaa etmek gafletinde bulunmayacağız. Bugün aşırı sol cereyanlara mensup olanların mücerret bir fikir ve kanaat sahibi olmaktan ziyade yıkıcı cereyanların aletleri olduklarına şüphemiz yoktur. Fikir ve vicdan hürriyeti perdesi altında bütün hürriyetleri KAN ve ATEŞLE yok etmekten başka bir maksat gütmeyen bu ajanları adalet pençesine çarptırmak için icap eden kıstasları vüzuh ve kat’iyetle  tesbit etmek zaruretine inanıyoruz. Ancak bu suretledir ki, izah veya siyasi tenkid kisvesi altında ayakta tutulmak istenilen ve hakikatte düpedüz aşırı sol cereyanların eseri olan neşriyatın tahribatından memleketi korumak kabil olacaktır.” (İlhan Darendelioğlu, age, s. 257)

Sola nasıl davranılacağını Amerika’dan öğrenen Demokrat Parti (DP) iktidarı, 1951 yılında Türk Ceza Kanunu’nda 141 ve 142. maddelerde yaptıkları değişiklikle sosyalistlerin örgütlenmesini ve düşünce özgürlüğünü daha fazla baskı altına alıyordu. Türkiye hükümetinin ABD askerinin yanında savaşmak için Kore’ye asker göndermesi ve özellikle NATO’ya girişi sol karşıtlığının bir politika haline getirilmesini sağlayan çok önemli etkenlerdi. Anti-komünizm dalgasının yükseldiği 1951-52 yıllarında solculara karşı tam bir cadı avı başlatıldı. Tutuklamalar, işkenceler yapıldı; çeşitli saldırı kampanyaları açıldı. Sola karşı öteden beri sürdürülen gerici politikalar NATO’ya girişten ve kontrgerilla faaliyetlerinin başlatılmasından itibaren sadece siyasal ve hukuki alanlarda değil, ideolojik ve kültürel alanlarda da yürütülmeye başlandı. Böylece iktidara getirilen sağcılar, sistem her yönüyle teslim alınarak, halk din ve milliyet gibi kültürel-ideolojik temel değerler kullanılarak denetim altına alınacak ve bu yolla DP işbirlikçilerinin uzun süre hükümette kalmaları sağlanacaktı. Bu ve benzer demagojik, manilatif yöntemlerle elde tutulacak bir halkın desteğiyle işbirlikçi bir iktidarın yönetiminde olduğu büyük bir ülke emperyalist politikaların Ortadoğu ve çevresinde uygulamasına hizmet edecekti.  Politikada yapılacak değişikliklere göre iktidar katında zaman zaman yeni düzenlemeler yapılabilirdi ama asıl olan emperyalizmin stratejik çıkarlarına zarar verilmemesiydi. 

DP döneminde tarikatların ve cemaatlerin yanı sıra sağcı dernekler, dergi ve gazeteler maddi yönden de desteklenmeye başlandı. Somut bir örneği açıklamak için Rasih Nuri İleri’nin Yassıada’da görülen DP Davası’nın tutanaklarına dayanarak verdiği bilgiye başvuralım. R. N. İleri’nin verdiği bilgiye göre, birçok sağ eğilimli yazar ve gazetecinin yanı sıra gazete ve dergiye de “Örtülü Ödenek”ten para aktarılmıştır. Başbakan Menderes’in örtülü ödenek’ten para aktardığı kişilerden birisi de Büyük Doğu Dergisini çıkaran, sağcı gençlerin “üstadı” Necip Fazıl Kısakürek’tir. Başbakan Menderes’in örtülü ödeneği kullanma biçimi suçlama konusu yapılırken; “Din istismarcılığını geçim vasıtası yapan, Muhalefet liderine yazıları ile tecavüz eden Necip Fazıl’a yekûnu 147.000- lirayı tutan ödemelerde bulunmuş…” denilmektedir. (Rasih Nuri İleri, 27 Mayıs Menderes’in Dramı, s.60, Yalçın Y. 2. Baskı.)

Soğuk savaş döneminde anti-komünist faaliyetler hukuk ve yasalar da hiçe sayılarak yürütülmüş ve geliştirilmiştir. Bu durumun örneklerinden biri de resmi kaydı 1963’te yapılan Komünizmle Mücadele Derneği’nin 1947 yılından itibaren faaliyete başlatılmış olmasıdır. 1963’te 9 şubesi olan Komünizmle Mücadele Derneği’nin şube sayısının 1968’de, 141’e çıkartılmış olması da verilen desteğin bir göstergesidir. (Dr. Ahmet Yücekök, Türkiye’de Örgütlenmiş Dinin Sosyo-Ekonomik Tabanı, s.113, 1971.)

Egemen sınıfların zihniyetinin ve psikolojisinin ortaya çıkarılması bakımından önemli olan bu derneğin kuruluşu hakkında İ. Darendelioğlu’nun açıklamaları şöyle:

“Türkiyemizde hassaten yıkıcı cereyanların başında gelen Komünizmle mücadele etmek için, 3 ayrı tarihte, 3 ayrı vilayetimizde üç defa ‘KOMİNİZMLE MÜCADELE DERNEĞİ’ kurulmuştur.

Bunların birincisi 1950 yılında Zonguldak’ta,

İkincisi 1956 yılında İstanbul’da,

Üçüncüsü ise 1963 yılında İzmir’de kurulmuştur.” (İ. D. Age, s.243)

ABD tarafından da desteklenen bu derneğin fahri başkanlığını 1960’ların Cumhurbaşkanları yaparak yarı-resmi bir kuruluş haline gelmesi sağlanmıştır. Türkiye’de sol karşıtlığının örgütlenmesi sürecinde bu derneğin önemli bir işlev üstlendiği görülmektedir. Sonraki yıllarda Türkiye’deki sağcı partileri ve kuruluşları yönetenlerin birçoğu bu dernekten gelmedir. Celal Bayar, Adnan Menderes, Cemal Gürsel, Süleyman Demirel, Turgut Özal bu derneğin üyeleridir (Orhan Gökdemir, Oda Tv). Fettullah Gülen Erzurum şubesinin kurucularından,  Recai Kutan ise Diyarbakır şubesinin başkanıdır. Daha sonra kurulan İlim Yayma Cemiyeti’nin kurucuları da Komünizmle Mücadele Derneği’nin üyeleridir.

ABD emperyalizminin Ortadoğu siyasetinin gereği olarak sola, sosyalizme karşı mücadelenin temellerinin atıldığı DP döneminde daha başka kuruluşlar da örgütlendiriliyordu. Bunlardan biri de altı milliyetçi derneğin bir araya gelmesiyle 1950’de kurulan Milliyetçiler Federasyonu’dur.

İ. Darendelioğlu bu federasyonun kuruluş amacını şu sözlerle açıklamaktadır:

“Fakat, asıl gayesi, komünizm ve komünistlerle kanun dairesi içinde fikren ve fiilen mücadele etmekti” (Age, s.246, abç)

Bir yıl sonra adı “Türk Milliyetçiler Derneği”ne dönüştürülecek olan bu federasyonun Başkanı Bekir Berk yaptığı ilk konuşmada amaçlarının ABD politikalarıyla ve kullandığı ifadelerin de soğuk savaş kavramlarıyla uyumunu ortaya koymaktaydı:

“Artık komünistleri himaye ederek Türk milliyetçilerini Türk vatanına ihanetle itham edenlerin sesleri kısılmalı, memleketimizdeki ve bütün dünyadaki komünistleri idare eden beynelmilel eşkıya çetesinin kanlı kalesi yıkılmalı. Demir perde yırtılmalı, Moskof cehenneminde kavrulan milletler ve insanlar hürriyete kavuşmalı, zulüm ve istibdat makinesinin çarkları kırılmalı, birleşmiş ve hür milletler ideali dünyada gerçekleşmelidir…

Komünizme karşı birleşelim ve çarpışalım.” (İ.D. age, s.247, abç.)

Kore’de Amerikan çıkarları için Türk askerinin savaştırılması bu milliyetçileri adeta galeyana getirmişti. 14 Aralık 1950’de Şehir Tiyatrosunun Tepebaşı salonunda yapılan “Mehmetçik” adlı toplantıda sağın önemli kişileri, kanaat önderleri konuşuyordu.

DP’nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri şu “veciz” sözlerle Kore’de “ölmesini ve dövüşmesini bilenler” üzerinden Amerikancı milliyetçilere şu anlamlı (!)sözlerle sesleniyordu:

“… Anadolu’nun semaları kızıl karanlıklara gömülmiyecektir.”

Bu toplantıda söz alan, “Ben Hakkım” dediği için işkenceyle öldürülen meşhur tasavvufçu Hallac-ı Mansur’u örnek aldığı iddia edilen Nurettin Topçu da zamanın anti-komünizm siyasasına uygun konuşuyordu:

“Ruhumuza düşman, milletimize düşman, insanlığımıza düşman olan bir komünist davası, içimize kadar girme fırsatı buldu…

İşte Kore’de şehit olanlar, milletimizin hayat kuvvetlerini ve dehasını trajik tecrübe sahası içinde ortaya koyarak idealimizi tanıtıyorlar.” (İ.D. age, s.248, abç.)

Türkiye sağının önde gidenlerinin çok büyük bir kısmının, İkinci Yeniden Paylaşım Savaşından sonra ABD emperyalizminin hegemonik güç olmasıyla birlikte, kısa sürede, anti-komünizm siyaseti üzerinden ve (bazılarının da) iktidarla kurdukları çıkar ilişkileri nedeniyle Amerikancı olduğunu görüyoruz. Milliyetçilik ve dincilik bu tavır alışta belirleyici olamaz. Çünkü Amerikancılığın Türk milliyetçiliği ile de İslamcılıkla da pozitif anlamda hiçbir bağlantısı yoktu. Bu yüzden Türk sağı, Türk milliyetçiği ve İslamcılık gibi kavramların bu yeni bağımlılıkla bir ilişkisi yoktu, Amerikancı olmalarının en önemli nedeni komünizme karşı oluşları ve çıkar hesaplarıydı.

Bu durumu kanıtlayanlardan birinin de Arif Nihat Asya olduğunu söz konusu toplantıda yaptığı konuşmadan anlıyoruz. Şiirlerini okul kitaplarında okuduğumuz A. Nihat Asya Amerika’nın Kore savaşına nasıl da sahip çıkıyor. Hem de kendi yurttaşlarını Amerikan politikası uğruna boğmaya kalkışacak kadar.

“Bir Mehmet de Kore’de Birleşmiş Milletler safını çevirmek isteyen ahtapotun kolunu gövdesinden ayırmış…

Adını en son okuduğum Mehmet Parmaksız’ın kızıl gırtlaklara nasıl sarıldığını düşündüm de, yerli kızılların nazik boyunları önünde parmaklarım seyirdi; parmaklarım zor tuttum.” (İ.D. age, s.249, abç.)

Bu sözleri okuyunca insanın sorası geliyor, “Bu kadar Amerikancılık sarhoşluğuyla o ‘Bayrak’ şiirini yazmanın bir anlamı kalıyor mu Arif Nihat Asya?”

Türkiye’nin Amerika’nın soğuk savaş politikasının parçası haline sokulmasından itibaren dincilerin ve milliyetçilerin yönlendiricileri, kanaat önderleri anti-komünizmin gönüllü silahşoru oldular ve bu işbirlikçi tavırlarını Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da yeni Amerikan politikalarına uyum sağlamanın ana zemini olarak kullanmayı sürdürdüler. Çünkü Türkiye gibi bağımlı ülkelerde iktidara giden yolun Amerikancılıktan geçtiğini öğretmişlerdi onlara.

1950’lerden itibaren Türkiye’nin Amerika’nın etkisi altına sokulmasında etkin rol oynayan dincilerle milliyetçilerin önde gidenlerinin geleceklerini soğuk savaş politikasına bağladıklarını siyasi faaliyetleriyle ispatladılar. Amerikancı politikanın unsurları haline gelen söz konusu kesimlerin iç içe geçtiklerini ve özellikle sola karşı birlik içinde olmalarını siyasi hayatları boyunca sürekli ortaya koydular. Bu Amerikan milliyetçilerinin ve dincilerinin sola karşı mücadelede birlikte davranma, ittifak yapma durumuna yıllar boyunca ideolojiden, politikaya ve pratiğe kadar hep tanık olduk. Amerikan politikalarına göre şekillendirilen bu akımlar yıllar içinde değişime uğramış, milliyetçilik solgunlaştıkça dincilik parlatılmıştır.

Devam edecek…

Mehmet Ali Yılmaz

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!