Türkiye’nin Demokratikleşme Ya Da Gericileşme Süreci-VI- Mehmet Ali Yılmaz

Nezaman Türkiye’yi yeni bir emperyal amaçlı kuruluşun içine sokmaya kalkışsalar

egemen sınıfların sözcüleri, hep benzer argümanlarla ve yöntemlerle halkı kandırmaya ve kendileri gibi düşünmeyenleri suçlamaya kalkışırlar

TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞME YA DA GERİCİLEŞME SÜRECİ-VI
Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Türkiye

Yarım asırdır tartışma konusu olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kuruluşu, Türkiye’nin bu örgüte giriş macerası ve mahiyetiyle ilgili kısa da olsa tartışma yapmak; bölgedeki ve ülkemizdeki siyasi-ekonomik gelişmelerin ve uluslararası ilişkilerin daha net anlaşılması bakımından önemlidir.

İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı Avrupa’yı neredeyse çökertmiş, harap etmişti. Fabrikalar ve şehirler yanmış, yıkılmış; halk sefaletle karşı karşıya kalmıştı. Bu savaş, eski sömürge imparatorluklarının çöküşünü hızlandırmış ve sömürgelerde bağımsızlık hareketlerinin yükselmesine zemin hazırlamıştı.  Bu büyük savaştan karlı çıkan ABD ise çöken Avrupa’yı siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda etkisi altına alacak adımlar atmaya muktedirdi. Haziran 1947’de ABD Dışişleri Bakanı Marshall, savaşta harap olan Avrupa’yı ayağa kaldırmak ve doğuda yükselen “Sovyet tehlikesi”ne karşı güçlü bir müttefik kazanmak amacıyla bir “yardım planı”nı devreye sokmaya hazır olduklarını açıkladı. Bu yardım yoluyla Avrupa gibi yeniden inşa edilecek büyük bir pazar yaratılarak Amerikan sermayesine çok önemli bir iş alanı da açılacaktı.

Bu planın etkisinden başka Avrupa’nın bilgi ve sermaye birikimi, deneyimi, fabrikaları kısa sürede faaliyete sokmaları ya da var olanı geliştirmeleri gibi nedenlerle sistem yeniden harekete geçirildi. Bu arada dış ticareti serbestleştirmek, ekonomik işbirliğini geliştirmek amacıyla 1947’de 23 ülke Uluslararası Ticaret ve Gümrük Tarifeleri Anlaşması (GATT)’ı kurdular.

“Uzun süreli bir genişleme dönemine giren kapitalist dünya ekonomisinin merkezlerinde yeniden serbest ticaret doktrini egemen oluyor; sermaye hareketlerine konan engeller hafifliyor ve Amerikan kaynaklı yatırımlar, dış yardım ve krediler, bu genişleme sürecinin kritik araçlarını oluşturuyordu.” (Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2007, s.96, İmge Kitabevi, 13. Baskı)

Savaşın bitmesinden kısa bir süre sonra, Eylül 1946’da İngiltere Başbakanı W. Churchill Savaşın yaralarının sarılmasını, Fransa ile Almanya’nın “Avrupa Birleşik Devletleri” içinde sorunlarını çözmeleri gerektiğini ilan ediyordu. Bundan sonra Avrupalıların bir araya gelmelerini gerçekleştirmek için Avrupa Konseyi’ni kurma çalışmalarına başlandı ve Mayıs 1949’da İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Danimarka, İrlanda, İtalya, Norveç ve İsveç tarafından Avrupa Konseyi kuruldu. Kurucuları arasında Batı Almanya’nın yer almadığı bu kuruluşa Türkiye Ağustos 1949’da Yunanistan ve İzlanda ile birlikte davet edildi.

Bu tarihte NATO’ya alınmamasına rağmen Türkiye’nin dış politikasındaki ana yönelimi anlamak için zamanın Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak’ın TBMM’de yaptığı konuşma anlamlıdır.

“Dış siyasetimizin ağırlık merkezi Batı dünyasıdır. İngiltere ve Fransa ile ittifakımız, Amerika ile gittikçe artan dostluğumuz ve menfaat birliğimiz, dış siyasetimizin istikametini daha fazla Batı’ya çevirmiştir. Avrupa Konseyi içinde bir Avrupa Devleti olarak yer almamız, bu uzun ve devamlı siyasetimizin zaruri bir neticesidir. Aynı zamanda, Avrupa Konseyine girmemiz bu ana siyasetimizde bizi kuvvetlendiren yeni bir amildir. Yine ancak bir Avrupalı devlet sıfatıyladır ki Amerika’nın Marshall yardımından istifade edebiliyoruz. Avrupa Konseyine katılmamız neticesi, Anadolu’nun Avrupa siyasi ve iktisadi birlik hudutları içine girmesi bizim için belli-başlı bir hadisedir.” (Mehmet Gönlübol, A.Haluk Ülman…, Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1990, s.227, Siyasal Kitabevi, 8. Baskı.)

Savaş sonrasında ABD emperyalizmine göre yön belirlemeye başlayan Türkiye, 1947’de IMF, Dünya Bankası ve Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü’ne; 1952’de ise NATO’ya giriyordu. Amerikan yardımından az da olsa pay almaya başlayan Türkiye 1950’de Kore savaşına katılarak ABD’ye olan sadakatini ispat etmekten geri kalmıyordu.

Dünya Savaşı sonrasında, emperyalist ülkeler yeni örgütlenmeler içinde bir araya gelirlerken Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkeler de 1949’da COMECON’u kurarak ekonomik yardımlaşma alanında adım atıyorlardı.

Mayıs 1950’de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schumann, Avrupa için o yıllarda çok önemli olan kömür ve çelik üretim ve dağıtımının devletlerarası ortak bir örgütlenme tarafından yapılmasını önerdi. Schumann’ın bu önerisi Nisan 1951’de Avrupa Kömür ve Çelik Birliği olarak kuruldu. AET’e giden yolda öncü olan bu kuruluş, yakıt olarak kömürün, sanayi ham maddesi olarak demir-çeliğin hala önemli olduğu İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı Avrupa’sının sonucuydu. Bir kartel oluşumu sağlayan bu anlaşma ile 6 Avrupa ülkesi arasında gümrük birliği yürürlüğe sokuldu. Ancak teknolojideki hızlı değişim, petrol ürünlerinin yakıt olarak kömürün ve plastiğin de birçok alanda demir-çeliğin yerini doldurmaya başlaması bunların eski önemini azalttı. AET’in teknik anlamda öncüsü sayılan bu örgüt yukarıda sözünü ettiğimiz gelişmeler nedeniyle AET’in kurulduğu sırada genel politik-ekonomik felsefesi dışında bırakılmış oldu. (Prof. Dr. Gülten Kazgan, 100 Soruda Ortak Pazar ve Türkiye, s.53-54, Gerçek Yayınevi, Üçüncü Baskı.)

AET’in öncüsü olan kuruluşlardan ikincisi EUROATOM, üçüncüsü de BENELUX’dur. Bu kuruluşlar zamanla AET içinde eritilirler.

Bu arada, İngiltere’nin tahriki ve ABD’nin yönlendirmesiyle Batı Avrupa Soğuk Savaşın tarafı haline getirildi. Böylece Avrupa ikiye bölündü, bir yanda Sosyalist Doğu Blok’u diğer yanda ise NATO’ya da üye olan Batı Avrupa devletleri. 1950’lerde 6 Batı Avrupa Devleti politik birlikle sonuçlandırmayı amaçlayan gümrük birliğini kurma çalışmalarını sürdürdüler. Bu çalışma ABD tarafından da destekleniyordu. ABD’nin bu desteği politik olmanın ötesindeydi. ABD sermayesi, Avrupa ülkelerinin gümrük duvarlarını aşmak için Avrupa şirketleriyle birleşiyordu. AET ülkelerine giren ABD sermayesi, bu 6 ülkenin kendi aralarında kuracakları sermaye trafiğinden erken davranıyordu.

“Avrupa ülkelerinin, ekonomilerine can suyu vermek, sömürgelerde gelişen ulusal kurtuluş eylemlerini tatlıya bağlamak için yardıma ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyaç Avrupa firmalarını Amerikan firmalarıyla ortaklığa zorladı. Bu olgu, milyarlarca doların Avrupa’ya akmasına ve kısa sürede Avrupa ekonomisinin Amerikan kontrolü altına girmesine neden oldu.

İngiliz sanayisinin yüzde 55’i, Alman sanayisinin yüzde 33’ü, Fransız sanayisinin yüzde 12’si dev Amerikan şirketlerinin eline geçti. Harp sanayi, elektrik ve kimya sanayinin bazı dallarında bu oran % 80’ni de aşmaktadır.” (Hasan Ceylan, Ortak Pazar ve Türkiye, s.33, DİSK Yayınları:14, 1974.)

Büyük Amerikan firmalarıyla kurulan/kurulacak ortaklıkların Avrupa ekonomisini önemli ölçüde kontrol altına alacağı aşikârdı. Bu arada Soğuk Savaş da ABD’nin işini kolaylaştırıyordu. Sovyetlerden kaçan Avrupalılar ABD’nin avı oluyorlar ve bu yüzden Avrupa hükümetleri Amerikan sermayesinin bu hegemonik baskısına karşı açıktan tavır alamıyorlardı.

Bu gidişe karşı Fransız Cumhurbaşkanı De Gaulle uygun koşullar oluşunca;“Avrupa Avrupalılarındır, Avrupa için kararı, Avrupalılar vermelidir” çıkışını yaparak ABD hegemonyasına karşı durma kararlılığını gösteriyordu. Ama bu kararlılığı Fransa’nın tek başına pratiğe geçirmesi mümkün değildi. Bu sorunu aşmak için De Gaulle Avrupa ülkelerini ekonomik ve politik birliğe çağırdı. De Gaulle Avrupa’nın birliğini sağlama çabalarını sürdürürken; İngiltere’yi ABD’nin Avrupa’daki uzantısı olarak gördüğü için bu ülkenin yöneticileriyle sert tartışmalar yürütüyor ama Almanya’nın bu birlik içinde mutlaka olmasını istiyordu. Ve Almanya ile bu yönde ilerleme sağlayacak ilişkiler kuruyordu.

Avrupa sermayesinin ihtiyacı olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kuruluşunda Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle ile Almanya Şansölyesi Adenaur’un önemli roller oynadıkları anlaşılıyor. Böylece önde gelen Avrupa ülkeleri güçlerini birleştirerek öncelikle iktisadi olmak üzere siyasi alanda da daha fazla söz sahibi olmak için AET’i kuruyorlar. Avrupa merkezli olarak (en merkezde Almanya olmak üzere) Akdeniz ülkelerini, Afrika’nın önemli bir bölümünü, Ortadoğu’yu ve diğer bölgelerdeki eski sömürgelerini çevre ülkeleri olarak hedefleyen bu birliği oluşturdular.

Avrupalıların da içinde yer aldıkları NATO’nun üyesi olan Türkiye’yi de-özellikle Almanya bu konuda ısrarcıydı-bu birliğin kapsam alanı içine almayı amaçlıyorlardı.

25 Mart 1957’de altı Avrupa ülkesinin (Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg)  imzaladığı “Roma Anlaşması”yla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurulur. Kuruluş tartışmaları 1915’e kadar uzanan bu birliğe üye olmak için Türkiye, Roma Anlaşması’ndan hemen sonra girişimlere başlar. DP Hükümeti, AET ile ortaklık kurmak için 1959’da resmen başvuruda bulunur. Yapılan dokuz görüşmeden sonra, “Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Bir Ortaklık Yaratan Andlaşma”yla ilgili sorunlar nihayet 25 Haziran 1963’te giderilmiş ve 12 Eylül 1963’de Ankara’da imzalanmıştır.

Bu dönemde resmi çevreler, Türkiye’nin AET’e katılmasıyla ilgili iki neden ileriye sürüyorlardı. Bunlardan ilki siyasi bir gerekçeydi ve genel hatlarıyla şu şekildeydi: Türkiye yüz yıldan fazla bir zamandır Batı Dünyasının bir parçasıydı ve NATO’nun da üyesiydi. AET’in son amacı “Avrupa Birleşik Devletleri” olduğuna göre Türkiye bu birliğin dışında kalamazdı.

Ticari nitelikte olan ikinci gerekçe ise, Türkiye en fazla ticaretini Avrupa devletleriyle yapmaktadır, bilhassa tarım ürünlerinin en önemli pazarı olan bu ülkelerle ticaretin sürmesi için AET’e girilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Resmi çevrelere göre, tarım ürünlerimizin Avrupa’ya satışında Türkiye’nin rakibi olan Yunanistan’ın AET’e giriş için başvuruda bulunması da Türkiye’nin girişini zorunlu kılıyordu.

Dört yıl süren ve hiçbir sonuca bağlanamayan görüşmelerin 1963 yılında birden anlaşma ile neticelenmesini o dönemin konjökntüründe aramak gerekir. Bu konuyla ilgili Gülten Kazgan’ın tespitleri şöyledir:

“1963 yılının dünya ve Türkiye için getirdiği olaylar incelendiğinde, gerek Türkiye’nin AET’ye verdiği tavizleri maksimuma çıkaracak, gerekse AET’nin böyle bir katılmayı destekleyecek nitelikte olaylarla dolu olduğu görülür. Türkiye’de sol akım güçlenmeye başlamış, parlamenter demokrasinin yaşamasını tehdit edici nitelikte askeri darbe teşebbüsleri, 27 Mayıs 1960 siyasi iktidar değişmesini izlemiş, Kıbrıs olayları Yunanistan-Türkiye siyasi ilişkilerini had derecede gerginleştirmiştir. Bunların üstüne üstlük, 30 yıldır ilk defa, bir Türk Parlamento Heyeti, Mayıs 1963’te Sovyet Rusya’yı ziyaret kararı almıştır. Haziran ayında Ankara Andlaşmasının imzalanması, Mayıs ayında Türk Parlamento Heyeti’nin Sovyet Rusya’yı ziyaretini izlemiştir.” (Prof. Dr. Gülten Kazgan, s.94)

Hükümet çevrelerinin ekonomik ve siyasi bir başarı olarak nitelendirdiği bu anlaşma hakkında dönemin Başbakan Yardımcısı Turhan Feyzioğlu 15 Eylül 1963’te Ulus gazetesinde bilhassa siyasi yönüne vurgu yapıyordu:

“Türkiye’nin bir Avrupa devleti olma yolunda uzun zamandan beri sarfettiği gayretler, bu anlaşmanın gerçekleşmesiyle yeni bir zafere ulaşmış olmaktadır. Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğuna ortak üye olarak katılma arzusu, sadece kısa vadeli ve basit dış ticaret hesaplarına dayanmamıştır. Çeşitli siyasi, kültürel ve iktisadi bağlarla bağlı olduğumuz Batı Avrupa’nın gitgide kuvvet kazanan birleşme eğilimleri karşısında Türkiye kayıtsız kalamazdı… Türkiye’nin bu konudaki kararı her şeyden önce hür Batı alemi ile kader birliğimizin bir defa daha teyidi anlamını taşır. Türkiye Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatında, daha sonra Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatında üye olarak yer almıştır. Avrupa Konseyinde üyedir. Dış politikasının temel taşlarından biri Kuzey Atlantik Anlaşmasıdır. Bugün, yeni bir düğümle, Türkiye Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olarak XX. yüzyılın en dikkate değer topluluk hareketlerinden birine katılmaktadır… Bu anlaşma ile Avrupa sınırının bizim Doğu ve Güney sınırımızdan geçtiği bir defa daha en kuvvetli şekilde tescil edilmiş olmaktadır.”

Evet, böylece bağımlılığı katmerleştirilen “bir düğüm” daha atılıyordu.

Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin anlaşmanın imza töreninde anlaşmanın iktisadi yönüne vurgu yaptıktan sonra siyasi yanının altını çiziyordu ve şöyle diyordu:

“Türkiye’nin hayatında yepyeni bir devir açılmaktadır. Bu, Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası olmak emel ve hüviyetiyle kati surette teyid ve tescil eden, sulh ve refah yolunda ilerleme vaadleriyle dolu şerefli bir devirdir.”
Birde Avrupalıların konuya nasıl baktıklarına göz atalım. İmza töreninde gerçek düşünceler söylenmese de Avrupalıların anlaşmaya daha çok ekonomik açıdan baktıkları görüntüsü verdikleri anlaşılıyor. AET Bakanlar Konseyi Başkanı ve Hollanda Dışişleri Bakanı Dr. Luns, Topluluğun görüşlerini şu şekilde açıklıyordu:

“Türkiye ile Topluluk arasında bir ortaklık yaratan analaşmanın, memleketinizin kendine çizmiş olduğu yolda ilerlemesine yardımcı olacağına ve bu suretle gerek sizde, gerek bizde yaratmış olduğu ümitleri haklı çıkaracağına kaniim. Anlaşma, Türkiye’ye hemen bazı iktisadi ve mali avantajlar sağlamaktadır, fakat hakiki kıymeti, tesbit ettiği hedef ve takip ettiği gayelerdedir.” (M. Gönlübol, H. Ülman; s. 482)

Yayınlanan ortak bildiride her iki tarafın görüşü ifade edilirken; Türkiye’nin İkinci Yeniden Paylaşım Savaşından sonra bütün emperyalist kuruluşlara katıldığı da itiraf ediliyordu.

“Yıllardan beri, Türkiye, Avrupa’daki yakınlaşma ve işbirliği hareketlerini takip etmiş ve hür dünyanın bütün siyasi ve iktisadi teşekküllerine katılmıştır. Türkiye ile Ortak Pazar arasında bir ortaklık yaratan anlaşma, Türkiye’nin bu ananevi politikasında yeni bir merhaledir… Bu suretle Türkiye ile AET arasında bir ortaklık yaratan anlaşma, münhasıran ekonomik hükümlerin ötesinde daha geniş bir siyasi çerçeve içinde yer almaktadır.” (M. Gönlübol, H. Ülman; s. 483)

Bu dönemde, aydınların bu anlaşmanın üzerinde fazla durmadıkları anlaşılmakla birlikte az da olsa görüşlerini ortaya koyanlar vardı. Doğan Avcıoğlu ve arkadaşlarının çıkardığı “Yön Dergisi” bu anlaşma aleyhinde tavır alırken, liberal-sağ çizgideki “Forum Dergisi” yazarlarından Besim Üstünel hariç AET’le yapılan anlaşma lehinde tavır alıyordu. 1960’lı yılların önemli liberal-sağcı düşünürlerinden, Forum Dergisi’nin yöneticisi ve muhalefet partisi AP’nin Milletvekili olan Aydın Yalçın AET’e girişin önemine vurgu yapıyordu:  

“…millet olarak kaderimizi NATO, OECD ve Avrupa Konseyi gibi hedefleri sınırlı, süresi ister istemez geçici olan birtakım müesseseler ötesinde, Batı Avrupa’nın kaderine bağlamaya karar” vermek olduğunu belirterek ne zaman gerçekleşeceği, gerçekleşince Türkiye’ye kaşı tavrının ne olacağı belli olmayan Avrupa Birleşik Devletleri’nin Türkiye’nin geleceği olduğunun savunmasını yapıyordu.

Aynı derginin yazarı olan Prof. Dr. Besim Üstünel ise AET ile yapılan Ankara Antlaşması üzerine eleştirel düşüncelere sahipti:
“Şurası ilmi bir gerçektir ki, Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkenin Batı Avrupa’nın gelişmiş ve sanayileşmiş ülkeleri ile serbest rekabet esasına dayanan bir gümrük birliğine ve ekonomik entegrasyona girişmesi Türkiye’ye gerçek anlamda hemen hiçbir önemli menfaat sağlamayacaktır; zararlı etkileri ise uzun süre devam edip gidecektir” görüşünü savunarak AET ile ilişkilerinden Türkiye’nin çıkarına bir durumun ortaya çıkmayacağını belirtiyor ve hiç olmazsa en az sarsıntıyla bu kuruluşa girişin koşullarının yaratılmasını istiyordu.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra AB’yi olumlama noktasına gelen Prof. Dr. Sadun Aren, 1960’larda, bu anlaşmanın ülkenin hayrına olmadığını, AET’in Batı ülkelerinin çıkarları esas alınarak kurulduğunu belirtiyordu:

“Ortak Pazar’ın ileri ülkelerin çıkarlarına göre kurulmuş düzeni ve hareket kuralları vardır. Bu düzenin genel şartları ve hareket kuralları Türkiye’nin kalkınması için alınması lazım gelen tedbirlerle çelişki halindedir. Bu sebepten üyelik, kalkınmamızı sağlamak şöyle dursun, bu yolda çaba göstermemizi bile önleyecektir.” (M. Gönlübol… s.484)

Gülten Kazgan, Ankara Andlaşmasının temel ilkelerini anlatırken; bu anlaşmanın ideolojik manada esasta Roma Andlaşmasını kabul ettiğini ve Ankara Andlaşmasında birçok maddenin doğrudan Roma Andlaşmasından alındığını ifade eder. Ama ayrıntı gibi duran fakat önemli gördüğü kritik bir konuya dikkat çeker:

“Ancak, şurası ilginçtir ki, Roma Andlaşması, temel ideolojisi olan laisser-faire içinde, kendi az gelişmiş bölgeleri, genel preferanslar tanıdığı azgelişmiş ülkeler, kendisiyle Topluluk dışı dünya için, laisser-faire’den ayrılır, serbest ticareti bunlar açısından kabul etmez; koruma politikasını bunlar için öngörür.”

Bu karışık gibi görünen ifadelerden anlaşılması gereken; Roma Andlaşmasını imzalayan Avrupa ülkelerinin azgelişmiş bölgeleri için serbest piyasa şartları geçerli olmayacak, buralarda korumacılık geçerli olacaktı. Avrupa dışındaki ülkelerde ise serbest ticaret kuralları geçerli olacaktı.
 

Gülten Kazgan şöyle devam eder:

“Oysa, Ankara Andlaşması için, bu, ancak kısmen kabul edilmiştir…”

Ankara Andlaşması’nın 4-1. Maddesinde yer alan, “karşılıklı ve dengeli yükümler esası” ifadesini Gülten Kazgan haklı olarak şu şekilde yorumlamaktadır:

“…bir kere hazırlık dönemi bittiğinde, Türkiye’nin Roma Andlaşması’nın öngördüğü yükümlülükleri, sanki diğer ülkelerle tedricen eşit düzeye erişecekmiş gibi, kabul etmesi demektir. Bir azgelişmiş ülkenin, karşılıklı ve dengeli yükümler esasları içinde, ‘zenginler kulübü’ üyeleriyle gümrük birliğine girmesinin, Roma Andlaşması’nın anlayışıyla dahi bağdaşması güçtür. Roma Andlaşması, aşağı yukarı eşit ekonomik ve teknolojik düzeyde ülkelerin arasında imzalanan bir ‘güçleri birleştirme andlaşması’dır. Bugün eşit ekonomik düzeyde olmadığı gibi, gelecekte arayı kapaması ihtimali de bulunmayan Türkiye gibi ülkeye aynı andlaşma teşmil edilirse, bu, Türkiye’nin güçleri birleştirme andlaşmasına katılması demek değildir; Türkiye’nin ‘çevre ülke’ olmak durumunu kabul etmesi demektir” (Gülten Kazgan, s.96, abç)

Gülten Kazgan’ın 1970’de yaptığı bu değerlendirmenin ne kadar isabetli olduğunu daha sonraki yıllarda gördük. AB ülkelerinin en büyüklerinin liderleri, Türkiye’ye bir “ortak” olarak değil bir “çevre ülke”si olarak baktıklarını sayısız kez açıkça ilan ettiler.

Yine 1970’li yıllarda Aydın Köymen, bu anlaşmanın ne anlama geldiğini, daima Türkiye’nin aleyhine çalışacağını, halkın aldatıldığını ve bu anlaşmanın gerçek yüzünü açığa çıkaranların haksız suçlamalara maruz bırakıldıklarını belirtmektedir.

“Ankara Andlaşması’nın imzalandığı tarihlerde egemen sınıflar ve onların sözcüleri AET ile ilişkilerin daima Türkiye aleyhine işlemesi mukadder olan ekonomik yönlerini kamuoyundan gizlemek için ellerinden geleni yapmışlar, Türkiye’nin AET’ye ‘ortak üye’ olarak kabulünü Atatürk’ün çizdiği ‘batılılaşma’ yolunun son merhalesi olarak tanımlamışlar, AET üyeliğine karşı çıkanları uluslararası komünizmin maşası olmakla suçlamışlardır.” (Aydın Köymen, Ortak Pazar Gerçeği ve Türkiye’nin Sanayileşme Sorunu, s.10, Yar Y. 1974)

Ne zaman Türkiye’yi yeni bir emperyal amaçlı kuruluşun içine sokmaya kalkışsalar egemen sınıfların sözcüleri, hep benzer argümanlarla ve yöntemlerle halkı kandırmaya ve kendileri gibi düşünmeyenleri suçlamaya kalkışırlar. Andlaşmanın imzalanmasından hemen sonra 14 Eylül 1963’te Hürriyet gazetesinde şu başlıklar göze çarpıyordu: “Türk işçileri, Ortak Pazara dahil memleketlere giderek kolayca iş arayabileceklerdir” ve başka bir gerçek dışı haber daha, “Aklına esen elini kolunu sallaya sallaya Roma’ya veya Paris’e gidip beğendiği herhangi bir otomobili permisiz, gümrüksüz getirebilecektir.” Tabii ki bunların hiçbiri gerçek olmadı.

Hukuken 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren bu andlaşma ile Türkiye ile AET arasındaki ortaklık üç aşamadan geçecekti: İlki hazırlık dönemi, ikincisi geçiş dönemi, üçüncüsü de son dönemdi. Andlaşmanın mantığına göre, hazırlık döneminde Türkiye, Topluluğun yardımlarıyla ekonomisini güçlendirecek ve geçiş döneminde karşılıklı ve dengeli yükümlülükler esası üzerinden, gümrük birliği kurulacaktır.

İlk aşama olan hazırlık dönemi için 5-12 yıllık bir süre öngörülmüştür. Bu dönemde Türkiye’nin Topluluğun yapacağı yardımlarla ekonomisini güçlendirerek geçiş dönemine uygun hale getirilmesi gerekiyordu. Andlaşmaya göre, hazırlık dönemi; “AET’in Türkiye’ye tek taraflı tavizler tanıdığı bir dönemdir; Türkiye’nin ekonomisini, AET yükümlülüklerine hazırlamaya çalışacağı bir süredir. Hazırlık döneminde, Türkiye’nin AET’ye karşı yükümlülüğü yoktur; böylece, verilen tek taraflı tavizlerle, ekonominin, Geçiş Dönemi yükümlülüklerine hazırlanacağı düşünülmüştür.” (Gülten Kazgan, s.103)

AET ülkelerinin Türkiye’nin Hazırlık Döneminin yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlayacak düzeyde ekonomik tavizler verdiği söylenemez. Beş yıl için Türkiye’ye açtıkları toplam kredi tutarı 175 milyon dolardır. O da yıllık 35 milyon dolar olarak ödenen “proje kredisi” şeklindedir.

İkinci olarak, AET ülkeleri, Türkiye’nin yetiştirdiği tütün, kuru üzüm, kuru incir ve fındık gibi dört tarım ürününe “tarife kontenjanları tesbit etmişti… Bu kontenjanlar içinde yapılan ithalat miktarları için indirimli gümrük resmi sözkonusudur; bunun üstünde kalan miktarlar için, Topluluk dışı ülkelere uygulanan Ortak Gümrük Tarifesi, Türkiye’ye de uygulanmıştır…” (G. Kazgan, s.103)

Hazırlık döneminde Türkiye’ye tanınan bu kolaylık daha sonraları kaliteli şarap, bazı deniz ürünleri, sofralık üzüm gibi bazı tarım ürünlerine ve bazı sanayi mamullerine genişletilmişse de bu olanaklarla Türkiye gibi bir ülkenin (1965’te Türkiye’nin nüfusu 32 milyondu) geçiş döneminin yükümlülüklerine hazırlanması mümkün değildi. Buna zaten ne AET ülkeleri ne de Türk bürokratları inanıyordu.

1960’lı yıllarda Türkiye-AET ticari ilişkileri incelenince bu andlaşmanın ne anlama geldiği, hangi tarafın bu ilişkiden kazançlı çıktığı ortaya çıkar. Açılan kredinin ve tanınan kontenjanın aslında emme-basma tulumbayı çalıştırmak için dökülen sudan pek de farklı olmadığı görülür. Ankara Andlaşması imzalanmadan önce 1962’de Türkiye ithalatının %30’unu AET’ten yaparken, 1965’ten itibaren, bu oran %35-6’ya kadar yükselmiştir. İhracatımızdaki durum ise şöyle olmuştur: 1962’de AET’in payı %40.5 iken, 1968’e kadar, AET’ye ihracat, toplam ihracattan daha yavaş artmıştır. Oran %33.1’e kadar düşmüş, 1969’da ancak 1962 seviyesine çıkmıştır. Bu durumda doğal olarak, 1966’dan itibaren AET karşısındaki dış ticaret açığımız büyümüştür. Serbest dış ticaretin henüz uygulanmadığı bir dönemde, AET karşısındaki dış ticaret açığı büyümüştür. (G. Kazgan)

AET’in Türkiye’yi karşı karşıya bıraktığı sorun bununla da kalmamıştı. Büyüyen sadece dış ticaret açığı değildi, genel ödemeler dengesi içinde de açıklar büyümüş, TL’ye güven azalmış ve bu olumsuzluklar Ağustos 1970’te %66.6 oranında paranın dış resmi değerinin düşürülmesine başvurulmuştur. G. Kazgan’ın belirttiğine göre, “1962’de 238 milyon dolar olan dış ticaret bilançosu açığı 1969’da 264.4 milyon dolara; cari işlemler bilançosu açığı ise, henüz işçi döviz transferlerinin bulunmadığı 1962’de 242 milyon dolardan, işçi döviz transferlerinin 140 milyon dolara vardığı 1969’da sadece 215 milyon dolara inmiştir. İç fiyat seviyesi ise, 1963=100 kabul edilirse, 1969’da 136’ya çıkmış; yani, 6 yıl içinde fiyatlar %36 oranında yükselmiştir… Hazırlık Döneminde, yılda ortalama %6 oranında fiyat artışı” olmuştur. Görüldüğü gibi AET ile Ankara Andlaşmasının yapılmasından sonraki Hazırlık Döneminde ne ödeme bilançosunda denge sağlanabilmiş, ne de TL’ye güven oluşturulabilmiştir.

Sorunlar bunlarla da kalmamıştır. “Hazırlık Dönemi, AET’in bize tek taraflı tavizler verdiği bir dönem olarak düşünüldüğü halde, piyasa kurallarının işleyişi tam ters sonuç vermiştir… AET bizim için, diğer ülkelerden daha iyi bir pazar olmamış; diğer ülkelere ihracatımız, dönem ortalaması olarak, AET’ye ihracattan daha süratle artmıştır. Buna karşılık, Türkiye, AET için diğer ülkelere nazaran çok daha iyi bir pazar olma yolunda gelişmiş; AET’ten ithalatı diğer ülkelerden ithalatından daha süratle artmıştır.” (G. Kazgan, s.108)

Görüldüğü gibi bu ilişkiden Türkiye değil AET ülkeleri kazançlı çıkıyordu. Sonucun böyle olması da doğaldı. Çünkü AET’in kuruluşu ve Türkiye gibi “çevre ülkeler”le kurduğu ilişkilerin amacı incelendiği zaman bu örgütün Avrupa sermayesinin ve ülkelerinin çıkarlarını esas aldığı görülür.
 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, özellikle İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı’ndan sonra ABD’nin Avrupa’yı siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda geriye itmesi üzerine önde gelen Avrupa ülkeleri güçlerini birleştirerek bu alanlarda-öncelikle iktisadi alanda-daha fazla söz sahibi olmak için AET’i kurdular. Avrupa merkezli olarak Akdeniz ülkelerini, Afrika’nın önemli bir bölümünü, Ortadoğu’yu ve dünyanın diğer bölgelerindeki eski sömürgelerini “çevre ülkeleri” olarak hedefleyen bu birliği oluşturuyorlardı. Avrupalıların da içinde yer aldıkları NATO üyesi olan Türkiye’yi de bu birliğin kapsam alanı içine almayı amaçlıyorlardı.

Bu arada Avrupa’nın doğusunda yer alan bir diğer büyük gücün Sosyalist Sovyetler Birliği ve ona bağlı Doğu Avrupa ülkeleri olması da AET’in kuruluşuna ve giderek genişlemesine etki eden önemli bir unsurdu.

1965 ve ikinci kez 1969 seçimleriyle iktidara gelen AP iktidarları döneminde Topluluğa girişten itibaren karşılaştığımız yukarıdaki ekonomik rakamlarla da ifade edilen sonuca rağmen Demirel Hükümeti, 23 Kasım 1970’de, AET’e girişin ikinci aşaması olan Geçiş Dönemi’ne geçmek için Ankara Antlaşmasına Katma Protokolü imzalamıştır. Bu protokolü; DPT, “Lozan Andlaşmasından beri en önemli uluslararası andlaşma” şeklinde nitelendirerek Türkiye’nin aleyhine işleyecek olan Gümrük Birliği’nin yolunu yapıyordu. AET ülkelerinden İtalya’nın en sonunda bu protokolü 14 Aralık 1972’de onaylamasından sonra 1 Ocak 1973’den itibaren, Türkiye ile AET ülkeleri arasında, Geçiş Dönemi şartları yürürlüğe giriyordu.

Devam edecek…

Mehmet Ali Yılmaz

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!