Türkiye Solunun İki Farklı Dönemi ve Emperyalizme Karşı Tutumu-Levent Yakış

Sonuç olarak, 60’lı yıllarla kıyaslayarak ifade edersek 70’lerin devrimcileri önceki dönemin devrimcilerinin ancak

açık emperyalist işgal durumunda makul ve mümkün sayılabilecek ittifak arayışlarından arınmış bir anti-emperyalizmi benimsemişlerdir.

lyakis@anafikir.gen.tr

60’lı Yıllar…

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesiyle başlayıp 12 Mart 1971darbesiyle sonlanan dönem Türkiye solunun teori ve pratiğinde millici, anti-emperyalist tutumun en baskın hissedildiği dönemdir. 60’lı yıllar aslında, emperyalist-kapitalist sisteme karşı tepki ve direnişin dünya genelinde yükselişe geçtiği, özellikle Güney Doğu Asya’da ve Latin Amerika’da önemli mevziler kazandığı yıllardır. Türkiye solu bu gelişmelerden doğrudan etkilenmiştir. Dışarıdan gelen bu etkilere ilave olarak, 60’lı yılların başlarında Kıbrıs’ta patlak veren olaylar da ABD karşıtı duyguların yaygınlaşmasında önemli rol oynamıştır. Kıbrıs’taki Türk nüfusunu katliam tehdidiyle yüz yüze bırakan gelişmeler karşısında İngiltere ve ABD’nin kayıtsızlığı, Türkiye’nin adaya müdahalesinin ABD başkanı Johnson tarafından başbakan İnönü’ye gönderilen bir mektupla engellenmesi, mektubun son derece aşağılayıcı bir üslup taşıması, bütün bunlar, yalnızca dönemin sol hareketini etkilemekle kalmamış sivil, asker bürokrasinin alt ve orta kademelerinde genişçe bir halkayı ABD karşıtlığı ekseninde sosyalist harekete doğru yakınlaştırmıştır.

Uluslararası ilişkilerin Sosyalist Blok’la Kapitalist Blok arasında yarılmaya uğradığı ve bloklar arası rekabetin hemen her şeye galebe çaldığı o günkü konjonktürde bu yakınlaşma son derece doğaldır. Bu dönemde ABD’ye ya da emperyalist kapitalist sistemin çeşitli uygulamalarına yönelik tüm itirazlar, saf sosyalist (sınıfsal) bir içerik taşımasalar bile hızla sosyalizmin etki alanına doğru çekilmişler ve kendilerini sosyalist söylemin kavramlarıyla dile getirmişlerdir. Sosyalizm o yıllarda öncüllerini Marks ve Engels’in ortaya koyduğu sınıf eksenli özgün bir söylem olmanın ötesine geçerek, farklı toplumsal taleplerin, hatta devletleri baz alırsak uluslararası ilişkilerde eşitlik talebinin kendisi aracılığıyla dile getirildiği bütün bu talepleri bünyesinde toplayan çağın başat muhalif söylemi haline gelmiştir. 60’lı yılların muteber devrim teorileri sınıf merkezli taleplerin yanı sıra bütün bu diğer talepleri anti-emperyalizm ekseninde harmanlayarak formülleştirirler. Ülkemizde de o yıllarda en fazla itibar görmüş devrim teorileri, ki başlıcaları Doğan Avcıoğlu’nun Milli Demokrasi tezi ile Mihri Belli’nin Milli Demokratik Devrim tezidir, tam da bu ihtiyaca yanıt vermişlerdir.

Genel bir ifadeyle söylersek Milli Demokrasi Kemalist hareketin sosyalizme yakınlaşmasına MDD ise sosyalist hareketin Kemalizm’e doğru yakınlaşmasına karşılık düşmüştür.

Her iki tezin ortak paydasını oluşturan “Milli” ve “Demokratik” sıfatları, devrimin hedefi, sınıfsal muhtevası ve dayanacağı ittifaklar zeminini klasik sosyalist devrimden farklılaştıran temel kavramlar olarak bu yakınlaşmayı sağlamada kritik bir rol oynamışlardır.

Milli sıfatı bunu devrimin anti-emperyalist özelliğine vurgu yaparak sağlar. Türkiye’nin iktisadi açıdan emperyalizme bağımlı, hatta askeri üsler yoluyla yarı işgale uğratılmış bir ülke olduğu ön kabulüyle, bu duruma tepki gösterebilecek bütün toplumsal katmanları, yalnızca işçi, köylü emekçileri değil şehirli ve köylü küçük burjuvaziyi, aydın tabakaları, öğrenci gençliği, Kemalist bürokrasiyi hatta milli burjuvaziyi devrimin müttefikleri olarak yan yana getirir.

Demokratik sıfatı ise devrimin burjuva demokratik karakterine göndermede bulunarak bunu sağlar. Türkiye’nin dışa bağımlı yapısıyla emperyalizm çağında batıdaki örneklere benzer bir kapitalist gelişme düzeyine ulaşamayacağını, çarpık kapitalist yapılanmanın ürünü komprador burjuva sınıfın feodalizmi alt ve üst yapıda tasfiye edip burjuva demokrasisini bütün unsurlarıyla yerleştirecek güç ve niyetten yoksun olduğunu, dolayısıyla batıda burjuva sınıfa ait demokratik devrim misyonunun Türkiye’de artık sol devrimcilerin görev alanına girdiğini anlatır. Kısacası, önümüzdeki devrim sosyalist değil, yine devrimcilerin insiyatifinde gerçekleşecek burjuva demokratik bir devrimdir; yukarıda sıraladığımız sınıf ve katmanlar bu özelliği nedeniyle de devrimin müttefikidirler.

 

Anti-Emperyalizm ve Devrim Tartışmaları

Milli ve Demokratik sıfatlarıyla temsil edilen bu asgari mutabakatı dışarıda tutarsak iki tez arasında detaylara inildikçe dallanıp budaklanan bir çok ayrım çizgisi vardır. Türkiye’de ki sosyo-ekonomik yapının gelişme düzeyi (kapitalist, yarı feodal, feodal) emperyalizme bağımlılığın derecesi (sömürge, yarı sömürge, yeni sömürge) devrimin rotası (kırdan şehire şehirden kıra) hangi sınıf ve katmanların devrime öncülük edeceği ya da devrimin temel gücü olacağı konusunda yoğunlaşan bu tartışmalarda D. Avcıoğlu kendi içinde oldukça homojen bir duruşa sahipken, MDD tezi her bir alt başlık için farklı farklı pozisyon alan bir çok görüşü bir arada barındırır. Yine de aralarındaki nüansa rağmen MDD’cileri bir bütün olarak Avcıoğlu’ndan ayıran başlıca ayrım çizgisi devrimin nihai hedefi konusunda ortaya çıkar. MDD’ciler için burjuva demokratik devrim nihayetinde sosyalist devrime uzanacak bir sürecin ilk aşamasıdır. İktidar bir kez ele geçirildikten sonra önce emperyalizmle bağlar kopartılıp, burjuva demokratik devrimin gereklilikleri yerine getirilecek ve akabinde devrim sosyalizme ulaşıncaya kadar kesintisiz biçimde sürdürülecektir.

Doğan Avcıoğlu’nun Milli Demokrasisi ise demokratik devrimin sınırlarını fazla zorlamayan bir tasarıma sahiptir. Önerdiği model emekçi sınıflara belirleyici bir rol vermediği için sosyalist devrimden, burjuva üretim ilişkileri esasına bağlı kaldığı için de sosyalist üretim ilişkilerinden farklı bir temele sahiptir. Madenleri, büyük sanayi, ihracatı, ithalatı merkezi devlet elinde toplaması itibariyle dönemin reel sosyalist rejimlerinden esinlendiği açıkça hissedilse de sonuçta merkezi devletçi kapitalizm olarak adlandırabileceğimiz bu model, Avcıoğlu tarafından nihai bir hedef olarak sunulmuştur.

Devrimin nihai hedefi konusunda ortaya çıkan bu farklılaşma doğallıkla devrime hangi sınıf ve katmanların öncülük edeceği konusunda ikinci bir ayrışmayı beraberinde getirmiştir. MDD tezine göre, her ne kadar başlangıçtaki rolü tartışma götürür olsa da sonuçta proleter sınıfın devrimdeki rolü giderek önem kazanmalı ve sürecin sonraki aşamasında hem temel güç hem de öncü güç olma anlamında inisiyatif proletaryanın elinde toplanmalıdır.

Doğan Avcıoğlu da emekçi sınıfların içinde bulunulan dönemde giderek bilinç kazandığını ve bunu gözle görülür biçimde eylemliliğine yansıttığını kabul eder ancak yine de ona göre, emekçi sınıflar halihazırda ülkedeki egemen gerici güçlerin “ tutucular koalisyonunun” ideolojik hegemonyasına önemli ölçüde tabidirler. Bu anlamda devrime ne öncülük edebilirler ne de temel güç rolünü üstlenebilirler. Kaldı ki; hedeflenen devrimin sınırları açısından bu çok da gerekli değildir. Avcıoğlu devrimin esas itibariyle memur, subay, öğrenci, serbest meslek sahibi küçük burjuva katmanlarından oluşan aydın tabakalara dayanması gerektiğini savunur. Bir anlamda teorisini bu sınıf ve katmanları gözeterek kaleme almış, onların duygu ve düşüncelerini teorize etmiştir. Bu Tabakalar, özellikle de Kemalist sivil, asker bürokrası ordunun vurucu güç rolünü üstlendiği bir darbe yoluyla iktidarı ele geçirecek ve hızla Milli Demokrasi düzenini yerleştirecektir.

Karşılaştırdığımız bu iki tez dışında dönemin devrim modeli tartışmalarına müdahil olan bir başka ana yaklaşım da Sosyalist Devrim tezidir. Özellikle TİP bünyesinde taban bulan Sosyalist devrimciler alt başlıklarını sunduğumuz tartışmalara müdahil olmakla kalmamış millici tezlerin kendi aralarında mutabık kaldıkları konulara da temel itirazlar yöneltmişlerdir.

Görüşlerini kısaca özetlersek; Sosyalist devrimcilere göre Türkiye’nin dışa bağımlı yapısına rağmen kapitalistleşme yolunda hızla ilerlemesi, feodalizmin alt yapıda tasfiye edilirken üst yapıda ancak sembolik bir temsille yetinmek zorunda kalması demokratik devrimin zaten kendiliğinden gerçekleşmekte olduğunu ortaya koymaktadır. Sosyalistlerin burjuva demokratik devrimine öncülük yapma misyonu bu şartlarda gereksiz hale gelmiştir. Türkiye gibi kapitalizmin hâkim olduğu ve hâkimiyetini giderek arttırdığı bir ülkede temel çelişki artık emekle sermaye arasındaki çelişkidir. Sosyalistler bu çelişkiyi emek lehine çözecek bir devrimin peşine düşmelidirler. Böylesi bir devrimin öncüsü ve temel gücü doğallıkla proletarya olacak ve devrim öncelikle bu sınıfın örgütlülüğüne dayanacaktır.

Ancak halihazırda, kapitalistleşme sürecinin tamamlanmaması nedeniyle Türkiye gelişkin bir proleter sınıftan yoksundur. Proletarya büyük ölçekli sanayi işletmelerinde yoğunlaşmamış, köylülükle bağları yeterince kopmamıştır. Proletaryanın iktidarı elde edebilecek olgunluk düzeyine henüz ulaşmadığı bugünkü sosyo-ekonomik koşullarda sosyalistleri bekleyen süreç bir yandan koşulların olgunlaşacağı (objektif şartlar), diğer yandan proletaryanın bilinç ve örgütlülüğünün ekonomik, demokratik haklar mücadelesi ekseninde gelişeceği (subjektif şartlar) uzun bir evrim sürecidir.

Özetten anlaşılacağı üzere SD tezi devrimin burjuva demokratik karekterini yadsır ve doğrudan sosyalizmi hedefler. Ayrıca anti- emperyalizm bu tezin içkin, kurucu bir unsuru değildir. Sosyalist Devrim modeli Türkiye’nin emperyalizmle olan çelişkisinden değil, doğrudan emek-sermaye çelişkisinden hareketle formülleştirilmiştir. Elbette sosyalist devrimciler de anti-emperyalisttirler; ancak onlar anti- emperyalizmin sosyalist devrimin mantıksal bir uzantısı, sonal bir unsuru olduğunu düşünürler. Millici tezlerde ise anti-emperyalizm mantıksal kurgunun tam başlangıç noktasına yerleştirilmiştir; bütün teorik yapı bu başlangıçtan hareketle açılımlanır.

SD tezinde devrimin sınıfsal muhtevası ve ittifaklar silsilesi neredeyse proleter sınıfın sınırlarına dek daralmışken MDD tezinde sınıfsal muhteva bu anti-emperyalist ve demokratik eksen sayesinde birçok farklı sınıf ve katmanı kapsayacak denli genişlemiştir. Bu da iktidara giden yolun kısalması, daha doğrusu iktidarı elde etmeye yönelik hamle anının öne çekilmesi anlamına gelir. MDD’nin anti-emperyalizmi yalnızca dönemin düşünsel iklimine uygun düştüğü için değil, tam da bu zemini hazırladığı, yani iktidara hemen şimdi uzanmayı sağlayacak geniş bir müttefik sınıflar yelpazesi sunduğu, sosyalist devrimde çıkarı olmayan birçok kesimi anti-emperyalizm ekseninde devrimin müttefiki kıldığı için iktidar mücadelesini keskinleştirmek isteyen çevreleri, özellikle dönemin militan gençlik hareketini cezbetmiştir.

 

Gençlik Mücadelesi ve Antiemperyalizm

60’lı yıllarda Millici tez yandaşları anti-emperyalist söylemi daha sahiplenici, devrim konusunda daha atak, mücadelenin keskinleşmesinden yana; SD’ciler ise devrim karşısında ertelemeci, tırmanan politik gerilimi yatıştırıcı bir tutuma sahip olmuşlardır. Nitekim dönemin mücadelesinde oldukça öne çıkan militan gençlik hareketine her iki kesim kendilerine özgü bu duygularla yaklaşmıştır. SD’ciler ve yine TİP içinde etkin bir konumda bulunan (sosyalizme) barışçıl geçiş yanlıları üniversiteli gençliğin radikal çıkışları karşısında son derece eleştireldirler. Hatta 1968 yılında hızla yaygınlaşan üniversite işgallerine suçlayıcı, sert ifadelerle karşı çıkmışlar, bunun sonucunda da gençlik hareketi üzerindeki zaten sınırlı insiyatiflerini tümüyle yitirmişlerdir. Başlangıçta TİP’in gençlik örgütüymüş gibi faaliyet gösteren Fikir Kulüpleri Federasyonu( FKF) kısa zamanda MDD yanlılarının eline geçmiş ve ardından DEV-GENÇ’e dönüşerek TİP’in etkisinden tamamıyla kopmuştur.

60’lı yılların sonunda, dinamik gençlik hareketinin desteğini kaybeden TİP kendini paralize eden iç sorunlara gömülürken toplumsal mücadelenin sol kulvarında insiyatif MDD etkisindeki gençlik liderleriyle Avcıoğlu etkisindeki sol Kemalist yapılanmanın elinde toplanmıştır.

Bu iki kesim arasında en azından bir dirsek temasının olduğu su götürmez. Yakınlaşmayı mümkün kılan beklentiler ise her bir kesim için farklı farklıdır. Doğan Avcıoğlu’nun liderliğini yaptığı çevre, dediğimiz gibi, vurucu gücünü ordunun oluşturacağı sol bir darbenin peşindedir. Bu darbe Kemalizm’in yarım kalan idealini tamamlayacaktır. Ki, bu ideal, yeterli halk desteğinden yoksun olunduğu için Kurtuluş Savaşını yürüten öncü kadroların eşrafa dayanmak zorunda kalması ve daha sonra da bu “eşraf demirperdesini” kırıp kendi programını kitleselleştirememesi nedeniyle akamete uğramıştır.

“Bağımsızlık içinde toplumsal devrim yoluyla çağdaş uygarlığa ulaşma” olarak formüle edilen bu ideal, D. Avcıoğlu’na göre, 27 Mayıs 1960 hareketinde de örtük olarak vardır. Ancak 27 Mayıs hareketi lidersiz, kadrosuz, doktrinsiz olması ve kendisini toplumsal bir temele oturtma ihtiyacını duymaması nedeniyle sonuçsuz kalmış ve iktidarı tekrar tutucular koalisyonuna kaptırmıştır. Avcıoğlu, içinde bulunduğu tarihsel konjonktürde bu eksikliklerin giderildiğini düşünür. Lider, kadro, doktrinin yanı sıra işçi, köylü ve öğrenci gençlik eylemleriyle kendini açığa vuran toplumsal bir destek artık vardır. Bu kitlesel temel milliyetçi devrimci hareketi seçim yoluyla iktidara taşıyabilecek yeterlilikte değildir henüz, ancak ordunun gerçekleştireceği bir sol darbenin tutunmasını ve darbe sonrasında gündeme gelecek, başlangıçta zorlu şartlarda ilerleyecek devrimci politikaların uygulanmasını sağlamaya yetecek kadar güçlüdür

Militan gençlik hareketi ise cumhuriyetin kurucu ideolojisi Kemalizm’e zaten sempatiyle yaklaşmaktadır. Modernleşmeci, laik, ulusal bağımsızlıkçı gelenekle aynı kökü paylaştığına dair güçlü duygulara sahiptir. Hatta gençliğin sıklıkla dile getirdiği “ Kahrolsun ABD Emperyalizmi” “ ABD Defol” “ Tam Bağımsız Gerçekten Demokratik Türkiye” sloganları sınıfsal (sosyalist) bir itirazdan ziyade Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki bağımlı, aşağı konumuna ulusal bağımsızlıkçı bir itirazı dillendirir gibidir. Gençlik liderleri zamanla yeni yayınlar ve çevirirler yoluyla sosyalist literatüre aşina oldukça itirazlarının mantıksal sonuçlarını izleyerek söylemlerini daha sınıfsal bir forma büründürmüşler ama itirazlarının özü, yani Türkiye’nin bağlı, aşağı konumuna duydukları tepki her zaman ağır basmış ve bu duyguları paylaştığını varsaydıkları tüm toplumsal kesimleri çıkarları sosyalizmle bağdaşsın bağdaşmasın kendi mücadelelerinin müttefiki saymışlardır. Bu duygu ve düşüncelerle Kemalist sivil, asker bürokrasiye yaklaşmışlar, bu kesimler nezdinde de benzer sempatiyle karşılanmışlardır.

Yine de önemli gençlik liderleri, sol askeri cuntaya tabi örgütsel bir hiyerarşinin parçası olmayı kabullenmemişlerdir. Bunda, toplumsal mücadelenin geneli içinde gençlik mücadelesinin öne çıkmasıyla birlikte gençlik liderlerinin devrimci bir kalkışmanın önderliğini esasında kendilerinin hakettiğini düşünmelerinin önemli payı vardır ama daha  önemlisi, sol bir darbe adına da olsa, mevcut devlet mekanizmasının asli bileşenleri ordu vb. kurumlarda kümelenmiş unsurlara tabi bir ilişkinin sosyalist açıdan meşru gözükmemesidir. Gençlik liderleri sosyalist teoriye vakıf oldukça araya mesafe koyma arzusu zamanla daha da güçlenmiştir. Nitekim aynı gerekçeyle Mihri Belli, Doğu Perinçek gibi sol cuntayla gençlik hareketi arasında aracı rolüne soyunan önemli isimlerin de etkisinden uzaklaşarak, kendi liderliklerini merkez alan farklı örgütsel yapılar meydana getirmişlerdir.

9 Mart 1971’ de sol askeri cuntanın darbe girişimi gündeme geldiğinde, gençlik liderleri bu girişimin kurumsal, hiyerarşik yapılanması içinde gözükmezler ama önce kendilerini koruma içgüdüsüyle, sonra da darbe sayesinde mevcut politik dengede gerçekleşebilecek bir kırılmayı derinleştirip güç toplamak ve süreci daha radikal bir çizgiye doğru zorlamak amacıyla darbe girişimini el altından desteklerler.

Burada darbe yaklaşırken gençlik mücadelesinin aniden silahlı eylemci bir çizgiye yönelişinin üzerinde biraz durmamız gerekir. Bu önemli ölçüde sosyalist gençlik hareketinin kendi içsel dinamiklerinin, içinden geçilen tarihsel sürecin yarattığı etkileşimlerin sonucudur. Ancak ordu içinde güçlü bir sol örgütlenmenin varlığına duyulan güven sol örgütlere en azından silahlı mücadeleden kısa sürede sonuç alınabileceği duygusunu vermiştir. Yani sol cuntanın burada doğrudan bir yönlendirmesi tespit edilememişse de varlığıyla teşvik edici bir rol oynadığı açıktır.

Başlangıçta sivil,  asker Kemalistlerin en azından bir bölümü de bu eylem çizgisini darbenin koşullarını olgunlaştıracağı gerekçesiyle desteklemişlerdir. Sol darbe girişiminin başarısızlığa uğrayıp, ordu içinde ki amerikancı yapılanmanın 12 Mart 1971 karşı darbesiyle duruma hâkim olmasından sonra tablo tümüyle değişir. Silahlı eylemlerin sürmesi bu kez Kemalist kadroların devlet yapılanmasında tasfiyesini hızlandırıcı bir etkide bulunur. Bu aşamada Kemalistler artan ölçüde silahlı eylemlere tavır koymuş ama sürecin önü alınamamış, eylemler devam etmiş ve özellikle İsrail Başkonsolosu Elrom’un kaçırılıp öldürülmesinden sonra sıkıyönetimin baskısı şiddetlenmiş ve hem Kemalistlerin hem de sol örgütlenmelerin tasfiyesi hızlanarak sürmüştür.

70’li Yıllar…

12 Mart darbesi, sosyalist solun millici varsaydığı toplumsal kesimlere yönelik umut ve beklentilerinin de sonunu getirmiştir. Emperyalist açık işgal koşullarında mümkün olabilecek millici ittifakların, ancak o koşullarda makul sayılabilecek psikolojik, düşünsel yakınlaşmaların 60’ların Türkiye’sine tam oturmadığı çabuk anlaşılmıştır. Ayrıca, ulusal bağımsızlıkçı Kemalist unsurların devlet bürokrasisinin içinde önemli bir yer tutmadığı, gücünün abartıldığı, daha önemlisi, bu kesimlerin bile, politik kutuplaşma derinleşip çatışmalı bir hal aldığında azımsanmayacak ölçüde tercihlerini sistemden yana kullandığı ortaya çıkmıştır.

Benzer bir gelişme Milli Burjuvazi konusunda da yaşanır. Türkiye’de kapitalizmin gelişiminin dışa bağımlı niteliğinden ötürü, anti-emperyalizm ekseninde sol hareketin yanında yer alabilecek milli bir burjuva sınıfının oluşmadığı görülür.

Bundan böyle anti-emperyalizm, burjuvazi ve Kemalist bürokrasiye devrimci sınıflar mevzilenmesinin kapılarını açamayacaktır. 70’li yılların devrim formülasyonları bu kesimlerin toplumsal mücadelede oynayabilecekleri olumlu rolleri iyice işlevsizleştirecek bir muhtevaya bürünürler. Devrimin dayanacağı ve karşı çıkacağı sınıflar kompozisyonu, izleyeceği rota vb. üzerine tartışmalar hala sürmektedir; ancak, bu tartışmalarda taraflar hangi pozisyonu alırsa alsın, zamanla bütün devrim teorilerinde emekçi sınıf ve katmanlar küçük burjuva ya da yukarı katmanlara göre, sosyalist talepler burjuva demokratik taleplere göre giderek önem kazanır. Bunda elbette, kapitalistleşme sürecinin daha da mesafe almasının payı vardır.

70’lerin sosyalist hareketinin mevcut sistem karşısında, sistemin ordu dahil tüm resmi kurumları ve ideolojik söylemi Kemalizm karşısında takındığı sert eleştirel tutumu güdüleyen bir başka etken de devrimci mücadelenin içinde geliştiği şartlardır. 12 Mart sonrasının baskıcı uygulamalarına karşın solun kısa bir duraksamanın ardından tekrar yükseliş eğilimine girmesi, bu eğilimin gerek toplumsal zeminde artan hareketlilikte, gerekse toplum tarafından solda algılanan bir partinin, CHP’nin seçim başarılarında gözle görülür hale gelmesi, iktidar bloğunu geçmişten daha farklı önlemler almaya itmiştir.

Bu önlemlerin başlıcası para-militer faşist organizasyonun devreye sokulmasıdır. MHP ve yan kuruluşu Ülkü Ocakları odaklı sivil faşist organizasyonun gerçekleştirdiği saldırı ve katliamlar nedeniyle Türkiye’de politik kutuplaşma kısa sürede bir iç savaş doğrultusunda derinleşmeye başlamıştır. İç savaş şartları içinde solun tam karşısına yerleştirdiği öncelikle iç düşmandır. 60’ların millici, ulusal bağımsızlıkçı sloganları yerlerini “kahrolsun faşizm”, “kahrolsun faşist diktatörlük”, “katil oligarşi” vb. türden iç çatışmanın derinleştiğine, gözlerin bu çatışmaya odaklandığına işaret eden sloganlara bırakarak yavaş yavaş sahneden çekilirler. Faşistlere duyulan tepki onların söylemlerinin parçası olan kavram ve simgelerin bütününe yönelir. Milliyetçi söylemi çağrıştırdıkları ölçüde 60’ların millici kavram ve simgelerine “vatan”, “bayrak” vb. lerine, hatta “milli” kavramının doğrudan kendisine karşı bir soğukluk baş gösterir.

Aynı soğukluk Kemalizm konusunda da geçerlidir. 12 Mart sonrasında anti-emperyalist, bağımsızlıkçı özü iyice silikleşen Kemalizm, muhafazakâr söylemden devşirilmiş kavramlarla harmanlanarak, esnetip genişletilerek, emperyalizme bağımlı, baskıcı bir rejimin kendisini meşrulaştırdığı ideolojik bir araca dönüştürülür. Kemalizm’e ait kavram, simge ve ritüellerin bu amaçla kullanılması önceleri solun tepkisini çekmiş ama tepki yalnızca bu kullanım tarzına bir itirazla sınırlı kalmamış zamanla Kemalizm’in kendisine, cumhuriyetin kurucu ideolojisi niteliğiyle taşıdığı asli özelliklere yönelmiştir. 60’lı yıllarda eleştirel bir gözle bakanların bile olumlu bazı göndermelerde bulunduğu Kemalizm yeni dönemde sol içi tartışmalarda birçok grubun muarızlarını suçlamak için kullandığı olumsuz bir sıfata dönüşür.

Anlaşılacağı üzere, önceki dönemde geçerli “milli” kavramı ve çağrıştırdığı anlamlar 70’lerde solun duygusal-düşünsel ikliminde kendilerine pek bir yer bulamazlar. Hiç şüphesiz onlar da selefleri kadar anti-emperyalisttirler ama tepkilerini, akıl yürütmelerini, ittifak arayışlarını belirleyen hareket noktası anti-emperyalizm değil, anti-faşizmdir. Bu bir ölçüde SD’cilerin 60’lı yıllarda sosyalizm mücadelesiyle anti-emperyalizm arasında kurdukları türevsel ilişkiyi andırır. Anti-faşist mücadelenin anti-emperyalizmi zaten içerdiği düşünülür. Daha doğrusu emperyalizme bağlılığın ürettiği faşizan yönetim ilkeleri ve faşist saldırganlığa karşı mücadelenin, emperyalizmin açık işgaline uğramamış bizim gibi ülkelerde emperyalizme karşı mücadelenin büründüğü zorunlu biçim olduğu düşünülür. Vurgunun anti-emperyalizmden anti-faşizme kaymasıyla tıpkı SD tezinde olduğu gibi ordu vb. kurumlarla ittifak arayışı gayri meşrulaşır, bunlar artık faşizan yönetim ilkelerinin uygulayıcıları olarak karşı saflara yerleştirilirler. Bu anlamda müttefik sınıf ve katmanlar yelpazesinde bir daralma yaşanır ama yine de, anti-faşizm, SD’cilerin sosyalist ekseninden daha geniş bir ittifaklar zemini sunmuştur. Sosyalizmin devrim mücadelesinin hem tek hedefi hem de güncel belirleyicisi olma rolünü üstlendiği SD tezinde müttefik sınıflar yelpazesi sosyalizmde çıkarı bulunan sınıflara, yalnızca onlara dek daralmışken, anti-faşizm, faşist saldırganlığa tepki duyan bütün toplumsal kesimleri devrimci saflara çağırır. Kısacası devrim cephesi anti-faşizm ekseninde faşizme karşı direniş talebini dillendiren bütün kesimlere yayılarak, bu daralma telafi edilir. Kemalistlere de anti-faşist cephenin bir unsuru olma imkânı böylece tanınır; yani kemalistler geçmişte resmi devlet yapısının bir parçası olarak, bu statüleriyle birlikte anti-emperyalist cephenin bir unsuru sayılırken şimdi artık, statülerinden sıyrılmış biçimde yalnızca faşizme karşı mücadelede varoldukları ölçüde anti-faşist cephede kendilerine yer bulabilirler.

Sonuç olarak, 60’lı yıllarla kıyaslayarak ifade edersek 70’lerin devrimcileri önceki dönemin devrimcilerinin ancak açık emperyalist işgal durumunda makul ve mümkün sayılabilecek ittifak arayışlarından arınmış bir anti-emperyalizmi benimsemişlerdir. Bu açıdan daha olgun bir duruşa sahiptirler. “Milli” kavramına, Kemalizm’e, onun kod ve simgelerine karşı ise her iki dönemde ters yönlerde olmak üzere abartılı bir tutumun hâkim olduğu söylenebilir.

Levent Yakış

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!