Yapılan, bir Anayasa değişikliği değil, 12 Eylül yönetiminin 1 no.lu bildirisi! -Ömer Faruk Eminağaoğlu

Not: 30 Nisan 2016 tarihinde Anafikir’in düzenlediği konferansta Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun yaptığı sunumun ana hatlarını oluşturan yazıyı aşağıda yayınlıyoruz.

Anayasada yasama dokunulmazlığıyla ilgili düzenleme korunarak, bir geçiş dönemi için dokunulmazlıkların kaldırılması gündeme getirildi.

Bunu yapmanın, kimseyi sürece itiraz edemez kılmanın en kolay yolu da, her zaman olduğu gibi, terör sömürüsü yapmak.

Çünkü ülkede herkes, artık yeni bedeller ortaya çıkmaması, Cumhuriyetin tüm nitelikleri ile yaşaması için, bir an önce terörün sona ermesini amaçlıyor ve atılacağı söylenen adımlara da hep iyi niyetle ve bu gözle bakıyor…

İktidar partisi de bunu gördüğü için her seferinde sonuna kadar terör sömürüsüne yelteniyor.

İşte AKP herhangi bir zorlukla karşılaşmamak için yine terör sömürüsüyle hareket ediyor.

Terör konusunu, kendi iki dudağı arasına sıkıştırıp sömürdüğü ve adına çözüm süreci dediği, şimdi ise sorumluluktan kaçtığı geçmişteki o sürece ilişkin olduğu gibi.

 

Terörle mücadele edilecekse ki elbette terörle mücadele edilmeli.

Sadece terör örgütleri ile de değil, bu örgütlerin beslendiği yapılarla da mücadele edilmeli.

Yine iktidarda olup, kamu gücünü hukuk ve demokrasinin dışında denetimsiz biçimde kullanan, parti terörü yaratan mevcut durumla da ayrıca mücadele edilmeli.

Bu durumlar, hukuk ve demokrasi içine çekilirse, terörün de sorun olmaktan çıkmaması kaçınılmaz.

 

AKP, sönmüş, ortadan kalkmaya yüz tutmuş terörü, konuya hep siyasal yararları yönünden yaklaşınca, yaşanan, canlı bir sorun durumuna getirmedi mi…

Şimdi o canlı sorun durumuna getirdiği terörü ortadan kaldırmak için, yasama dokunulmazlıklarını kaldırmayı amaçlıyor.

AKP’ye bakılırsa, dokunulmazlıklar kaldırılırsa, terör sona erecek, terörle etkili mücadele edilecekmiş…

Bu söylenene kargalar güler.

Bu adımla parti terörüne, yeni bir adım daha ekleneceği kuşkusuz…

 

Yargı yoluyla operasyon yapılmayan bir TBMM kalmıştı.

Şimdi sıra, terör sömürüsü ile bunu da yapmak.

TBMM içinde ve de dışında muhalefetin etkisizliği nedeniyle, TBMM öyle bir duruma geldi ki, artık hükümeti denetleyemiyor.

Aksine her şey tersine döndüğü için hükümet yani iktidar, TBMM’yi denetliyor!

İşte şimdi yapılan, AKP hükümetinin yaptığı tam da bu…

 

12 Eylül dönemini hatırlayalım.

Anarşi ve terörü çözme iddiasıyla, zorla iktidarı eline alan bir darbe yönetimi…

O yönetimin oluşturduğu bir Danışma Meclisi…

Ve de o dönemin hükümetini, yönetimini denetleyemeyen bir Danışma Meclisi…

Ama o Danışma Meclisi’ni evirip çeviren, denetleyen bir darbe yönetimi…

Peki, hatırlayalım o Danışma Meclisi nasıl ortaya çıktı…

Yapılan darbe ile, TBMM feshedilmekle, tüm dokunulmazlıklar kaldırılmakla…

Sonrasında mı?

Yönetimin elinde oyuncak bir meclis konumundaki Danışma Meclisi yoluyla yapılan yeni bir anayasa…

 

İktidarı demokratik yollardan ele geçirmeyen yönetimin, yani darbe yönetiminin 1 numaralı bildirisi, TBMM’nin feshedilmesi, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasını konu aldı.

Ve darbe yönetiminin tüm kararlarına karşı yine o dönemdeki bir yasa ile yargı yolunun kapatılması süreci…

Sonrada hala hafızalarda yer tutan, darbe yönetimine boğun eğen yargının yaptığı o yargılamalar…

Bu yargılamalar ve soruşturmalar sürecindeki hukuk dışılıklar ve bunu zemin yaparak ulus kimliğini reddetmek yoluyla da ortaya çıkan şiddete de başvuran bir terör süreci ve ırkçı bir Kürt kimliği…

 

Bugüne gelirsek…

Aksaklıkları da olsa, süreçte yapılan değişiklikler sonrasında, o darbe yönetiminin talimatnamesi görüntüsünden uzaklaşan bir anayasanın bulunduğu tartışmasız.

Kuşkusuz kalıcı bir anayasanın yapılması ise, tam bir uzlaşmanın varlığına dayalı olarak, hukuk ve demokratik ortam ve kuralların en etkin hale getirilmesi ile ancak olanaklı.

Bugün iktidar, uzlaşmadan uzak biçimde, kendi cebindeki metni anayasa olarak dayatıyor.

Aynen 12 Eylül’deki gibi.

Seçim ve siyasi partiler ise hala 12 Eylül kurallarıyla işliyor.

Yani anayasa yapmak için gerekli olan koşullar bulunmuyor.

12 Eylül anlayışı ile işleyen ve bu temele dayanan seçim ve siyasi partiler üzerinden de, hukuk ve demokrasiye uygun bir anayasanın ortaya çıkmayacağı, ortaya çıkacak olanın yine bir baskı anayasası olacağı da apaçık.

 

AKP, kendi laik ve demokratik olmayan, Cumhuriyete bu yönden bile aykırı olan yapısını anayasaya taşıma iradesini göstermekten uzak durmuyor.

12 Eylül yönetimi, kendi antidemokratik yapısını anayasaya taşımadı mı…

Bu yapı olduğu gibi yıllarca da taşındı.

Bu yapıdan ana hatları ile kurtulmak yılları aldı…

Ama daha şimdi AKP yönetimi, egemenliğin gökten Ulus’a geçişini ifade eden 23 Nisan kutlamalarını kaldırıp, yerine bir hurafeden ibaret olan Kutlu Doğum Haftasını kutluyor.

Cumhurbaşkanı sıfatını taşımasına rağmen, gericiliğin başı olan kişi de, böyle bir haftada bile ulus kimliği yerine, topluma ümmetçilik aşılıyor.

Kuşkusuz bunlar da, yeni anayasaya yönelik izleri gösteriyor.

Emperyalizmin, artık darbeleri, silahla değil, bağımlı yargı üzerinden ve yine dayattığı anayasalar ile yaptığı hatırlanırsa, yaşananlar kuşkusuz böyle bir darbe süreci.

Bunlar, coğrafyadaki diğer ülkelerde atılan adımların Türkiye’ye uzantısı…

 

12 Eylül, iktidar boşluğunu ve kaosu gidermeyi, terör ve anarşiyi ortadan kaldırmayı kendisine gerekçe yapmıştı.

Bu nedenle TBMM’yi feshedip, tüm dokunulmazlıkları kaldırmıştı.

Ortaya çıkan sonuç ne olmuştu…

Söylemeye gerek var mı?

 

Ya şimdi…

Yine terörü çözme gerekçe ve sömürüsü ile dokunulmazlıklar kaldırılıyor.

Bu yapılırken, dokunulmazlıkların kaldırılmasında esas olacak tarih, teklifin verildiği tarih veya öncesindeki suç tarihi değil de, henüz ne zaman olacağı netleşmeyen bu değişikliğin yürürlük tarihi alındığı için, o tarih itibarıyla, bu bağımlı yargı ile daha kapsama kimlerin sokulacağı da henüz bilinmiyor.

Muhalefette kimlerin sesi kısılmak isteniyorsa, kuşkusuz kapsama hepsinin girebileceği ortada…

Değişiklikle, hiçbir işleme gerek kalmadan milletvekillerinin dosyaları, kendiliğinden yargı mercilerine gönderiliyor.

Öte yandan, cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar hakkında ise hiçbir şeye dokunulmuyor. Onlar hakkındaki iddialar yine rafta…

 

Dokunulmazlıklar, bu anayasa değişikliği ile değil de, TBMM kararı ile kaldırılsa, milletvekillerinin Anayasa Mahkemesine başvuru hakkı söz konusu.

AKP, bu konuda TBMM’deki oylamada dokunulmazlığı kaldırma yeter sayısına sahip olmasına rağmen, dokunulmazlığı bir TBMM kararı ile kaldırma yoluna da başvurmuyor.

Bu yola başvursa, milletvekillerinin de Anayasa Mahkemesine başvuru hakkı ortaya çıkıyor.

Değişikliğe ilişkin teklifte, bu tutumunun gerekçesi olarak ta teklif tarihinde mevcut bulunan 562 fezlekenin alacağı görüşme süresinin, TBMM’yi çalışmaz kılacağı, o nedenle böyle bir yola gidildiği ifade ediliyor.

Bu gerekçeye dayalı olarak, bir anayasa değişikliği ile dokunulmazlıklar kaldırıldığı için, milletvekillerinin bu hak arama özgürlükleri de ellerinden alınıyor.

Milletvekilleri kendileri hakkındaki bu işleme karşı bir yargı yoluna, yani Anayasa Mahkemesine başvuramıyor.

Aynen 12 Eylül yönetiminin tüm dokunulmazlıkları kaldırması ve bu konudaki işlemlere karşı yargı yoluna başvurulamaması gibi…

O zaman bu bağımlı yargı nedeniyle şeklen yargılamalara ne gerek…

Hak arama yollarının kapalı olduğu ancak adı hukuk devleti olan bir hukuk devleti…

Bu durumu yaratan partiler de, anayasanın değişmez niteliklerine yani, bu bağlamda hukuk devletine bağlı kalacaklarını ifade ederek yeni bir anayasa yapabileceklerini ifade eden partiler…

 

Yapılan bu anayasa değişikliğinin anayasaya aykırı olduğunu beyan eden CHP genel başkanı, buna rağmen değişikliğe evet diyeceklerini, ama bu durumu Anayasa Mahkemesinin düzelteceğini ifade ediyor.

İktidar olamayan, böyle bir hedefi de olmayan, ancak iktidara özenen CHP yönetimi, iktidar partilerinin yaptığı gibi, varsın olsun anayasayı bir kez de biz delelim diyor…

Ortaya çıkacak anayasa değişikliği için, AKP’nin Anayasa Mahkemesine başvurmayacağı açık.

Anayasa değişiklikleri hakkında, Anayasa Mahkemesine, iktidar ve de ana muhalefet partisi meclis grupları ya da 110 milletvekili başvuru yapabiliyor.

Peki, bu durumda böyle bir başvuru nasıl ortaya çıkacak.

Yaşananları gözetince doğal olarak kuşkusuz çıkamayacak.

 

O halde yapılan, çok açıkça, TBMM’ye anayasa dışı bir müdahale demek!

12 Eylül’de de TBMM’ye anayasa dışı müdahale edilmedi mi?

Anayasaya aykırı bu anayasa değişikliğini de herkesin seyredeceği görülüyor.

Artık bu çağın darbeleri gibi, darbeler silahla değil, yargı veya anayasa ile yapıldığı için, TBMM’ye de bu darbe böylece anayasa ile yani bir anayasa değişikliği ile yapılıyor.

 

AKP, anayasa değişiklik teklifini, sıraya dizilerek, daha doğrusu hizaya sokularak, başbakanından, bakanından, milletvekiline kadar tam kadro imzalayıp veriyor.

Diğer siyasi partiler ise, AKP iktidarını denetlemek yerine, bu anayasa dışı adımı seyrediyor, destek veriyor.

İşte 12 Eylül’ün ortaya çıkardığı gücün karşısındaki siyasi yapı!

Güce biat eden bir yapı…

Ama işin acı tarafı, AKP’nin her dediği artık bir anayasa hükmü oluyor.

Aynen 12 Eylül’de anayasayı askıya alan darbe yönetiminin, karar ve işlemleri anayasa ile çatışınca, bunların anayasa değişikliği sayılacağı yolundaki 2324 sayılı yasayı çıkarmaları gibi, şimdi de anayasa ile çatışan bir anayasa değişikliğinin, anayasa hükmü olarak yürürlüğe gireceği açık açık görülüyor…

Darbenin, çoğunluk iktidarınca ele geçirilen gücün her alanda sınırsız kullanılması yoluyla gerçekleştirildiği nedense hala görülmek istenmiyor.

 

Evet, yapılan anayasa yoluyla, yargı üzerinden bir müdahale demek!

Bu ise TBMM’ye TBMM eliyle, partiler eliyle bir sivil darbe demek.

Cumhurbaşkanı sıfatındaki kişi başkomutan edasıyla bu süreci yönetirken, 12 Eylül’ün Siyasi Partiler Yasası nedeniyle, diğer siyasi parti genel başkanları da, onun komutanları olarak, bu süreç için kendi partilerini yönetiyorlar…

Aynen 12 Eylüldeki gibi…

 

Bunun sonrasında ne mi gelecek!

Kendisine sınır tanımayan iktidar, hiçbir şeyi önemsemeden, kuşkusuz TBMM’den, kendi cebindeki taslağı geçireceği bir yapı yaratma yoluna gidecek.

Bunu TBMM’den geçirince, zaten halkoylamasından geçireceği de ortada.

Örneği 12 Eylül…

Oy oranı da demokrasinin düzeyini değil, baskının derecesini ifade ediyor.

AKP her zaman elde ettiği sonuca bakıyor, süreci, hukuku, demokrasiyi umursadığı mı var.

 

Bu süreçte, CHP yönetimi ise, biz bedel ödemeye, cezaevine girmeye varız diyerek, tükenmişliği, karşı koyamamayı ifade ediyor.

AKP gücü eline geçirince, hukuku kendine göre biçimlendirip, kendi anayasasını ortaya çıkarınca, değişikliğe karşı koymamak, bir bedeli göze alıp kahramanlık yapmak değil, aksine anayasa değişikliği öncesi dik duramamak ve omurgasızlığın ifadesinden başka bir şey değil…

 

Terör ve anarşi sömürüsü ile yola koyulan ve o dönemde halktan da destek bulan, baskı ile de desteğini sürdüren 12 Eylül, yeni görünümle karşımızda.

12 Eylüldeki süreç terörü çözdü mü yoksa daha da mı artırdı.

Ulus kimliğini tartışmalı duruma getirip, bu kimliğin zedelenmesi üzerinden ırkçı ve de şiddete de başvuran bir Kürt kimliğini yarattı.

HDP’nin izlediği politikanın tutarsızlığı ve yanlışlığı kuşkusuz.

Ama o durum bu yapılanı haklı kılmıyor, o başka bir şey.

Onun hukukta karşılığı da elbette bambaşka.

Ama şimdi yapılan ne.

Yapılan bu süreçte, HDP ve HDP milletvekillerinin terörü çözmek değil, terör sömürüsü ile ulusal meclisin ve sistemin dışına atılmasıyla, bir bölgenin yönetim konularında bile kendi bölgesi içinde toplanarak, kendi temsilcilerini yaratması sürecine zemin hazırlama.

Terörle mücadele edilecekse, kuşkusuz bunun başında AKP ile mücadele geliyor…

AKP’nin bu tavrının anlamı, TBMM’de temsil edilmeyen, TBMM dışına itilen tabloda, bir bölgede toplanmayı, toplananlara meşru kılma.

12 Eylül’ün yarattığı ırkçı Kürk kimliğine, kendi içinde yönetme boyutu da yaratma.

Ayrıca, ortaya çıkacak boşalmalar ve ırkçı yaklaşımlarla AKP’nin, TBMM’de kendine olan desteği artırma…

Bu da terörü çözmek değil, 12 Eylül ile ayrı bir boyut kazanan Kürt kimliğinin bu süreçte de kuşkusuz başka bir boyuta taşınması demek.

Türkiye’den emperyalistlerin istediği anayasa için, istenilen zeminin yaratılması, ulus kimliğin olmadığı bir anayasayı ortaya çıkarma adımı demek.

Ulus kimliğinin olmadığı, çok kimliğin ifade edildiği, din eksenli yapıların yeniden ortaya çıktığı bir süreç demek…

 

Tüm bu yapılanlar, Cumhuriyet’in başka bir tanımla ortaya çıkmasına yönelik.

Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti niteliği kâğıt üzerinde kalan Cumhuriyetin, şimdi de ulus ve üniter kimliği de kâğıt üzerinde bırakılmakta.

Bunun gidişi mi?

Kuşkusuz, kurucu değerleri ortadan kaldırılmış bir Cumhuriyet.

Demokrasi ve Cumhuriyet için var olan siyasi partilerin, bağımsızlığı ve kurucu değerleri yok eden ve iktidar üzerinden atılan bu emperyalist adıma dur demeleri, tarihsel sorumlulukları.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!