Yığınakta yapılan hata savaş meydanında düzelmez-Saffet Bilen

Bu önemli askeri kural, hayatın bütün alanlarında, özellikle sınıflar arası mücadelede de geçerlidir. Sınıfsız toplum mücadelesi verme iddiasındaki bir kuvvet için, hazırlıkta hata yapılmaması çok daha önemlidir. Başarı ve başarısızlığın ön koşullarından biri olur. Ülke solunun neden cılız ve çözümsüz dar bir çevrede kaldığı tartışmasında da gözetilmesi gereken bir kuraldır.

Ülke solunun tarihi ile ilgili yapılan araştırmalarda, benimsenmiş stratejilerin ve konumlanışların gözden geçirilmesi bu açıdan çok önemlidir.

Osmanlının son yy ın da imparatorluk topraklarındaki sosyalist hareketlenmelerin tarihi, aşamalı devrim fikrinin, hemen bütün ortaya çıkan örgütlenmelerin temel stratejisi olduğunu gösteriyor. Bilindiği gibi bu yaklaşımın temel önermesi, önce kapitalizmin inşası, sonra sosyalizmdir. Asgari program adıyla söz edilen bu strateji, imparatorluk topraklarında, önce ulusal bağımsızlığın kazanılması ve kapitalizmin gelişmesi, sonrasında sosyalizm, anlamına gelmiştir. Ve bu stratejik yönelim maalesef, Anadolu’da birleştirmeye (enternasyonalist) değil, parçalanmaya (ulusal) teslim olan bir strateji olmuştur. Strateji tespitinde elini kolunu bağlayan sol, iyi niyetinden bağımsız olarak mücadeleden yenik ayrılmayı da baştan seçmiştir. Sonuçta başka türlü olmamıştır zaten. Aslı varken taklidinin hükmü olmaz, kuralı hayatın dikkate alınması gereken başka bir kuralıdır. Sözünü ettiğim sürecin ortaya çıkardığı en iyi örneklerinden biri, Ermeni örgütlenmeleridir. Devrimci Hınçak partisinin tarihi, bu açıdan derslerle dolu bir tarihtir. Sosyalizmi de programına almış olan bu parti, önce bu temelde-asgari program- ikiye ayrılmış, sonunda ise milliyetçilerin yanında pratikte pek bir hükmü kalmamıştır.

Nitekim Osmanlı’dan kopup yeni bir devletin kurulduğu her süreçte, önce uluslaşmak, sonra devletin kuruluşu değil, önce devlet kurup, sonra uluslaşmak söz konusudur. Bağımsız devletlerin kuruluşu tabandan doğan yığın hareketlerinin değil, bu toplumların, Osmanlı egemenliği altında sağlayamadıkları ekonomik ve siyasal ayrıcalıkların peşinde olan zümrelerin eylemlerinin sonucudur.

Kapitalizmin inşa edilmesini, yani asgari programın ilk hedefini gerçekleştirmesi gereken kuvvet burjuva sınıfıdır. Bu hedef niye bizim işimiz olsun ki, sorun buradadır. Komünistler kendi varlık nedenlerinin peşinden gitmeliydiler, esasen. Bunu yapmayı düşündükleri ve uygun stratejiler geliştirdikleri yerlerde de başarı sağladılar.

Bizim gibi, kapitalistleşme sürecine sonradan dâhil olan bütün ülkelerde, gelişen burjuva sınıfı diye adlandırabilecek kesimler, hiçbir zaman dış müdahaleye direnecek güçte olamadılar. Yatırımları yapacak sermaye hiçbir zaman yeterli olmadı. Başat olanlarının ise, varlık nedenleri önemli ölçüde batı kapitalizmine bağlıydı. Onların mallarının satılması ve ham madde gönderiminin organizasyonu temel uğraşları oldu.

Oluşumu 16. ve 17 yy da gerçekleşen Batı kapitalizmi, 18 yy da yükselişe geçti. 19 yy ise kapitalizmin dünya hâkimiyeti yıllarıdır. 16 yy da yeni dünyanın gümüş ve altın rezervlerinin yağmalanması, Avrupa da bilime, teknolojiye daha fazla yatırım yapılmasının da yolunu açtı. Üretim teknikleri daha ileri durumdaki ülkelerden aparılıp, örneğin Çin ve Hindistan’dan, Avrupa’ya getirildi. Dış piyasalarda ürün satışına dönük üretimin arttırılması faaliyetlerinin sonucu, çabalar meyvelerini vermeye başladı bir müddet sonra. Avrupa geliştirdiği üretim yöntemleri ve sermaye yoğunluğu ile dünyanın diğer ülkelerindeki imalatçıların çok altında maliyetlerle ürettiği ürünlerle girdi buralardaki pazara. Ve yerli üreticileri darmadağın etti. Bu eylemlilikte kullandıkları tek araç da bu değildi.

Avrupa kapitalizminin en temel özelliği iç pazara değil, esasen dışa dönük satışa göre örgütlenmesidir. Bu örgütlenmenin en önemli ayağı da, ham madde alanlarının ucuza kapatılmasıdır. Bu da ancak o bölgede rakipsiz olmakla sağlanabilir. Bu yapılırken, yani bölge sömürgeleştirilirken yapılan uygulamalardan biri de muhtemel iç rakiplerin ortadan kaldırılmasıdır. Her yol denenerek, yerli üretim öldürülür. Bu, merkezde üretilen malların tekrar bu ülke topraklarına sokulması için şarttır da. ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ sloganı sadece merkez ülkeleri için geçerlidir. Bu sloganın ortaya atıldığı dönem, dünyanın büyük bir hızla sömürgeleştirildiği dönemdir.

Bu sürecin bütün çıplaklığı ile yaşandığı yerlerin başında Hindistan var. Çin ve Osmanlı da bu süreçten paylarını aldılar. Dünyanın yağmalanan bütün halklarına, yeni bir dünya isteminde bulunan bizler için bir özür borcumuz olduğunu söylemeliyim. Yağmanın karşısında, toplumların gelişim çizgisinin böyle sonuç verdiğini, sabredersek gelişen- bu sistem içinde kalarak nasıl olacaksa- üretici güçlerin gelişmesi ile kurtulacaklarını söylediğimiz, ellerini kollarını bağladığımız için.

Kafa karışıklığına yol açan başka bir gelişimde Fransız Devrimidir. Burjuvazi açısından olayın özü, Avrupa’nın dışarıya-sömürgelere- sattığı malın hızla artması ve daha fazla ürün ihtiyacının doğması sonucunda, Ülke topraklarının tamamın da pazara dönük bir tarım sisteminin kurulması ve bu işin gerçekleşmesi için de, esasen toprak rantına bağlı yaşamını sürdüren aristokrasisinin etkisizleştirilmesi, siyasal erkten uzaklaştırılmasıdır. Bu gelişme Kıta Avrupa’sında, değişik şekillerde olmuştur. İngiltere sürece yayarak, Fransa Devrimle yıkarak, Almanya tepeden aşağıya gerçekleştirdi, bu eylemi.

Fransa’da gerçekleşen devrim sürecinin Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik sloganı ile gerçekleşmiş oluşudur, kafaları karıştıran. Bu sloganların ve sürecin itici gücünün genellikle burjuvazi olduğu savlanır. Ama bu esasen doğru değildir. Devrimci olan Burjuvazi değil, Halk kitleleridir. Halk kitleleri kendilerine dar gelen siyasi yapının parçalanması amacıyla, Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik talebini dillendirmiştir esasen. Bu devrim bütün detayları ile yeniden incelenmeye, devrimci yönelimleri ile hatırlanmaya değer.

Aslında, ülke solunun en önemli referans kaynağı olan geçmiş literatürde, Marks ve Engels’in sonradan kendilerine mal edilen ideolojik kalıplarla hareket etmediklerini, düşünsel olarak önerdikleri birçok şeyin değişken olduğunu hesaba katarak hareket ettiklerini düşündüren epeyce veri de var. Örneğin, Rus devrimi ile ilgili Vera Zasuliç’e, köy komünlerine dayanarak, kapitalizmi atlayarak sınıfsız toplumun inşasına geçilebileceğini, yazdığı mektup biliniyor. Marks söz konusu mektupta şöyle diyor; ‘(Tarımda kapitalistleşme) Dolayısıyla bu sürecin ‘tarihsel kaçınılmazlığı’ kesinlikle Batı Avrupa ülkeleri ile sınırlıdır….. Bu yüzden Kapitalde sunulan çözümleme, kırsal komünün (Obşçinanın) sürüp süremeyeceği konusunda nedenler göstermez, ama bununla ilgili yaptığım özel çalışma ve özgün kaynaklardan elde ettiğim veriler, bu komünün Rusya’da toplumsal canlanmanın dayanağı olduğuna beni ikna etmiştir, fakat böylesi bir işlev görebilmesi için en başta her taraftan ona hücum eden zararlı etkilerin ortadan kaldırılması gerekir; ancak o zaman onun için gerekli olan içsel gelişmenin normal şartları sağlanmış olur.(Marks-Collected Works,c.46 ss.71-2-Akt.Murray Boockchin-1905 ten 1917 ye Rus Devrimleri,Dipnot yy, s.61) (Bu mektubun enteresan bir şekilde 1924′ e kadar ortalıkta görünmediğini de ekleyeyim.)

Bu önermede dikkat çeken esas ortak unsurun, tarihin değiştirilmesini talep eden bir iradeye ve kuvvete yapılan vurgu olduğunu söylemeliyim. Yoksa aynı Marks’ın Hindistan’la ilgili yazıları da biliniyor. Bence, Marks için üretim ilişkilerindeki gelişme önemlidir, bu yadsınamaz, ama sınıfları ortadan kaldırmaya istekli bir politik mücadelenin ve kuvvetin ortaya çıkış koşullarının yaratılması açısından önemlidir, bu önerme. Bu proletaryada olabilir, mülkiyeti reddeden, paylaşıma dayalı kırsal komünde olabilir. Onun ötesinde, ardıllarının yaptığı gibi illa da kapitalizmin gelişmesi diye tutturmaları söz konusu değildir.

Nitekim Batı kapitalizminin çizdiği çemberin, sarmalın içinden çıkabilen ya da kısa bir dönem başarabilen bütün ülkelerin mücadele önderleri, bu genel kabul edilen ve önerilen stratejinin- sıralı toplumsal gelişme tablosu- dışına çıkarak gerçekleştirebildiler isteklerini.

Ülke geçmişinde solun gerçek bir alternatif olarak ortaya çıkamamasında; Lenin, Mao, Fidel gibi gerçeği kitaplarda aramayan, dogmatik düşünmeyen, yaratıcı önderlerin eksikliği çok fazladır. Bu noktada, bir haksızlığa meydan vermemek için, 70’li yılların bir bölünmesine, Mahir ve Münir arasındaki tartışmaya değinmek gerekli. Ayrılığın tüm ayrıntıları ile benim tarafımdan bilinmiyor (Ayrılığın fiili olarak gerçekleştiği toplantıya doğrudan tanıklık eden Ziya Yılmaz’ın anlatımı hariç), ancak tarafların yazılarından ne olduğu kestirilebilir. Mahir’de düzeni değiştirmeye dönük, iradeye bir vurgu var. Kapitalizmin uluslararası bir sistem oluşunun, Uluslararası Kapitalizme karşı mücadelenin içsel bir olgu olarak ele alınmasının, bu mücadelenin kesintisiz olması gerektiğinin vurgusu var. Münir’in yazdığı tüm yazılarda ise, üretici güçlerin gelişmesine yapılan vurguyu görmek mümkün. Solculuktan, sağın önde gelen tüm liderlerine övgünün altında bu teorik ön kabulün yattığını da görmek gerekir. Bugün geceli gündüzlü iktidar güzellemesi yapan eski yol arkadaşlarının düşünsel temelleri de bu anlayıştır. Sonrasında Mahirin kaybı ve yerini dolduracak teorik önderliğin ikame edilememesi, sonraki sürecin en büyük zaafıdır, kanımca. O dönem izlenen stratejinin doğruluğu ve yanlışlığı üzerine sayfalarca yazı ve saatlerce tartışma yapılabilir. Ama atlanmaması gereken en önemli şey iradeye yapılan vurgudur. Günümüz koşullarında da bu vurgunun anlamı büyük bence. Tam da bu çerçevede, Sen nasıl bir yaşam istiyorsun sorusuna verilecek cevabın diğer bütün cevapların anası, olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Yönelim, strateji nasıl kurulursa süreç öyle ilerler. Unutulmaması gereken budur.

Saffet Bilen

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!