Yol Ayrımı I: RODRİGO-Hakkı Zabcı

Esarete karşı direncin, özgürlük için kavganın destanıdır Gezi Parkı ile başlayan ve yurda yayılan isyan.

Ne iş, ne aş, ne sendikal hak, ne yoksulluğa başkaldırı… Hiç biri değil. Söylenebilecek tek şey faşizme karşı büyük bir toplumsal konsensüs, bir cephe. Sokakta direnenler kadar evlerden verilen destek, göz ardı edilmemeli.

Üst katta oturan yaşlı kadının içine su şişeleri ve limon ile peynir ekmek koyduğu sepeti iple aşağıya sarkıtması ve bunu her gün direniş olsun olmasın tekrarlaması; gazlı polise “Sizi burada istemiyoruz, lütfen gidiniz” diyen Ermeni kadının haykırışı… En önemlisi, daha önceleri, oğluna, kızına “yavrum bu işlere karışma” diyen ananın, babanın, ninenin, dedenin, abinin, ablanın sahaya inmesiydi.

YOL AYRIMI I: RODRİGO

Şimdiki adı nedir bilmiyorum; benim öğrencilik yıllarımda MEDİKO-SOSYAL adıyla üniversiteye bağlı bir kuruluş vardı. Sağlık sorunu olan üniversite gençliği ile akademisyenlerin ilk başvuru merkeziydi. Sorunu burada çözülemeyen üniversiteye bağlı Tıp Fakültesi hastanelerine sevk edilirdi. Bu işlemler bütünü kurumun Mediko yönüydü. Kurumun bir de sosyal yönü vardı. Bizim dönemde, yani 60’lı yıllarda geniş katılımlı konferanslar düzenlenir ve gençliğin psiko-sosyal sorunları tartışılırdı. Ve bu süreçte, bizim okuldan, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden, bir arkadaş sözünü ettiğim kurumdan bir oda edinmiş ve burada haftada bir klasik müzik dinletisi düzenliyordu. Bir Dual pkap ve Long Play’ler… Bütün malzeme bu. Ha, bir de teksir makinesi vardı.

Arkadaşımız, üşenmeden, dinletiden önce, dinleteceği parça ve beste hakkında bilgi içeren teksir edilmiş tanıtım yazılarını 10-15’i geçmeyen dinleyicisine dağıtır ve sonra çıt çıkmadan sunulan parça dinlenirdi.

Bir seferinde, dinleti parçası Rodrigo’nun Gitar Konçertosu idi. Hani şu Yahudi asıllı Türk piyanist Victoria Kamhi ile evli olan kör besteci. Bestenin “Aranjuez Mon Amour” sözleri ile aranje edilmiş ve Fransız şarkıcı Jean François Maurice tarafından söylenmiş hali olan meşhur sihirli şarkıyı, sanıyorum dinlememiş olanınız yoktur. Belki buradaki sihirden dolayı çoğumuz bu Gitar Konçertosu’nu İspanyol gencinin esmer Çingene dilberine bir serenadı olarak tahayyül ederdik. Oysa elimize tutuşturulan teksirlerde Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’nun İspanya İç Savaşı’nda Franko’nun Faşistlerine karşı Cumhuriyetçiler’in mücadelesinde, onlara yakılan bir ağıt olduğu yazıyordu. Konçertoyu bir aşk serenadı olarak dinlemek başka, İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçiler’e adanan bir ağıt olarak dinlemek başka. Boşuna değil, Deniz Gezmiş’in son arzusunun demli çay eşliğinde Rodrigo’nun bu konçertosunu dinlemek olması. Bu isteği yerine getirilmedi.

Gözyaşlarınızı tutmanıza gerek yok. Dinleyin bu konçertoyu ve kucaklayın Cumhuriyetçiler’in cansız bedenlerini, kucaklayın Deniz Gezmiş’inizi ve yitirdiğiniz diğer yoldaşlarınızı.

Neden bunları anlatıyorum?

Ne olursa olsun, doğrusunu bilmek zorundayız. Doğru bilgi, gerçek bilgi, bizim yaşam ağacımız olmalı. Bunun bilincinde olmalıyız. Şimdi, bu konçertonun algısı ile gelelim işin püf noktasına.

Çokça kullandığımız bazı siyasal kavramlar var: İdeoloji gibi, Marksizm gibi, liberalizm gibi, faşizm gibi…

Söz gelimi, diyelim ki çok iyi bir Marksistsiniz. Marksist ideolojiyi çok iyi biliyorsunuz. Bunun, sizin için bir süzgeç görevi gören genel bir ideoloji -buna üst ideoloji de diyebilirsiniz- olduğu gerçeğinin de kuşkusuz bilincindesiniz. Bu çok iyi bildiğiniz ideolojinin işlevsel hale gelebilmesi için, bunun süzgecinden geçecek, manipüle edilmemiş, kirletilmemiş gerçek ve doğru bilgilere ayrıntıları ile ihtiyaç var. Bunlar, teorik, informatif ve teknik bilgilerdir.

Bakın, başta ABD olmak üzere, Batı’nın gelişmiş ülkelerine, liberalizmin emperyal süzgecinden geçirilmek üzere kovaladıkları ve milyarlarca dolar harcayarak elde ettikleri bilgi kümeciklerine. Adamlar politikalarını böyle belirliyorlar.

Demek istediğim şu: Doğru ve gerçek bilgiyi, bir bakıma yoğunlaştırılmış bilgiyi elde edemezseniz çok iyi bildiğiniz ideoloji hiçbir işe yaramaz. Benzini olmayan lüks bir araba gibi evinizin önünde bağlı durur. Size gelen bilgi kirli ise ya da bilgiyi siz çarpıtırsanız vay halinize. Yanlış politikalarla bir yığın başarısızlıklara ve felaketlere yol açacaksınız demektir.

Üst ideolojiden geçen bilgi, özgür beyinlerin oluşturacağı kolektif aklın çabalarıyla alt ideoloji dediğimiz özgül ideoloji yaratılır. Böylece siyasi örgütlenmeler ve politikalar ortaya çıkar. Öncelikle halkın iktidara giden yolunu ve ara aşamalarının stratejileri ve taktikleri belirlenir. Gidin sol örgüt ve partilere ve sorun “Nasıl iktidara geleceksiniz?” diye, “Stratejiniz nedir?” diye. Ya yanıt alamayacaksınız ya da uygulama alanı bulunmayan slogan düzeyinde karşılıklar duyacaksınız.

Bu sürecin “Efendim bilir!” mantığı ile hareket eden köle beyinlerle ve Lobomoti denilen beyinsizleştirilmiş kişilerle yürütülmesi tartışma konusu dahi yapılamaz.

 Bu sefaleti son “Gezi Direnişi” değerlendirmelerinde görmek mümkün.

Gezi Direnişi’ni emekçilerin bir sınıf hareketi olarak görenler mi dersiniz; proleterleşmiş orta sınıf hareketi mi dersiniz; hatta üç-beş yıl sonra beyaz yakalı işçiler haline gelecek gençlerin katılımından dolayı sınıfsal bir yakıştırma ile doğmamış çocuğa don biçenler mi dersiniz. Zorlama değerlendirmeler ile sözüm ona sosyalizme gidiş bileti kesiyorlar. Yaptıkları, direnişte etkin rol alamamış sol grup ya da partilere kapı aralamaktan başka bir şey değil bu. Aralanan kapıdan içeri girenler kendilerinden başkalarını göremeyince, direniş sonrası forumlarda boy göstermekle yetiniyorlar. Yaptıkları yaratılan toplumsal konsensüsü dağıtmanın ötesine gidemeyen beyhude çabalara dönüşüyor.

Hatırlayalım. Büyük çoğunluğu hiçbir parti ya da örgüte üye olmayan ama olan bitene de sessiz kalmayan duyarlı, eğitimli gençler ağırlıklı bir topluluğun, rant paylaşımı çerçevesinde Gezi Parkı’na yönelik iktidar tasarrufuna karşı başlattıkları direniş, faşizme karşı bir başkaldırı niteliğine bürünerek Doğu ve Güneydoğu hariç neredeyse bütün Türkiye’ye yayıldı. Taksim Gezi ile başlayan ve özellikle büyük şehirlerin tüm mahallelerine yayılan isyan ateşinin göze çarpan üç temel sloganını anımsayalım: “Her yer Taksim her yer direniş”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”. Bir de bolca Mustafa Kemal’li Türk bayrağı ve çokça söylenen;

“Gün doğdu hep uyandık / Siperlere dayandık / Bağımsızlık uğruna da / Al kanlara boyandık” diye devam eden 68’lilerin o meşhur marşı.

Bütün bunlar beni öğrencilik yıllarıma götürdü. Yıl 68 mi 69 mu tam hatırlamıyorum. Dev-Genç’in ilk eylemlerinden biriydi. Cebeci’de SBF’nin önünde Siyasal ve Hukuk’un öğrencilerinin –ki bu kalabalık her iki okulun büyük katılımını yansıtıyordu- oluşturduğu kortejde, önde Hukuk’tan bir arkadaşın taşıdığı Türk bayrağı, arkada iki arkadaşın tuttuğu büyük kalpaklı Mustafa Kemal posteri ve onun da arkasında ön safta duran arkadaşların birlikte kavradıkları uzunca Dev-Genç pankartı yer alıyordu. Büyük öğrenci kitlesi “Gün doğdu hep uyandık” diye başlayan “Gün doğdu” marşını söyleyerek Kızılay’a doğru yürüyüşe geçti. Kortej Kızılay meydanına gidecek derken, Mithatpaşa Caddesi’nin oradan sağa kıvrılarak ABD’nin Tuslog binasına doğru yöneldi ve taşlarla binaya bindirildi. Derken o dönem kasklarından dolayı Fruko denen toplum polisi ile kapışma vs. vs… Neyse, o günle bugünün benzerliğini…es geçelim.

Tekrar konumuza, Gezi Parkı Direnişi’ne dönelim.

Taksim Gezi Direnişi’ni doğru tahlil etmek için biraz geriye gitmek gerekiyor.

 Bir gerçeği serinkanlılıkla ortaya koyalım. PKK Güney Doğu’da yaşayan Kürt halkı ile güçlü bir organik bağ kurmuştur. Bu ilişki olmazsa zaten, gerilla ayakta kalamazdı. İster iç dinamiklerle olsun, ister dış dinamiklerle olsun bu bağlantı bir örgüt başarısıdır. Etnisiteye dayalı bu örgütsel üstünlük Türk nüfusunun yoğun olduğu Batı Anadolu’da Türk etnisitesine dayalı bir paradoks yarattı. Bu paradoks, etnik bir Türk milliyetçiliğine kayış tehlikesiydi. Bu kayışı önleyebilecek tek güç, sol örgütlenme olmasına rağmen, solun büyük bir kısmı Kürt hareketine omuz vermeyi yeğlemiş ona endekslenmiş, tabiri caizse onun şubesi haline gelmiş, Türk tarafını boşlamış hatta dışlamış, hatta onları Faşist olarak görmüştü. Kürt hareketine endekslenemezsen sosyalist olamazsın sendromu, bu örgütleri, bayrağa ve Mustafa Kemal’e karşı tepkili hale getirmişti.

Solun yapmadığını, yapmak istemediğini Gezi Direnişi yaptı. Gezi Direnişi’nin en büyük kazanımlarından birisi bu oldu. Nitekim Direniş’in ikinci günü Boğaziçi Köprüsü’nden büyük halk kitlesinin gelişi ile birlikte, “Mustafa Kemal’in askerleri” isyanın ana omurgasını oluşturdu. Bu omurgayı benzer sloganları atan başka gruplarla karıştırmamak gerek. Hiçbir örgüte üye olmayan bu büyük kalabalık, Gezi Direnişi’nin mihenk taşı oldu. Bu konuya yazının sonunda tekrar değineceğim.

İkinci büyük kazanıma geçmeden önce, küçük bir parantez açalım ve Türkiye üzerine tahlile girişirken, ülkeyi mutlaka ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) güdümündeki Ortadoğu ile birlikte ele alınması gerekliliğinin altını kalın çizgiyle çizelim.

Biliyorsunuzdur, BOP’un temelinde Amerikancı Sünni İslam kardeşliği yatmaktaydı. Yatmaktaydı diyorum, çünkü şimdilerde, hele Mısır’daki gelişmelerden de sonra ABD’nin bu politikasının geniş ölçüde zaafa uğradığını düşünüyorum.  AKP iktidarı da Yeni Osmanlıcılık gravürü ile bu Amerikan projesinde önemli görevler almıştı. Suriye’deki gelişmeler de bu emperyalist projenin geçersizleşmesi yönünde ilerlemektedir. Bölgede zaman ABD emperyalizminin ve Yeni Osmanlıcıların aleyhine işlemektedir.

Amerikan bağımlısı AKP’nin, PKK ile mutabakata vararak uygulamaya soktuğu barış süreci de BOP uygulamasının parçası olarak yürütülmektedir. İslam şemsiyesi altında yeni Ortadoğu, yeni Türkiye (yeni cumhuriyet) ile özetlenebilecek bu projenin Türkiye ayağı Gezi Direnişi ile patladı ve sübuta erdi. İkinci büyük kazanım da bu oldu. Bu konuyu “YOL AYRIMI”nın II. bölümünde ayrıntıları ile incelemeye çalışacağım.

Üçüncü büyük kazanım, nispi dengenin tamamen ortadan kalktığı, ordunun, yargının, eğitimin emperyalizmin vekil harcı, gerici İslami iktidarın güdümüne sokulduğu, sendikaların ve diğer demokratik kitle örgütlerinin etkisizleştirildiği bir düzlemde, korku duvarının yıkılması ve haklı zeminde dik durma cesaretinin gösterilmesi oldu.

Esarete karşı direncin, özgürlük için kavganın destanıdır Gezi Parkı ile başlayan ve yurda yayılan isyan. Ne iş, ne aş, ne sendikal hak, ne yoksulluğa başkaldırı… Hiç biri değil. Söylenebilecek tek şey faşizme karşı büyük bir toplumsal konsensüs, bir cephe.   Sokakta direnenler kadar evlerden verilen destek, göz ardı edilmemeli. Üst katta oturan yaşlı kadının içine su şişeleri ve limon ile peynir ekmek koyduğu sepeti iple aşağıya sarkıtması ve bunu her gün direniş olsun olmasın tekrarlaması; gazlı polise “Sizi burada istemiyoruz, lütfen gidiniz” diyen Ermeni kadının haykırışı… En önemlisi, daha önceleri, oğluna, kızına “yavrum bu işlere karışma” diyen ananın, babanın, ninenin, dedenin, abinin, ablanın sahaya inmesiydi.

Can kayıplarına rağmen, polis şiddeti bütün çıplaklığı ile teşhir edildi.

Böylece sıraladık, üç temel kazanımı. Bundandır ki 31 Mayıs’ta başlayan isyan kesinkes bir devrim niteliğindedir.

Bir Mustafa Kemal askerinin yüksek oktavdan ifşaatları:

“Önce sizden başlayalım. Sizde bir hastalık var. Her şeye kendi zaviyenizden, iç merceğinizden bakıyorsunuz. Sözgelimi Devrimci Yol geleneğinden gelenler hep o açıdan bakıyor ve onun uzantıları içindeki polemiklerle kendine yol bulmaya çalışıyor. Birincisi, biz bu dile çok yabancıyız. İkincisi, bu denizde bir kum tanesi. Bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Filanca kanaat önderi şunu demiş, bilmem şu partinin başkanı şunu demiş, bunların Türkiye’de esamisi bile okunmuyor. Ülkenin sorunları o kadar çok ki, bunlara çözüm bulmak ufku daraltarak değil, ufku genişleterek mümkün olur. Ama tabii, karar sizin; kendi cemaatinize yazıyorsanız, yazmaya devam edin.

Sonra bizi çok yakından tanımadan bizim hakkımızda bir takım hükümlere varıyorsunuz. Bayrak taşıyoruz diye bizi şoven yapıyorsunuz; ırkçı, milliyetçi yapıyorsunuz. Biz bayrağı, bir bağımsızlık sembolü olduğu için taşıyoruz ve anti-emperyalist mücadelenin vazgeçilmez bir öğesi olarak görüyoruz. Çünkü yurdumuzu ve yurdumuzun insanını çok seviyor, onların boyunduruk altında olmasına tahammül edemiyoruz.

Yahu, yaptıklarımıza, davranış biçimlerimize, türkülerimize bir bakın, biz neyiz kimiz? Hiç mi farkında değilsiniz? Atatürk ismini hiç kullanmadık; çünkü o isim resmi ideolojinin bir figürü olarak darbeciler ve düzen yanlılarınca kullanıldı ve birçok şeye alet edildi. Darbe yapan Atatürk’ü devreye sokarak darbe yaptı. Mustafa Kemal ismi ise çok farklı. O, Kurtuluş Savaşı’nın bir simgesi. Anti-emperyalist mücadelenin bir figürü. Bize göre Mustafa Kemal demek, bağımsızlık demek. Devrimci süreçte devrimci önderlik oluşuncaya kadar önderimiz Mustafa Kemal. Hiç merak etmeyin, devrimin önderliği oluştuğunda onun ismini haykıracağız. Bu toplum, o tür devrim önderlerini çıkarmıştır, yine çıkaracaktır. Bu yolun çok uzun bir yol olduğunu biz de biliyoruz; ama biz daha çok genciz.

Ha, kuşkunuzu anlıyoruz. Şu an hiçbir örgüt ile ya da partiyle ilişkimiz yok. Anlamanız için daha açık söylüyorum. TGB ya da İşçi Partisi ile hiçbir bağlantımız yok.

İşin komik yanı, bize faşist diyenlerin Mustafa Kemal’e sövenlerin, bayraktan kaçanların, Gezi Direnişi sırasında bizlerle birlikte yürümeleri, parti otobüslerine Türk bayrağını çekmeleri. Bütün bunlar bizi çok sevindirmişti. Olması gereken oluyor diye düşündük. Açık yürekli bir beraberlikte, onlardan öğreneceğimiz çok şey de vardı diye düşünüyorduk. Ama sonra, gökten bir vahiy mi indi ne, ayrıldılar bizden, yine eskiye döndüler, yine o eski düşmanlık. Niye bütün bunlar? Bir cephe oluşturma gereksinimi varken, toplumsal mutabakatların bozulması niye? Karşıda bütün çirkinliği ile faşizm dururken…

Biz sosyalizme yabancı değiliz. Marksizm’i de iyi biliriz. Hatta Che Guevara hayranı, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş sevdalısı da diyebilirsiniz bize. Biz, sosyalizm denizinin tam kıyıcığında duruyoruz. Siz terk ettiniz ama, biz şimdi Mahir Çayan’ı öğrenmeye ve anlamaya çalışıyoruz.  Ama biliyoruz ki, bağımsızlık olmadan devrimci bir demokrasi olmaz. Devrimci demokrasi olmadan da sosyalizm olmaz. İşte bunlar gerçekleşince biz de gireceğiz o kutsal denize.

Kürt arkadaşlarımız bize, siz şiddeti yeni tanıyorsunuz, biz 30 senedir şiddetin içindeyiz dediklerinde; tabii ki içimiz sızlıyor. Ama bu yaklaşımı da çok yadırgadığımızı söylemek zorundayım. Biz bu topraklarda Şeyh Bedrettin’lerle, Börklüce Mustafa’larla, Torlak Kemal’lerle, Pir Sultan’larla, Mahir Çayan’larla, Deniz Gezmiş’lerle, Erdal Eren’lerle şiddeti çokça yaşadık. Şiddetle nikâhlıyız biz. Bir zamanlar babalarımız, ağabeylerimiz Kürt-Türk demeden birlikte emperyalizme ve faşizme kafa tuttular. Can verdiler.

 Bizi tanıyın, bize yardımcı olun. Hatta yanlış söyledim: Birlikte olalım.”

 

Hep bir ağızdan türkü söyleyip

Hep beraber sulardan çekmek ağı,

Demiri oya gibi işleyip hep beraber

Hep beraber sürebilmek toprağı

Ballı incirleri yiyebilmek hep beraber

Yârin yanağından gayri her şeyde

Her yerde

Hep beraber

Diyebilmek için

On binler verdi sekiz binini

                   Şeyh Bedrettin Destanı’ndan

                        Nazım Hikmet.

 

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Hakkı Zabcı

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!