Yüzsüz Elmut III (Ek): Yol-Hakkı Zabcı

Sol, halk iktidarını kurmak için, asırlar boyunca yarattığı devrimci mücadele ile bir gelenek yaratır.

Bundandır ki solda, siyasetin bir tanımı da GELENEK ile GELECEK arasında DENGE KURMA SANATI olarak kendini gösterir.

hzabci@anafikir.gen.tr

 

Kör cehalet çirkefleştirir insanları

Suskunluğum asaletimdendir

Her lafa verecek cevabım var elbet

Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,

Bir de söyleyene bakarım adam mı diye.

                                             ÖMER HAYYAM

 

Yüzsüz Elmut III (Ek): Yol-Hakkı Zabcı  

     

Bilmem, hiç gördünüz mü Ağlayan Kaya’yı? Hani şu, İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki şirin kasabası Şile’de, denizin ve yeşilin birleştiği yerde her daim ıslak olan kayayı… İstanbullu, yazın serinlemek ve denize girmek için genellikle burayı tercih eder. Kaya ağlar, İstanbullu güler, eğlenir burada.

12 Eylül 1980 faşist darbesinden bu yana 30 yıldan fazla zaman geçti; geçti de izleri büyük kalabalıktan silinirken, Türkiye solunun yenilgisi Ağlayan Kaya’ya benzer şekilde süreklilik özelliği gösterdi, göstermeye de devam ediyor.

Yaşanan yenilgi üzerine, darbenin faşist karakteri hakkında çok şey söylendi; filmler çekildi, belgeseller yapıldı, romanlar yazıldı. Velhasıl faşizm lanetlendikçe lanetlendi. Sol, kendi iç tartışmalarında; kişisel hatalar, sorgu sürecindeki çözülmeler, itiraflar ile yenilginin nedenlerini aradı durdu. Bu kısır döngü, yenilgiyi bir sendrom haline getirdi.

Reagan ile başlayan, “Sol hiçbir zaman başarılı olamaz, yenilgiye mahkumdur!” şeklindeki, emperyalizmin ideolojik bombardımanına karşı bir atak geliştiremedi. Yenilginin polisiye ve zabıtai yönünden sıyrılıp ideolojik ve stratejik yönüne bir türlü girilemedi. Yapılanlar, açılamayan yola kaldırım taşı döşemekten ileri gidemedi. Yol olmayınca, faşizmin muhatabı ve mağduru tüm solun, başlangıçtaki “yolsuz” yapay yol arkadaşlıkları kısa sürede mesnetsiz farklılıklar gösterdi; arayışlardaki belirsizlikler dağılmalara neden oldu. Yenilgi sendromunun neden olduğu başaramama korkusu solda atalet momentini geliştirdi.

Bundan kurtulmanın yolu, yoğunlaştırılmış bilgi, yoğunlaştırılmış felsefe ve siyasetin yoğunlaştırılmış ideolojik boyutu ile güncel mücadele boyutundan geçer.  Yenilginin panzehiri bunlardır. Marksizm’in genel ideoloji kılavuzluğunda, “zaman ve mekan”ın bölge ve dünya ölçeğindeki bütünselliği içinde, doğru tahlil ve doğru tespitlerle oluşturulacak özgül ideoloji ve iktidar mücadelelerini belirleyen stratejinin yaratılması ile bu panzehir etkili hale gelir.

Bu doğrultudaki çabalar, birden fazla yol seçeneğini ortaya çıkarabilir. Bu noktada, siyasi arkadaşlıkların devam edip etmeyeceği, başka bir deyişle, yol ayrımlarının yaşanıp yaşanmayacağı ideolojilerin ve stratejilerin netleşmesi safhasında ortaya çıkacaktır. Gelecekteki umudu yakalamanın yolu budur; yoksa şimdi yapıldığı gibi açılamayan yola kaldırım taşlarını döşemekle değil…

Başlangıcı böyle yapmamın nedeni, sözünü verdiğim ek yazının omurgasını yukarıda açıklamaya çalıştığım “yol”un oluşturacağını belirtmek içindi. Bu yazıyı, bundan önce yazdığım yazılara gelen eleştirilere yer verecek şekilde kurguladım. Kin dolu abuk sabuk dokundurtmalara yer vermedim.

İDEOLOJİ VE SİYASET

Siyasetin ideolojik ve güncel olmak üzere iki boyutu olduğunu hepimiz biliyoruz. Günceli, toplumsal, ekonomik ve kültürel değerlerle değişimler ve buna paralel restorasyonlar oluşturur. Egemen ideoloji bu unsurlarla siyaset arasında kalın duvarlar örer. Yaptığı siyaset, statükonun korunması eylemidir. Marksist ideoloji ise, statükoyu aşındırmak ve değiştirmek için siyaseti, hem ideolojik hem de güncel boyutu ile bir bütün olarak ele alır. Kaldı ki yaşamın kendisi siyasettir ve son derece meşru ve insancıldır. Nasıl ki hiçten hiç doğuyorsa, toplumsal, ekonomik ve kültürel hareketlerden siyaset doğar. Bu haliyle yaşama hakkı, siyaset yapma hakkıdır. Egemen ideolojilerden ya da muhalif (sol) ideolojilerden kaynaklanıyor olması bu gerçeği değiştirmez. Ama, siyasal iktidar doğal olarak, kendi iktidarını sarsacak girişimlere karşı duracak, bu doğrultuda faşizm dahil her türlü tasarrufta bulunacaktır. Bu tasarrufların tamamı da siyasettir.

Öznel ideolojiye, YOL’a geçmeden önce, siyasette egemen üretim tarzı ile sol muhalefetin üretim tarzı arasındaki ilişkiyi açmakta yarar var. Egemen üretim tarzının kökeninde meta üretimi yatar. Bu tarz, görsel ve yazılı basını (gazete, dergi, vs.) bilimsel yayınları, roman ve hikayeleri, hatta bilimsel kongreleri diğer üretilen mallar gibi metalaştırır. Yani pazarda, kendi oluşturduğu piyasa koşulları içinde alıcı ve satıcıyı karşı karşıya getirir. Bu haliyle egemen üretim tarzı, mevcut statükonun devamında, sistemin yeniden üretilmesinde katalizör görevi görür. Eğer sol muhalefetin üretim tarzı, egemen ideolojinin belirlediği koşullar içinde üretiliyor ve yine onun belirlediği koşullarda tüketiliyorsa, egemen ideolojinin çıkarlarına hizmet ediyor demektir. Engeller, yasaklar, cezalar, baskılar, bu çatışmada egemen üretim tarzının silahlarıdır. Sol muhalif üretim tarzı, bu çatışmada direnebilmek için toplumsal destek ile beslenmeye çalışır. Toplum desteği yoksa, yenilgi kaçınılmazdır.

Bilgi öğrenilir, ideoloji ise algılanır. Algılamak, bir olayı, bir olguyu ya da bir nesnenin varlığını duyum yolu ile beynin en yalın biçimde idrak etmesi fiilidir. Bilgilenmek ve bilgi sahibi olmak, öğrenmek anlamına gelir. İdeolojiyi öğrenmeye çalışırsanız çuvallarsınız.

Öğrenmek ile algılamak arasındaki farkı karıştırmamak için yapılacak en iyi işlerden biri, bütün şematik bilgileri yakmak, at gözlüklerini çöpe atmaktır. Şematik bilgi, formel karakterinden dolayı kişiyi ezber ve hafızlığa yöneltirken, ayrıntıları, alternatifleri, hipotezleri, argümanları göz ardı ederek muhakeme gücünü zayıflatır. Siyah ve beyazın dışındaki sonsuz sayıdaki gri tonların görülmesini engeller. Oysa siyasetin en büyük gücü muhakeme gücüdür; gri tonları algılama gücüdür. Bildik bir örnekle konuya açıklık getirmeye çalışalım.

2008 yılında İlhan Selçuk’un gözaltına alındığının ertesi günü Birgün Gazetesi “Yiyin Birbirinizi” diye manşet atmıştı. Ben bu manşeti görünce, gazetenin yazı işlerinde bulunan kendini bilmez bir işgüzarın işi diye düşünmüş, baskıya yetişmek kaygısıyla bunun atlandığını sanmıştım. Çok sonra Gülen-AKP çatışmasında “Yiyin Birbirinizi 2”yi görünce, Birgün gazetesinin o eski manşeti sahiplendiğini anladım. Ne ondanım ne de bundan; ya da her ikisini de desteklemiyorum anlamına gelebilecek bu yakıştırma çok kolaycı bir açıklama olarak algılanma özelliğine sahip. Bu kadar basit değil. Nasıl mı? O günün koşullarında kimin kimi yiyeceği belli iken bu manşeti atmak, bir bakıma, varlık olarak, yiyen tarafın yanında yer almak gibi bir sonuç doğuruyor. Aslında, AKP’den de yana değilim, İlhan Selçuk gibi Kemalistlerden de yana değilim düşüncesi yanlış değil. Buna hiçbir itiraz yok. Ama bu düşüncenin o olay sonrası bu biçimde söylenmesi hata. Sonraki gelişmeler malum! Nispi dengenin sona ermesi ile birlikte ABD patentli tek parti hegemonyasının icraatları… Ne postal ne takke dendi, ne oldu, takke postalı giydi. Bu doğrudan doğruya bir siyasi hata örneğidir. Siyasi hayatının başından beri milliyetçi olan İlhan Selçuk için sanki son zamanlarında milliyetçi olmuş gibi gerekçeler öne sürmek ise bilgi eksikliğinden başka bir şey değildir.

Ben bunların üzerinde durmamış, Cumhuriyetçi Aydınlanmacıların peşine takılmış yurtsever ve aydınların kof önderliklerini görüp, bu kesimlerin anti-emperyalist mücadelenin ulus devlet ekseninde verilemeyeceğini kavramaları gerektiğini, ancak solun da onları safına çekmesi ve kendi önderliklerinde bir anti-faşist cephe yaratmaları gerektiğini söyleyince, vay sen misin bunları söyleyen, “sen elma ile armudu birbirine karıştırıyorsun” dediler. Bunların dibi olmayan bir boşluğa yuvarlanmaları daha mı iyi olacak? Ama bunların bir faydası oldu: ELMUT’u yarattılar. Neydi ELMUT? Elmanın AL’ı, armut’un MUT’u, oldu ELMUT. İşte Elmut’un hikâyesi bu. Elmut, ne mitolojilerde kötülükler tanrısı ne de destanlarda halk düşmanı…

Anlayacağınız, siyaset “ocuyum bucuyum”, ya da “ne ondan yanayım ne de bundan yanayım” demek kadar basit değil.

İDEOLOJİ VE ANLATIM GÜCÜ

Marksist düşünür Tery Eagleton’a göre yazılı ve sözlü düşünceler ile bazı ayırt edilebilir gösterilen şeyler arasında ilişki yoktur. İlişki hem biçim hem de içerik olarak yazılı ve sözlü düşünsel anlamlandırma ile ideoloji adını verdiğimiz daha yaygın anlamlandırmalar arasında vardır.

Bu ilişki üçlü bir karakter gösterir. (Marksist) genel ideolojinin, metinde işlenen olayları anlamlı hale getirip getirmediği, bizzat metni oluşturanlar tarafından değerlendirilir. Bu birinci aşamadır.

İkinci aşama, estetik ideoloji ile metnin edebileştirilmesinin gerçekleştirilmesidir. Burada Marksist genel ideolojinin karmaşık ama karmaşık olduğu kadar yaratıcı bir beceriyle estetik ideolojiye dönüştürülme işlemi gerçekleştirilmeye çalışılır.

Üçüncü aşama, estetik ideolojinin desteğinde oluşturulan edebi metnin en uygun araç ve tarzlar kullanarak, makale, köşe yazısı, haber, yorum, öykü… haline getirilmesidir. Burada kullanılan araç ve tarzların, yazının sunulacağı hedef kitlenin onu en iyi şekilde algılayacağı ve anlamlandıracağı türlerden seçilir.

Neden bu sıkıcı konuları burada açıyorum? Nedeni benim. Yazdığım yazılarla ilgili olarak “Karnı ağrıyor ama ne dediği anlaşılmıyor!” yakıştırmasının yapılması. Düşündüğümü anlaşılır şekilde algılatamıyorsam, benim bu işi gerçekten bırakmam gerekir. Bunun kararını siz okurlar vereceksiniz. Ama aksiyse, yakıştırmayı yapanların konumlarını, etik olarak bizzat kendilerinin değerlendirmeleri gerekir. Eleştirmek başka, ne dediği anlaşılmıyor demek başka…

Yüzsüz Elmut 2’de “üretim güçlerindeki gelişmeyi bilgi ve iletişim araçlarından bağımsız düşünmek olanak dışı. Bakın, Kahire’deki Tahrir Meydanı’na ve gençlik ayaklanmasına. Ayaklanmanın bir adı da ‘twitter ayaklanması’…” ifadesi, Arap Baharı diye adlandırılan, özellikle ABD emperyalizmi tarafından planlanan ayaklanmaları ve iktidar değişimlerini desteklediğim izlenimi yaratmış. Ben sadece iletişim teknolojisinden yararlanma babından bundan söz etmiştim. Nitekim yazının sonlarına doğru, “…neoliberal politikalar… program yoluyla ülke düzeyinde değil, tüm Orta Doğu’yu kapsayacak şekilde dizayn edildiği için…” ifadesiyle düşüncemi belirtmiştim. Ama yeterli olmamış; anlaşılan ifadeler eksik kalmış. Yazıya 12. Yorumu gönderen M. Avni Hindistan, benim bu eksikliğimi gidermeye çalışmış, kendisine teşekkür ederim. Buradan da anlaşılacağı üzere, bir yazıyı okurken, gelen yorumları okumanın da sonsuz faydaları var.

SİYASET VE GERÇEK

Yazı yazıyoruz; yazıyı kendi değer yargılarımız ile değerlendirdiğimizde, yanıltıcı sonuçlara ulaşabiliriz. Bir yazının başarısı, onu okuyanların ne ölçüde yazıyı algıladıkları, ne ölçüde anlamlandırdıkları ile ancak ölçülebilir. Anlamsız bulunduysa, algılanması gerektiği şekilde algılanmadıysa, yazıyı kendimiz için yazdığımız sonucu çıkar. Kendim yazdım,  bir tek kendim okudum gibi.

Bu sakıncayı ortadan kaldırmanın en etkili yolu, GERÇEĞİ en etkili şekilde hedef kitleye aktarmaktır. Bunun da adı yaratıcılıktır. Hangi biçimde olursa olsun yazı, insanın hem zihinsel etkinliklerini hem de duygusal etkinliklerini optimum düzeyde harekete geçirmeyi hedefler. Yazı, bu hedefi, YAŞAMIN YALIN GERÇEKLİĞİNİ estetik yolla kağıda (ekrana) dökerek gerçekleştirmek ister. Gerçekliğin okura yansıtılmasındaki ustalık, yaratıcılıktır. Ama yaratıcılık salt estetik değerlerle sınırlı değildir. Okura, gerçekliği, okurun tam anlamıyla onu yaşıyormuşçasına kavrayabileceği bir tarzda verebilmek için gelenekselleşen geçmişten, şimdiki zamanın canlı fotoğraflarından ve hatta yarından yararlanılır. Yaratıcılık bu üçünün grift bileşkesinde yatar, maestrosu ise felsefe ve bilgidir.

Siyasi gerçeklik nedir? Siyasetten soyutlanan gerçek ne kadar gerçektir?

İlk bakışta, gerçek, elle tutulan, gözle görünendir. Bu haliyle somuttur. Var olandır.

Var olan bizim zihnimizde de bağımsız olarak vardır. Açıyı biraz daha genişlettiğimizde, gerçeğin aynı zamanda soyut ve tarihsel olduğunu da görürüz. Yaşamdan zihnimize yansıyanlar, ister doğal olaylar olsun, ister toplumsal olaylar olsun, kendilerini meydana getiren tarihsel süreçleri ve kendilerini yöneten güçleri ve onların yasalarını kendiliğinden açığa çıkarmazlar. Açığa çıkarma eyleminin başarıya ulaşabilmesi için, gerçekliğin kopuk kopuk parçalarının bir bütünlük çerçevesinde bir araya getirilmesi gerekir. Ancak bu şekilde, olguların ya da olayların meydana geliş süreçlerinin algılanmasındaki kopukluk bertaraf edilmiş olur.

Bu bütünleştirme işi, POLİTİK BİR YARATMA eylemidir. Anlayacağınız, çaba, mutlaka felsefe ile, tarih ile, siyaset bilimi ile, toplum bilimi ile desteklenmek zorundadır. Böylece yaratma eylemi estetik değerler yanı sıra, yoğun bir bilgilenme süreci sonucunda gerçekleşir.

Politik yaratma eyleminin anlamı, ÖZGÜL İDEOLOJİ’ye giriş bağlamında devrimci mücadelenin olmazsa olmazıdır. YOL’un açılmasının ilk hazırlık aşaması burasıdır.

GEÇMİŞ-GELECEK VE SİYASET

Sol, halk iktidarını kurmak için, asırlar boyunca yarattığı devrimci mücadele ile bir gelenek yaratır. Bundandır ki solda, siyasetin bir tanımı da GELENEK ile GELECEK arasında DENGE KURMA SANATI olarak kendini gösterir.

Bu süreci Bertol Brecht “Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dün ile beslenerek yol alır” şeklinde açıklar.

Egemen ideolojinin insanın yabancılaşması yönünde, özellikle postmodern yöntemlerle geliştirdiği, beyni yıkama işlevleri, hissedilir bir muhalefetle karşılaşmadığı için halen kesintisiz yürümektedir. Bu yabancılaşma süreci beraberinde geçmişin gerçeğinden kaçmayı, hatta toplumsal belleğin silinmesini dahi doğurmaktadır. Ayrıca, mevcut statükonun korunmasında, iktidarın şiddete ve baskıya dayalı politikaları da, korkuyla sindirme ve bunu yerleşik alışkanlıklara dönüştürmesi, geçmişin gerçeğinden uzaklaşmayı daha da kolaylaştırmaktadır.

P. Connetton, “Tarihi yeniden kurma işi, toplumsal belleğe bağlı değildir. Bir şeyi, başka bir şeyin bulgusu saymak, o başka şey hakkında yargıda bulunmaktır. Yani bulgunun, varlığını işaret ettiği şey hakkında söz söylemektir” der.

Egemen ideolojinin geçmişin devrimci karakterine yönelik, yalancı, inkarcı, saptırmacı, değiştirmeci tarzındaki saldırıları, elindeki medya ve diğer iletişim araçları ile gerçekleştirilir. Evvelemirde, bu yalan dolana ortak olmamak gerekir. Bunun yolu, yalan dolanın arka planını okumaktan geçer. Okuyabilirsek ne ala, okuyamazsak bizim tarihsel sorumluluğumuz, bilime karşı olan sorumluluğumuz ile eş değerli olur.

Bir ilginç yan da bizim eski bizler olmadığıdır. Dünün gerçekliğinin şimdiki zamanda farklı bir gerçekliğe dönüşmesinin içinde bizler de varız. Bugünkü varlığımız neyse biz oyuz. Yani bu bizle biz yeniyi ararız. Bazılarımız sıfır noktasından bu işe girişirler. Ama unutulmamalı ki, eski(geçmiş) olmasaydı yeni de olmazdı.   İşte gelenekle gelecek arasındaki denge dediğimiz şey aynen budur. Pusula da budur, siyaset de budur.

Sıkıntılı Bir Doktora Öğrencisi

Yüksek lisans tezini Devrimci-Yol üzerine yapmış bir doktora öğrencisiyle tanıştım. Neden böyle bir tez konusu seçtiğini sorduğumda, bana, “babamdan dolayı” dedi ve ilave etti: “Babam demokrat biri. Gençliğinde devrimcilerden çok etkilenmiş. Onların cesaretinden, dürüstlüklerinden, faşistlere karşı mücadelelerinden çokça söz ederdi. O sözler beni çok etkiledi”.

Genç arkadaşımın, bir aracı (babası) eliyle geçmişe köprü kurması konuya çok uygun düştü. Düşünceleri ders niteliğindeydi. Sözü ona bırakıyorum: “O demokrat babam aynı zamanda benim gardiyanımdı. Sanki Kenan Evren beni ona emanet etmişti. Bir şeye karışma, aman şurada burada bulunma, okuldan eve, evden okula başka bir yere takılma telkinleriyle büyüdüm. 12 Eylül’ün enjekte ettiği korku iğnesini çok canlı yaşadım. Buna rağmen, okulda, sıramın kapağına Deniz Gezmiş’in portresini yapıştırmıştım. Her kapağı açtığımda yaşadığım heyecanı şimdi bile hatırlıyorum. “Kesintisizler”i okudum; belli aralıklarla tekrar tekrar okudum. Çok etkilendim. Yazılanların bugün de geçerli olduğunu algıladım. Ama bu düşüncelerin üniversitedeki öğrenci gruplarınca desteklenmediğini gördüm ve düşüncelerimi söylemekten bile çekinir oldum. Çok acı ama zemin kayıyor ve biz bulunduğumuz yerde gericileşiyoruz”.

Sıkıntılı Bir Kent Yoksulu

Konuşulanlar beni 1999 yılı seçim öncesi Ankara Altındağ Çinçin’e götürdü. Misafir gittiğimiz evin eri beni Mamak Askeri Cezaevi’nden tanımıştı. Kısa bir süre aynı koğuşta kalmıştık. O erken tahliye olup gitmişti. Hoş beşten sonra, aldı sazı eline: “Evvelden bizle hayatı paylaşırdınız. Ekmeğimize, aşımıza katılırdınız. Anamıza ana, babamıza baba derdiniz. Şimdi misafir olarak geliyorsunuz. Şu iki göz evde 30 sene önce 4 kişi yaşardık; şimdi azalacağımıza, çoğaldık olduk 9 kişi. Biz aynı biziz, ama siz değiştiniz. Önce mekanlarınızı değiştirdiniz, sonra da hayat tarzınızı, bize yabancı oldunuz. Eski siz siz değilsiniz”.

Adam tokat gibi yüzümüze patlamıştı. “Bizi hoş gör. Uzun süre hayattan koptuk, türlü çeşitli sıkıntılar çektik. Kendi derdimize düştük” demiştim. Beraber geldiğimiz genç arkadaşlardan biri, “Birçok şeyi yeniden düzenliyoruz. Yeniyi kuruyoruz. Her şey yoluna girecek” deyince, adam yüzünü buruşturmuştu: “Yeni olmak bizimle birlikte yaşamanızı engelliyor mu?” demişti. Sonra bana dönmüş ve “Hoca, hoca, senden geçtik, biliyorum, hastasın. Arkanız yok mu? Gençler yok mu? Bak benim büyük oğlan okumadı, garsonluk yapıyor. Dört arkadaş birleşmişler külüstür bir Şahin almışlar. Viyak viyak bağıran motoruyla sürat yapıyorlar, serserilik yapıyorlar. Laf geçiremiyorum. Evvelden olsa böyle mi olurdu? Bu yeniyle meniyle olacak iş değil. Bu yürek işi. Yaratacaksa yürek yaratsın yeniyi”.

Adam bizi iyi bir haşlamıştı. Aradan bu kadar zaman geçti, yüzüm tutup tekrar oraya gidemedim. Ama benimle beraber gelen gençleri tekrar görebildim. İş güç sahibi olmuşlar, siyaseti de bırakmışlardı.

Anladığım kadarıyla her iki örnekten çıkarsadığım sonuç, geçmişle bağımız koptu mu ne yeniyi bulabiliriz ne de siyaset yapabiliriz. Yoruma gerek yok.

ÖZGÜL İDEOLOJİYE GİRİŞ

Buraya kadar özgül ideolojiye girişin hazırlıklarını yapmaya çalıştım. Kesinlikle eksikliklerim olmuştur. Bunun yanında bugüne kadar ANAFİKİR’de yazdığım yazıların “Bizim Analarımız” hariç, hepsinin birbirleriyle bağlantılı olmasından dolayı tekrara düşme endişesi içindeyim. Tekrardan kaçınmak için gerçekten büyük çaba gösteriyorum. Bu nedenle boşluklar doğabiliyor. Diğer yazılara göz atma gibi ikinci bir iş çıkıyor ortaya. Bu da zaten okuma alışkanlığının dumura uğramış olduğu bir dönemde bayağı sıkıntı yaratıyor.

Her neyse, ilk önce yapmamız gereken, mevcut iktidarın temel niteliğinin ve iktidarı sürdürmek için izlediği, gerçekleştirmeye çalıştığı politikaları doğru tespit etmektir. Daha sonra iktidarın aşındırılması, etkisizleştirilmesi için solun ne/neler yapmasının araştırılması geliyor.

İktidarın niteliği konusunda “Yüzsüz Elmut 2”de dilim döndüğünce ayrıntılı açıklamalarda bulunmuştum. Hatta CIA eski şefi G. Fuller’ı de tanık göstermiştim. Kısaca ABD’nin geliştirdiği siyasi projenin Türkiye’de ve Ortadoğu’da yeni uygulayıcısı olan iktidar motifi ortaya çıkmıştı. Türkiye’yi tahlil etmeye kalktığımızda, onu Ortadoğu’dan bağımsız bir biçimde düşünemeyeceğimizi gelişen olaylar, izlenen politikalar apaçık bir gerçek olarak önümüze koymakta…

Bakın Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Hilan Kaşkan Suriye konusunda ne diyor: “Türkiye, kendisinin Suriye’deki isyana verdiği desteğe tepki olarak, Suriye ve İran’ın Kürt asilerinin faaliyetlerini desteklediğinden şüpheleniyor olabilir. Ancak Türkiye’den sert bir tepki beklemiyorum. ABD tasmayı sıkı tutuyor. Yarın savaş başlatmak istemezler (Hürriyet, 23 Haziren 2012).

Buna benzer bir değerlendirme de Türkiye’den Aysel Tuğluk’tan gelmişti:”ABD özerklik-federasyon çözümlere kapalı değildir (Kürtler için). Hatta Türkiye’nin tam aksine, bu modelleri gayet makul kabul edebiliyorlar. Zira kendi siyasi-idari ve anayasal düzenleri de buna benzerdir. Günceldeki başkanlık istemi tartışmaları meselenin bu yönüyle ne kadar ilgilidir bilemeyeceğim. Ancak Obama yönetimi yeniden seçilirse Türkiye ve AKP’yi masaya yatıracak. Bakın oturtacak demiyorum, masaya yatıracak. Bu bir dizayn olacak” (Evrensel, 31 Mayıs 2012).

Bu iki değerlendirme bile ABD-Türkiye ve ABD-Ortadoğu ve Türkiye-Ortadoğu ilişkilerini ortaya koymaya yeterlidir sanıyorum.

Bu üçlü ilişki yumağında, belirleyici olanın ABD olması; Leyla Zana’nın Kürt sorununu Erdoğan çözer şeklinde çıkışının ne anlama geldiğini de göstermektedir. Bütün söylenenleri mercek altına yatırdığımızda, aralarında bir fark olmadığını görmemize rağmen, çıkarılan yaygaranın siyasette poker oynamanın özelliklerini taşıdığını söylemek yanlış olmayacaktır sanırım.

AKP iktidarının devamında gerçekleştirilen/gerçekleştirilmeye çalışılan politikalar:

1-ABD’ye kayduşart bağımlılık karşılığında ondan sağlanan büyük bir destek. Bu husus, tüm yazıların ortak konusu olarak işlendi.

2-Döküntüyle geçinmeyi bir alışkanlık haline getiren geniş bir toplumsal tabaka yaratmak. Bu konuyu “Siyaset mi yapıyoruz yoksa siyaset yaptığımızı mı sanıyoruz” başlıklı yazı da –saprofit kültür- başlığı altında geniş olarak açıklamaya çalışmıştım.

3-Sessizlik kültürü yaratarak iktidarın otoritesine itaat ettirmeyi gerçekleştirmek. Burada bu konu üzerinde duracağım.

 İkinci İmam Gazali Vakası ve Sessizlik Kültürü

1058–1111 yılları arasında, İslam felsefesinin parlak döneminde yaşamış olan İmam Gazali, Yunan felsefesinden, özellikle de Aristoteles’ten büyük ölçüde etkilenmiş olmasına karşın, İslam’ı felsefenin etkilerinden kurtarmak gibi bir misyonla hareket etmiş; düşünsel yaşamını bu misyon belirlemiştir. Akıl ve iman arasındaki karşıtlık, felsefede, özellikle de teolojide temel sorunlardan biridir. Gazali, aklı temel alan, eleştirel ve sorgulayıcı düşünceyi içeren felsefenin karşısına, imanı temel alan, dinsel ilke ve kuralları çıkarmıştır. Gazali’nin mücadele ettiği kesimlerden biri, İslam içinde aklı ya da felsefeyi dinsel düşünce ile sentezlemeye çalışan, başka bir deyişle İslam içinde felsefeyi canlandırmaya çalışan filozoflardır. Aklı, imanın gerisine çekerek, İslam felsefesi içindeki yenileşme akımlarının da önüne bir set çekmek istemiştir Gazali.

Benzer bir tartışmanın Batı felsefesi içinde de gerçekleştiğini görmek mümkündür. Ancak 13. Yüzyılda yaşayan Aquinum’lu Thomas bir dönüm noktasıdır. Aristoteles’in felsefesinden hatta İbn-i Rüşd’den etkilenen Aquinum’lu Thomas, zamanına kadar küçük adımlarla gelişen aklı yeniden temel alma girişimi taçlandırır; ancak yine de tümüyle aklı öne çıkarmaz, akıl ve iman arasında bir denge kurmaya çalışır. Aklı temel alan Hümanizma için, bilindiği gibi Rönesans’ı beklemek gerekecektir. Ve Osmanlı, Gazali’nin geliştirdiği imanın her şeyin üstünde olduğu ve yüceliğin gelişmesi ve korunmasının bununla sağlanacağı düşüncesinin kıskacında Rönesans’tan uzak kalacaktı.

Akıl ile iman arasındaki çatışma, felsefeden bilime doğru geçiş gerçekleştiğinde, din ile bilim arasındaki çatışama şeklinde de kendini gösterir. Bilinen en önemli örnek ise Galileo’dur. Kendine mutlak itaati şart koşan Katolik Kilisesi, otoritesini zayıflatan her şeye olduğu gibi bilime de savaş açar. Bilim, önyargıların, sorgusuz sualsiz kabullerin, itikatların ve onları kendine kalkan yapan siyasi otoritelerin sayısız soru ve şüphe ile sarsılmasını beraberinde getirir. Siyasi otoritelerin kimi zaman yanında hatta kimi zaman önünde yer alan dinsel otoriteler ise, sessizce kabullenmeyi ve “gönüllü kulluk”u gerekli görürler.

Bugün için durum değişti mi acaba?

Aklın ve bilginin üstünde ilahi gücün yansıması olarak Kuran, Kuran’ın yansıması olarak din, dinin yansıması olarak iman, imanın yansıması olarak itaatin yerleştirilmesi, sessizlik kültürünün temel özelliği olarak belirmekte. Getirilen nokta, “bize itaat, ilahi güce itaatle eşdeğerlidir” olmakta. İktidarın orta ve uzun vadeli politikasının kaynağı işte bu sessizlik kültürüdür. En önemli kaynağı eğitimdir. Gülen teşkilatının on yıllardır süren eğitim yoluyla kitleselleşmesi ve bu doğrultudaki yaygınlaşması yanı sıra 2012 yılında iktidarın 4+4+4 ile yaptığı bu politikanın birer ürünüdür.

Din, aklın ve bilginin üstüne inşa edilerek bu politika uygulamaya sokulmaktadır. Yaşanan İkinci Gazali olayıdır. Sessizlik kültürünün itaat zinciri, dini kurumlar, dini kurumların bağlı olduğu iktidar, iktidarın bağlı olduğu ABD emperyalizminden oluşur. Bu sürecin adı, Türkiye’de emperyalist kapitalizmin yeniden üretilmesi sürecidir.

Sürece yan destekler kolluk kuvvetlerinden ve yargıdan gelir. Hem cezalandırma hem korku hem de teslimiyet ile birlikte kendi saflarına çekme icraatları ile iktidar bu sürecin emniyet şeridini oluşturmayı hiç ihmal etmez.

Sessizlik kültürüne karşı mücadele, solun vazgeçilmez görevlerinin başında gelir. Saprofit kültürün çatırdatılması, sessizlik kültürünün püskürtülmesi, ezilen halk toplulukları ile inorganik bağlantılar ile değil, organik ilişkilerle çözümlenecek bir siyasi süreçtir. Bu sürecin ideolojik yanı, siyasi önderlik, güncel mücadele boyutu da siyasi eylemdir. Böylelikle, örgütlenmenin hem gerek şartı hem de yeter şartı gerçekleştirilmiş olur.

Emperyalist Kapitalizme ve Faşizme Karşı Cepheleşme Sorunu: Kürtler ve Ulusalcılar!

Bir akademisyen arkadaşım var. Kentleşme konusunda etkin bir isim, hem de sosyalist. Bir karşılaştığımızda, bana, azınlık muamelesi görmekten dert yanmıştı. Şaşırdığımı görünce “Her uluslararası bilimsel toplantıya projeyle gidiyorum. Saydım 11 güçlü proje. Kabul edilmediğini bir tarafa bırak, üzerinde bile durulmadı. Sosyalistliğim de işe yaramadı. Türküm yaaa!” diye açıklama yapma gereği duydu.

Çok değer verdiğim bir Kürt arkadaşıma, ‘anti-emperyalist mücadelede birlikte olabilir miyiz’ diye sordum. Aldığım yanıt umut doluydu. Dedi ki “solculuk anlamında Kürtleri sakın küçük görme; bizde güçlü bir sol damar var. Önce bize ulaşmasını bileceksiniz, aynı geçmişte olduğu gibi. Filancanın ağzıyla konuşmayacaksınız. Bizi bir araya getirebilecek yeni bir söylev gerekli. Bize yaklaşım ne kuyrukçulukla olmalı, ne de bizle birlikte var olmayı hedefleyen oportünist tavırlarla olmalı.”

Bu iki örneği özellikle verdim. Güç ve güçsüzlük kavramlarını açmak için.

Konuya Kürt sorunu ile başladık. Eskilerden devam edelim. Sorun bugünün değil, çok eskilerden beri gelen bir sorun. 1969 yılında, Güneydoğudayım. Devrimci ateşin kor gibi yüreğimizde yandığı bir dönem. Yakasız bir gömlek, bol bir kadife pantolon ve üç numara saç; sözüm ona oradaki halka yanaşacağım. Tam hatırlamıyorum, ama en az altı-yedi sefer Diyarbakır’dan Van’a otobüsle gidişim var. Almışım yanıma o zamanın en popüler sigarası olan uçsuz Yeni Harman’ı, güya yanımdakine ikram edeceğim de… Ne gezer. Çıkarıyorum cıgarayı, buyur gardaş diyorum. Adam arkasını dönüyor, “Benim Doğu cigaram var” deyip, beni reddediyor.

Hep böyle, her Van yolculuğunda, otobüs Baykam’a bağlı Ziyaret’te (Veysel Karani’nin Türbesi ve Cami’i) mola verir. Vermemeyi uğursuzluk sayarlar. Yine böyle bir molada, bir denemeye giriştim. Şadırvanda abdest alıp Cami’ye girdim. Ama safa geçmedim. En arkada tek başıma namaz kıldım. Hem acemiliğim görülmesin, hem de sanki topluluğa sitem etmiş gibi görünmem için… Camiden çıktık, millet etrafımı sardı. Kimi limonata getiriyor kimi soyulmuş hıyar. Bir ilgi sorma gitsin. Beni Tatvan’da indirdiler. Kalabalık bir grup olarak bir evde misafir ettiler. Sabaha kadar konuştuk. Tek mesele Kürtlerin ezilmişliği ve dostlarının olmayışıydı. Tarık Ziya Ekinci ve TİP’ten dolayı solculara bir sempati var. Hepsi bu. Demek istediğim, Kürt etnisitesi kadar önemli bir İslam sevdası, dine bağlılık var oralarda. Hiç yüz verilmeyen ben, bir namazla sihirli değnek oldum.

İran sınırında Elazi köyünde bir evde misafir kaldım. Gece yarınsından sonra jandarma eve baskın yaptı. Bir odada sekiz kişi yatıyoruz. Bir tek Türkçe konuşan ben ya da bir tek Kürtçe bilmeyen ben. Jandarma beni sorguladı, neyse ki, Siyasal’dan edindiğim deneyimle ilçelerde, ne olur ne olmaz diye mutlaka kaymakama uğrarım; Başkale’de de uğramış bir tez çalışması için araştırma yaptığımı söylemiştim; diğerlerine bir şey demedi ki içlerinde İran’dan gelen Kürtler de vardı. Ev sahibine, “başını derde sokacaktın, beni niye misafir ettin?” dedim. O bana, “ancak sizlerle birlikte bizim selamete çıkmamız mümkün. Kürtçe bilseydin seni eve almazdım. Tanımadığımız Kürtçe konuşan biri bizce ajandır, burası ajan tarlası gibidir. Jandarma da Kürtçe bilmeyene burada iyi gözle bakmaz” dedi. Dev-Genç’in Elazi Köyüne kadar girmesi müthiş bir şeymiş gibi gelmişti bana.

1975’de kısa dönem askerliğimi Diyarbakır Silvan’da yaptım. İlk kısa dönem uygulaması idi. 12 Mart’ta içeri girip afla salıverilen solcular, Siyasallılar, ODTÜ’lüler ve de İlahiyatçılar ile Polis kolejliler burada. Tam cümbüş anlayacağınız. Silvan’da Kürt solcularından dostlar edindik. Ne de olsa Mehdi Zana’nın memleketi. İlk çarşı izninde, ufak çocukların bizden nasıl kaçtıklarını gördüm. Sanki orada işgal ordusuymuşuz gibi… Oradaki dostlardan birine bunu sordum. Orada darb-ı mesel haline gelmiş bir söylenceyi anlattı: “Jandarma, her nedense bir evi sarmış. Çatışmada ev ateş almış. Küçük bir çocuk yangından kurtulayım diye kendini dışarı atmış; ama dışarıda jandarmayı görünce tekrar eve girmiş”.

Son olarak 1978’in sonbaharında Van’daydım. Bir miting düzenlenecek, oradaki Kürt gruplarına asgari müştereğimiz olan “Kahrolsun Faşizm” sloganı atmak için telkinde bulundum.  Olabilir gibi bir izlenim vermelerine rağmen, mitingde “Kahrolsun Sömürgeci Türkiye” sloganını attılar.

Geldik bugüne. Emperyalizmin neoliberal politikaları Türkiye’yi Orta Doğu ile birlikte değerlendirmek gerektiğini netleştirmiş durumda. Hiç uzatmadan şu soruyu sormak gerekiyor: “ABD’nin yürüttüğü Genişletilmiş Orta Doğu Projesi’nden mi yanasın, yoksa onun karşısında antiemperyalist bir direniş içinde misin?” Bu sorunun yanıtı Kürt Türk hepimizi ilgilendiriyor.  Bana göre, emperyalist kapitalizme ve faşizme karşı cepheleşmenin odak noktası burası. Ancak, bu düşüncenin hayata geçirilmesinin en önemli koşulu Türkiye solunun bir güç haline gelmesine bağlı. Güç olmazsa ne cepheleşme olur ne de tepki ve direniş.

Ayrıca, ulus devlet ekseninde bir antiemperyalist mücadele vermenin hayal olduğunu, kendini ABD’ye karşı gören ulusalcıların bunu idrak etmeleri ve emperyalizme ve faşizme karşı cepheleşmede yer almaları; Kürtlerin, en azından sosyalist Kürtlerin de bu sürece destek vermeleri gerekir; bunun sağlanamaması halinde cephe fikrinin dumura uğrayacağı bilinmelidir. Zaten, baştan söylediğimiz gibi, Türkiye solu güçlenmedikçe bu sürecin başlaması da mümkün değildir. Kutuplaşma sonu kestirilemeyen, kimin eli kimin cebinde belli olmayan lanet bir gelişim olur.

Bu süreç sandığımızdan çok daha uzun sürecek çabayı gerektirecek. Zor. Ha deyince olacak bir şey değil. Kürt sorunu, geliştirilecek bir devrimci mücadele ile çözüme kavuşturulmalı yoksa emperyalist kurgularla değil. Türk- Kürt kimliği değil, ezilenlerin kimliği öne çıkarılmalı, hem ideolojik olarak hem de güncel mücadele olarak…

Cepheleşme, partilerin ve örgütlerin birleşmesi veya bir araya gelmeleri ile sağlanacak bir çalışma değildir. Grup ya da parti mutabakatlarına değil, toplumsal mutabakatlara dayanır ki, bunun da etnik bir özelliği yoktur. Ortaya çıkacak özellik ezilmişlik karakterine göre sınıfsal olacaktır, aynı Laz oğlu Kazım Koyuncu’nun dediği gibi: “Birbirimizi anlamak için aynı dili konuşmaya gerek yok, ezildikten sonra hepimiz aynı şarabız”.

Son Halkevleri Genel Kurulu’nda bir slogan atıldı:

Kürt Türk Kardeşçe Tam Bağımsız Türkiye

Özgün ideolojiye gidecek yolu açmak için, ilk tespitlerim bunlar. Haydi… Devrime inancını kaybetmemiş genç sosyalistler görev sizin! Anladınız herhalde, önderlikten söz ediyorum.

Hakkı Zabcı

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!