Laik Cumhuriyeti Çürüttüler, Varlıklarını Yağmaladılar, Hesap Verecekler- Av. Mehdi Bektaş

             Devrimci ve Laik Türkiye Cumhuriyeti, Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşının yıkıntılarını onararak, İkinci Dünya Savaşı tehdidini bir milyon üretici genci silah altına alıp önleyerek, Osmanlının payına düşen borçlarını ödeyerek, bilim, teknik, laik eğitim öncülüğünde gelişerek, halkı aydınlatıp cehaletten, yokluktan, yoksulluktan kurtarmaya çalışarak, tarımda, hayvancılıkta, sanayide atılımlar yaparak, fabrikalar açıp örnek çiftlikler kurarak, yurtta barış dünyada barış diyerek iç ve dış huzuru koruyarak,  gelişmeyi ve kalkınmayı hedefleyerek, ezilen uluslara örnek olan bir devlet iken;  1950’de iktidara gelen Hürriyet ve İhtilaf’ın iz düşümü Demokrat Parti’nin “Her mahallede bir milyoner yaratacağız, küçük Amerika olacağız” söylemleriyle, halkçılık, kamuculuk, laik eğitimi dışlayarak, liberalizm diye ülkeyi kapitalist ve emperyalist sömürüye açarak, NATO’ya bağlayarak yıkımı başlatmış,   Adalet, Anavatan, Doğru Yol, MSP, MHP iktidarlarıyla yıkım sürdürülmüş, 12 Mart 1971 müdahalesi, 12 Eylül 1980 darbesi ile ülke komaya sokulmuş, dinci gerici AKP iktidarı ile her yönden çürüterek öldürülüp tabutuna çivi çakılmaya kalkılmıştır.

            Yasama, yürütme, yargı ve hazine tek kişinin iradesine teslim edilmiş,  4+4+4 eğitim sistemiyle halk çocuklarının aydınlık yolu tıkanarak çağ dışı gerici eğitime yol açılmış,  Kuran kursları, imam hatip okulları yaygınlaştırılarak okullar kursa, üniversiteler medreseye dönüştürülmüş, akıl ve bilim dışlanarak, aydınlanma ve gelişme durdurulmuş, dinci eğitim temel eğitim yapılarak, bilimsel laik eğitim bitirilmiş, “Dindar ve Kindar” gençlik yetiştirme amaç olmuş, iktidar sahip olduğu siyasi hegemonyayı kültürel hegemonyaya dönüştürmek için var gücüyle çalışarak ortak yaşama duygusunu yok etmiş, ülkenin ve halkın geleceğini karatmak için doludizgin kıyamete gidiyor.

            AKP iktidarı, Devrimci Cumhuriyetin, büyük özverilerle kurduğu, şeker, demir, kâğıt, çay, fındık, elektrik, taş kömürü gibi alanlarda üretim yapan fabrikaları,  SÜMERBANK, ETİBANK, DEMİRBANK, İMARBANK, TÜTÜNBANK, EGEBANK, OYAKBANK, PAMUKBANK, TÖBANK gibi bankalar, SEKA, PETKİM, TÜBRAŞ, TEKEL, ASELSAN, TEDAŞ, ETBALIK, DEMİR ÇELİK, PAŞABAHÇE, FİSKOBİRLİK gibi stratejik kuruluşları, özelleştirme adı altında kapatarak, yerli ve yabancı ortaklıklara pazarlayıp devredip satarak, tarım, hayvancılık ve sanayide devlet desteğini keserek halkçı ekonomiyi yok etti, ülkeyi yerli ve yabancı sermayenin insafına terk etti.

            Siyasi iktidar, iş ve suç ortağı ile birlikte, laik orduya kumpas kurdu, Ergenekon, Balyoz, Poyraz Köy gibi davalarla çökertti, liderleri davaların “savcısı” oldu. Askeri Şura’nın yapısı değiştirilerek, ilgisiz bakanlar kurula sokuldu, Atatürkçü Kemalist subaylar tasfiye edilerek laiklik ve Atatürk karşıtı kimi liyakatsizler yükseltildi, ordunun komuta kademesine taşınarak hiyerarşisi, disiplin, gelenekler bozuldu,  askeri liseler, askeri hastaneler kapatılarak, tarikatlara, cemaatlere yol açıldı,  ordunun çağdaş yürüyüşü, saygınlığı, güvenirliği ve caydırıcılığı bitirildi.

Emniyet teşkilatı içinde aynı şey yapıldı, cumhuriyetin polisi bekçisi tarikatların, cemaatlerin eline düşürüldü, iktidarın yan kuruluşuna dönüştürüldü, halkın polisinden iktidarın polisine geçildi, jandarma ve sahil güvenlik içişleri bakanına bağlanarak güçleri kırıldı. Kimi valiler, kaymakamlar, laiklik karşıtı eylem ve söylemleriyle, Şeyh, Şıh ziyaretleriyle dile düştü, devletin değil iktidarın görevlileri oldu.

            Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, HSK, YSK, üyelerini atama, hâkim ve savcıları seçme, yetiştirme ve yerleştirme, yükselme, disiplin işlerinde siyasi iktidar ve lideri belirleyici oldu, tarafsız ve bağımsız olması gereken yargıyı iktidara bağımlı hale getirdi,   sınavlara ve mülakatlara müdahale edilerek parti üyelerinden, partili avukatlardan hâkim savcı seçilip atanması yapıldı, yandaş yargı oluşturuldu, hâkim, savcı ve mahkemeler üzerinde baskı kurularak, mahkeme kararlarına karşı çıkılarak, uygulanmayarak adalete olan güven sarsıldı, yurttaşın hak arama özgürlüğü madden ve manen yok edildi.

            Ağırlıkla cemaat ve tarikat üyelerinden oluşan TBMM etkinliğini yitirdi, liderlerin belirleyip seçtirdiği milletvekilleri halkın sorunlarını dile getirmeden, yasama görevini sağlıklı yapmadan öte iktidarın icraatlarını onay makamı oldu, muhalefet iş yapamaz, sesini duyuramaz hale geldi, araştırma ve soruşturma önerileri otomatik redde bağlandı; hükümet milletvekili olmayan ve hesap vermeyen atanmışlardan oluştu, danışmanlardan oluşturulan ayrı bir yönetimi erki külliyede kuruldu, ülke kanunlarla değil onaylanması ve denetimi savsaklanan kararnamelerle yönetilir oldu.

            Bütçe Kanunu hazırlama görevi cumhurbaşkanına verildi, halkın ve örgütlerinin katkısı engellendi, toplanan gelirlerin nereye nasıl harcandığı sorgulanamaz ve denetlenemez oldu.   Başbakanlık Tanıtma Fonu, Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu, Özelleştirme Fonu, Destekleme ve Fiat İstikrar Fonu, Savunma Sanayi ve Destekleme Fonu ile İşsizlik Sigortası Fonu’nun gelirleri ve giderleri Meclis onayına tabi olmadığı için yeterli denetim yapılamamakta, siyasi iktidar bu fonları dilediği gibi kullanmaktadır. Bununla da yetinmeyerek Özelleştirme Fonu, TMSF, TCZB, Halk Bank, BİST’in (Borsa İstanbul) 200 milyar dolarlık varlıklarından oluşan Türkiye Varlık Fonu kurdular, yönetimin başında reis ve damat var. Toplumun bütününe ait varlıkları barındıran bu fonlar, buyurgan (otokratik) rejimin en önemli finans kaynağıdır ve Sayıştay dahil hiçbir kamusal güç (Meclis, Hükümet ya da Bakanlıklar) tarafından denetlenememekte, adeta “paralel bir hazine” oluşturulmuş bulunmaktadır. Türkiye Varlık Fonu, belirli kamu gelirlerinin (özelleştirme, yeni vergiler, kira gelirleri vb.) doğrudan aktarılması ile bazı fonların vakıf tarafından yönetilmesiyle  (İşsizlik fonu, DASK ve bireysel emeklilik) büyük mali bir güçtür. Böyle bir devasa kaynak iktidar ve iktidarın başı tarafından keyfince kullanılıyor, örtülü ödenekle birlikte iktidarın elinde büyük bir güç oluşuyor, ayrıca depremzedelere, terör kurbanlarına, yoksul halka verilmek üzere belediyelerce toplanan yardımlara da el konularak, nereye harcandığı net biçimde açıklanmayarak, iktidar gücüyle yapılan hukuksuzluğun, haksızlığın,  yolsuzluğun ve israfın hesabı verilmemiştir.

1961 Anayasası’nın 154. maddesiyle Anayasaya giren, 1982 Anayasası’nın 136. maddesiyle Genel İdare Hizmetleri içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, “Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmek” için kurulmasına karşın, kuruluş kanununda yapılan sayısız değişiklikle laik bir kurum olmaktan çıkarılmış, dinci ve gerici siyasi iktidarın yan kuruluşuna döndürülmüş, üstüne vazife olmayan konularda görüş açıklamaya, fetvalar vermeye başlamıştır.

Cumhuriyetin kurucusuna beddua edilmiş, kılıçlı gösterilerle şeyhülislam olmaya özenilmiş, ibadet yerleri cemaat ve tarikatçıların kullanımına açılarak, farklı inanç kesimlerine Emevi anlayışı dayatılmaya, dini inançları siyasallaştırarak ikilik çıkarılmaya çalışılmıştır. Personel sayısında rekor artış, üç dört bakanlığın bütçesini aşan miktarda hazineden pay alma,  lüks arabaları kullanarak, büyük dinlenme ve konuk tesisleri yaparak israfa yol açılmış,  üretimden kopuk, tecil diyerek askerlikten bağışık olmaya çalışan laiklik ve Atatürk karşıtı kadrolarıyla laik cumhuriyeti tahribe yönelmiştir.

Üretici yurttaşı tüketici yapanlardan, ulusun varlıklarını yok pahasına satanlardan,  ayakkabı kutuları ve kasalardan hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet paraları saçılanlardan, kamu mallarını yağmalayıp Harun gibi gelip Karun olanlardan, komşularla sıfır sorun diyerek Irak’ta, Suriye’de Mehmetçiğin kanını akıtanlardan, emperyalizmin yellemesiyle Emevi camiinde namaz kılmaya kalkanlardan, vatan toprağı Hüseyin Şah türbesini kaçıranlardan, Kıbrıs’ı “Yes be anam” diye satışa çıkaranlardan, Ege adalarının işgaline ve silahlandırılmasına kayıtsız kalanlardan, orduya kumpas kuranlardan,  Fetö çetesiyle işbirliği yapanlardan, ayrılıkçı harekete göz yumanlardan, ülkesi için savaşmayı göze almayan kaçak sığınmacılara kucak açanlardan, komşu ülkeleri ve ülkemizi kan gölüne çeviren dinci çetelere arka çıkanlardan, ülkeyi yolsuzluğun, hırsızlığın, kaçakçılığın, uyuşturucun merkezine dönüştürenlerden, Yargıyı bitirenlerden, milletvekillerinden, idarecilerden, bürokratlardan, hâkim, savcı ve yetkili memurlardan hesap sormak gerekmez mi?  Hakça da, hukukça da gerekir.

Peki, bu hesap nasıl sorulacak?

Önce, seçimle iktidar indirilecek.

Geçici de olsa cumhuriyete sadık, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne inanmış, laik, demokrat biri cumhurbaşkanı seçilecek.

Kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter düzene geçilecek, parlamento etkinleştirilecek,  seçilmişlerden oluşmuş meclisten güvenoyu almış bir hükümet kurulacak.

Hâkim ve Savcılar Kurulu yeniden oluşturulacak, adalet bakanı ve müsteşarı kuruldan çıkarılacak, mahkemelerin bağımsızlığı, hâkim ve savcıların yansızlığı sağlanacak, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay hak edenlerin seçildiği, tarafsızca görev yapıldığı, seçim adaletinin sağlandığı bir ortama dönülecek, hâkim ve savcı seçiminde, atanmasında bilgi, yetenek ve yeterlilik (liyakat) esas tutulacak.

Askeri liseler, hastahaneler açılacak, jandarma, sahil güvenlik Genel Kurmaya bağlanacak, tutuklu paşalar serbest bırakılacak, asker siyasi çekişme ve çatışmanın dışında tutulacak, Askeri yargı yeniden oluşturulacak, ordunun saygınlığı, güvenirliği ve caydırıcılığı tekrar sağlanacak, Milli Güvenlik Kurulu’ndan ve Askeri Şura’dan ilgisiz bakanlıklar ve yardımcılar çıkarılacak.

Başta Adalet, Yargı,  İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim, Milli Savunma, Sosyal Güvenlik, Maliye,  Üniversiteler, Bankalar, Basın Yayın, TRT ve Diyanet olmak üzere tartışmalı konular ele alınacak, araştırma komisyonları kurulacak, siyasi, idari ve mali yönden denetim yapılacak, sorunlar, usulsüzlükler, yolsuzluklar saptanacak, rapor düzenlenip TBMM, hükümete ve yargıya sunulacak, sorumlular hakkında davalar açılarak hesap sorulacaktır.

 İktidarın ve emrindeki sorumluların, işlenen suçlardan, hırsızlık ve yolsuzluktan kurtulmaları pek mümkün görülmemektedir. Seçimleri muhalefet kahir çoğunlukla kazanması halinde kaçacak yerleri yoktur.

Hırsızlık, yolsuzluk, sahtecilik suçlamalarıyla ilgi Af çıkarmaları bir kurtuluş olabilir ise de muhalefet bu affı tanımayacağını seçimden önce ilan ederse geri alabilir.

Bir başka yolda meclis seçim kararı almaz, diploması var mıydı yok muydu tartışmasına girmeden Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı aday olmaz, başka birini aday gösterir, seçimlere milletvekili adayı olarak katılır, partisinin başkanı olarak kalır. Cumhurbaşkanı olarak yaptığı işlemlerden sorumlu tutulamaz denirse de görev dışı adli suçlamalardan kurtulamaz.

AKP iktidarının ve liderinin 2002 yılından bu yana iç ve dış politikada, devlet ve toplum yaşamında bu ülkeye verdiği zararı tasavvur etmek mümkün değildir. Bunların hesabı sorulmazsa, yapanların yaptığı yanlarına kar kalırsa, ülke belini doğrultamaz, laik devlet varlığını sürdüremez, halk güvenlik içinde yaşayamaz.

Bunun için, ince hesapları bırakmak, umutsuzluğa kapılmamak, iktidarı seçimle indirmek, sorumlulardan adalete uygun ibretlik hesap sorulmasını sağlamak, yurttaşların ve yurtseverlerin kaçınılmaz, ötelenemez görevidir.

Bu yolda çalışanlara, mücadele edenlere, seçmen kütüklerine, seçim sandıklarına sahip çıkanlara, iktidarın hukuk dışı uygulamalarına, hilelerine, yandaşların tahrik ve teşviklerine karşı koyanlara, direnenlere, ürkmeyenlere, yılmayanlara kolay gelsin, halkın ve ülkenin geleceği aydınlık olsun.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir