Laiklik Adam Olmaktır (Atatürk) Vicdan İse Gönüldür.-Av. Mehdi Bektaş

Jön Türklerin tarih sahnesine çıktığı günden beri laiklik konusu bu topraklarda tartışılır. Laikliği siyasal, toplumsal, hukuki yaşantımıza sokan, benimsenmesi ve korunması için her türlü önlemi alan devrimci cumhuriyet olmuştur. Öyle ki “laiklik, devrimci cumhuriyetin olmazsa olmazıdır.”

1924’de TBMM’nin bir oturumunda, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kürsüden, “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre (akıl yürütme) karşı değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz “ diye konuşur ve bir anlamda laikliğin tarifini yapar. Softa bilinen bir meclis üyesinin “Nedir bu laiklik dediğiniz şey nedir” diye sorduğunda da “Laiklik adam olmaktır” der, çağdaş insanı tanımlar.

Cumhuriyet, nerdeyse yüz yıldır çabalamasına karşın “laikliğin adam olmak (çağdaş insan olmak)”anlamına geldiğini halka yeterince öğretemediği gibi, bir kısım yöneticiye, cumhurbaşkanına, başbakana, bakana, valiye, kaymakama, elçiye, rektöre, dekana, profesöre, okul ve kurum müdürüne, yargıcına, savcısına, avukatına, öğretmenine, komutana, polis şefine, ilahiyatçıya, müftüye, imama ve özellikle de siyasetçiye, parti, dernek, vakıf ve sendika, şirket kurucusu, yönetici ve üyelerine öğretememiştir.

Cumhuriyet sayesinde okuma yazma olanağı bulmuş,  iş, meslek, mevki, makam sahibi olmuş, mal mülk edinmiş bu zevat, özellikle DP’nin iktidara geldiği 1950 yılından itibaren devrimci cumhuriyeti yolundan saptırmayı, okullarda, üniversitelerde, yerel ve genel idarelerde, yargı, parti, sendika, dernek, kooperatif, birlik, şirket gibi kamu ve özel kuruluşlarda aklı ve bilimi dışlamayı, hamasetle iş görmeyi, laikliği devlet, toplum, birey yaşamından çıkarmayı iş edinmiş, eğitimi ve öğretimi laçkalaştırarak çağdaş toplum oluşumuna, akıllı, bilgili yurttaş yetişmesine engel olmuş, toplumun ve gençliğin geleceğini karartmıştır.

Halkın gereği gibi bilgilendirilip aydınlatılmadığı için, ulusun tarihini ve yaşanmışlıklarını yeterince bilmemesi normaldir,  ancak halkın vergileriyle yetişmiş, ekmeğini yemiş, suyunu içmiş, okullarında okuyarak, işliklerinde çalışarak beceri kazanmış, iş ve meslek sahibi olmuş, ikbal ve istikbal görmüş bu zevata ne oluyor?

Bu zevat,  623 yıl hüküm sürmüş Osmanlı’da fen bilimleri dışlandığı için topluma ve insanlığa yararı dokunacak bir fizikçi, kimyacı, biyolog, matematikçi, felsefeci, tıpçı, ekonomist, maliyeci, tarihçi yetişmediğini; halkın öz diline yabancı dille yapılan eğitim ve öğretim sonucu halka okuma ve yazma öğretilemediğini; cumhuriyet ilan edildiğinde okuma yazma oranının %2’lerde olduğunu, azınlıklar, askerin komuta kademesi, az sayıda mülki idareci, maliyeci, muallim ve molla dışında okuryazar bulunmadığını, örgütlü işçinin ve sanayicinin olmadığını, toplumun %80’nin köylerde, mezralarda yaşadığını, ilkel tarım ve hayvancılıkla uğraştığını bilmiyor mu?

Yine bu zevat, Osmanlı’da ıslahat çalışmalarına karşı medrese çıkışlı mollaların, kapı kulu sipahi ve kazan kaldıran yeniçerinin öncülüğünde , “istemezük” diye baş kaldırıldığını, rasathanenin topa tutulup yıkıldığını, “kutsal kitabı basıyorlar” diye matbaanın yakıldığını, kitap ve gazete basım evlerinin tahrip edildiğini duymamış mıdır? Meşrutiyetin ilanından sonra meşrutiyete uygun memur yetiştirmek için Osmanlı’nın Fransa’da laik okul açtığından da haberleri yok mudur?

            Cumhuriyet, Osmanlının bilimde, sanatta, tarımda, ticarette ve sanayide geri kalışının, emperyalizme av oluşunun asıl nedeninin taassup,  akıl ve bilim dışılık ile dinci gerici eğitim ve öğretim olduğunu saptar; ilk iş olarak “Hâkimiyet Bila Kaydı Şart Milletindir” diyerek egemenliği asıl sahibi olan millete teslim eder, Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak için Latin harfleri alır, 29 harfli Türk abecesini kabul eder,  eğitim ve öğretimde köklü değişiklikler yaparak birliği sağlar, laik ve bilimsel eğitimi temel alır, yeni okullar açar,  darülfünunu üniversiteye çevirir, “halk mektepleriyle” halkı okutmaya başlar, tarımda, ziraatta, hayvancılıkta, ticarette ve sanayide atılımlar yaparak köylü toplumu medeni topluma dönüştürmek için hızlı hareket eder, devrim yasalarıyla ve yeni kurumlarla toplumun yüzünü çağdaşlığa döndürür, kulluğu (tebaa) yasaklar, “fikri hür vicdan hür nesiller” yetiştirmektir diyerek birey olmanın yolunu açar, yurttaşlığı esas alır.

            Anayasa Profesörü Bülent Nuri ESEN’in 1970’lerde yazdığı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku ve Siyasal Bilim Enstitüsü yayınlarında 1970’te çıkan, Türk Hukuk Kurumu tarafından 2011’de basılan Anayasa Penceresinden Prof. Dr. Bülent Nuri Esen adlı kitapta yer alan Vicdan Hürriyeti ve Laiklik başlıklı yazısını kısaltarak aktarmak, vicdan ve laiklik konusunu anlamak için kuşkusuz yararlıdır:

            “Taassup dinin silahı olmuştur, din hayattaki her şeyi düzenlemek istemiştir. Din, vicdana boyunduruk geçirmek ister. Mücadele çetin olur. Çok kan dökülür.  Din devlet içinde bir olaydır. Bir baskı aleti değildir. Uygarlık devlette olabilecektir. Devlette bir baskı vasıtası değildir, inanmayı da inanmamayı da koruyacaktır. Çünkü vicdan hürdür. İster inanır ister inanmaz. Devlet inançlara göre vatandaşlar arasında ayrım yapamayacağına göre, ferdin vicdan tutumunun bekçiliğini yapmak borcundadır. Bir dinsel inanca sahip kişi olsun, böyle bir inancı bulunmayan kimse olsun vicdanındakini dilediği gibi, etkiye veya baskıya uğramaksızın açığa vurabilecektir.”  ( Anayasa Penceresinden Prof. Dr. Bülent Nuri Esen Sf. 206, 207)

            “Mustafa Kemal Atatürk, 1923’te Adana’da söylediği bir nutukta, laikliği anlatıyor, “Dini siyasete ve herhangi bir tahrike vesile etmeğe asla müsamaha etmemektir” diyor.  Bu formülde üç özellik var:

  1. Laiklik radikal bir davranıştır. (Dinin siyasete karışmasına hiçbir surette göz yummamak)
  2. Din, dinden başka hiçbir şeyle uğraşamaz. (Siyasete karışması mümkün olmadığı gibi, herhangi bir tahrike de bahane olamaz.)
  3. Dinin dinden gayrı bir işe karışmamasını sağlamak devletin görevidir. (Devleti idare edenler bununla ödevlidir)” (Aynı Eser sf.210)

“Görünüşte… Din adına ortaya çıkan hareketlerin ortak niteliği uygarlaşma

çabası içindeki bir toplumu geriye götürmeye zorlamasıdır. Bu zorlamanın laikliği hedef tutması laikliğin Türkiye için ilerici ve ilerletici hassasından (özelliğinden) geliyor. (Aynı Eser, Sf. 212)

                    “Dinci Taktik:

  1. a) Hükümeti Kullanmak.

1946 sonrasında uygulanan tertip, laiklik karşısında vicdan hürriyetini çıkarmak olmuştur. Bu tertipte laiklik vicdan hürriyetini yok eden bir vasıta gibi gösterilmiş ve bundan faydalanarak gericiliğe bir geçit bulunmasına çalışılmıştır. 1946 sonrası hükümetlerin tertibe alet olduklarını söylemek yanlış olmaz. Nitekim Türkiye’de 1950’den sonra, din, açıktan açığa devlet siyasi hayatına el atmıştır.

            Laiklik aleyhtarlığı ile güdülen amaç Türk Devrimlerini ortadan kaldırmaktır. Bu amaca açıkça yönelinemediği için dolambaçlı bir çare seçilmiş ve laikliğin getirdiklerinin zıddını yapmak ve yaptırmak yolu tutulmuştur.

            İlk hedef Türk insanını eğitim ve öğretim nimetlerinden yoksun bırakmaktır. Bunun için de eğitim ve öğretim alanında devletin haiz bulunduğu otoriteyi yaralamak ve öneminden düşürmek gerekir. Devlete bu alanda otorite sağlamış olan yeniliklerin başında (Tevhid-i tedrisat kanunu) gelmektedir. Bu kanuna karşı cephe almak Cumhuriyeti ve onun ardında devleti inkâr etmek olacağı için yapılacak şey bu kanunu mevcut değilmişçesine hareket etmektir. Kanunun sağlamak istediği birliği bozmak ve bunun yerine bir ikilik yaratmak arzulanan ilk maksada yetecektir.  En iyisi bunu sorumlu hükümete yaptırmaktır. Onun içindir ki, hükümet kararı ile bir kısım okullara din dersleri koydurulmuştur. Bununla eğitim birliğine zarar gelmemiş gibi iş görülmüş ise de, gerçekte (hükümet eliyle) Anayasaya aykırı bir iş yapılmış ve bu yüzden müeyyideler de (yaptırım) işlemez olmuştur.  Bundan başka, yine bu sıralarda ayrıca bir takım aykırılıklar belirmiştir. Herkes Atatürkçülük iddiasına kalkmış, ama fiiliyatta dinciliğe prim verilmesi yüzünden Atatürk aleyhtarlığı almış yürümüştür. 1950’lerin göze çarpan özelliği yukarı da işaret olunduğu gibi dinin devlet siyasi hayatına açıkça el atmış olması, hükümet üzerinde vesayet iddia etmesi ve anayasa düzenini yıkmak için laikliğin dinsizliğe eşit olduğunu ve vicdan hürriyeti yokluğu anlamına geldiğini kabul ettirmeye çalışmasıdır.

            1950 genel seçimlerinden sonra milletçe iktidarın kendilerine emanet edilmiş olduğu demokratlar aynı temayı işlemişler, ezanın Arapçaya döndürülmesinden başlayarak tarikatlara göz yummak, Kur’an kursları açtırmak gibi çeşitli işlemlere yönelmiştir. Bu yöndeki tutum Enstitülerinin besmeleli açılışlarını yapmasına kadar varmıştır.

  1. b) Tapınakta yuvalanmak.

Bugünkü durumda gericiliğin önde gitmekte oluşu toplumun günlük yaşantısında akıl dışı ve hukuka sığmaz bir takım varsayımları memleket insanlarını, bir tarafta dindarlar ve bunlar karşısında dinsizler veya Allahsızlar diye birbirine düşman iki bölüğe ayırmak suretiyle vicdan hürriyetine cepheden bir tasallut şeklini almıştır. 1968’in yaz ortasında toplum hayatının göstergesi Türkiye’nin kaderini mabedin çizeceği şeklindedir. Gerçekten işlenmekte olan temalar: “1.Müslüman Türk Milleti”, “2.Kominizmle Savaş”, “Ahlakı kurtarmaktır.” Bunlar hep tapınaklarda ve oralardan taşırılmak suretiyle sokaklarda işlenmektedir. Temaların propagandaları için tapınakların seçilmiş olmasının nedeni buraların bir çeşit dokunulmazlık altında bulunuluşudur. Bu durum arkasında Türkiye, anayasal düzenin kuran 1961 Anayasasına rağmen, bir ortaçağ toplumu görüntüsüne boğulmaktır. Sosyal düzen içinde 40 bini aşan İslam tapınağı yanında 26 bin okul vardır. Düşünce alanına gelince, tarafsız bir gazetenin bile bastığı yazıların üçte birinden çoğu din ile ilgilidir. Buna karşılık dünya sorunlarına ayrılan yer bunun üçte biri kadardır. Görülüyor ki, okuma yazma bilen vatandaşlar için dahi ahrete olan ilgi dünya ile olan ilgiden üç kat fazladır. Başka bir deyişle Müslüman olan vatandaş beş ölçü üzerinden iki ölçü yaşamakta, üç ölçü ise ölmektedir.

            Güdülen Amaç

            Mabede dilediği gibi at koşturabileceği mükemmel bir sığınak bulan gericilik kampanyası Cumhuriyeti yok etmenin ancak laikliği yıkmakla kabil olabileceğini çok iyi bilmektedir. Hilafetin geri getirilmek istenmesinin nedeni onun yerini laikliğin almış olmasıdır. Şimdiki taktikte Türkiye Cumhuriyeti Devletinden öncesine dönülmek istenmektedir.

            Öte yandan, İslamın, sosyal hayata tahakküm etmeye kalkışması Türk Devrimlerini cepheden yıkmak neticesini doğurmaktadır.  Sosyal hayat ortamı içinde takkelere, sarıklara rastlanması Anayasanın 153.maddesi hükmü ile saklı tutmak istediği değerlere fiilen karşı koyma anlamı taşır.  Bunun gibi, sosyal hayatın oluşmakta bulunduğu açık ortam içinde İslamın kendini zorla kabul ettirmek istemesi İslam tapınaklarında ibadete devletin dininin emretmekte olduğundan başka biçimde ve dinin güttüğü amaçtan büsbütün farklı bir amaçta yapılmasına sebep olmakta, Müslümanların mabede çağrılmasını sağlayan ezanı, hem memleket halkının ana dilinden gayrı bir dilde ve hem de dinin isterlerine aykırı olarak insan sesini başkalaştıran ve gürültü haline getiren hoparlörlerle yapmaktadır. Bu biçim tutumlar arasında kadına genel yaşantı içinde din adına reva görülen davranış beşeri sayılmayacak olduktan başka hürriyet anlayışı ile ve Türk milli gelenekleriyle asla bağdaşmayacak bir durum içindedir. Okullara ibadet hürriyetini yok edecek müdahaleler yapılması, devletin kamu hizmeti görülen resmi daireler içinde tapınaklar kurulması ve kamu hizmetinin din gereklerine tabi tutulması siyasi otoriteyi çok kolay yıkma yollarındandır. Bütün bunlara ayrıca çeşitli yayınları eklemek gerekir. Düşünme ve düşünceyi açıklama hürriyetinden faydalanma hakkı arkasına sığınmak suretiyle yapılan bu yayınlar telkin ettikleri safsata ile fikren yetişkin olmayan okuyucuyu kolayca akıl dışı bir alana yuvarlayabilmektedir.

            Bu sistemli hareketin amacı, “Türk’ü” “İslam” ın içinde eritmektirArtık devlette amaç İslam olmuştur. Türk sadece bu amaca erişme vasıtası durumuna sokulacaktır. 

            Aksiyon yolları

            Neticeyi elde etmek için (Devlet) i (Din) in içinde yok etmelidir. Bu da ancak vicdana baskı ile olabilir. En ve kestirme yol, maksat uğruna bizzat devletin kuruluşlarını ve kurumlarını kullanmaktır.

            Girişilen faaliyet iki odakta toplanıyor. Biri, devletin resmi kuruluşları içinde yer almış bulunan dini merciler ve Müslüman din adamları eliyle etki sağlamak; öteki de milli eğitim kuruluşları içinde baskı yaratmak.

            Dinsel kuruluşlar devlet anayasal kuruluşları üzerinde manevi korku veya hiç değilse bir çekingenlik yaratabilmek için olmadık çarelere başvurmaktadır. Bu arada, imam-hatip okulları mensuplarının devletin Milli Eğitim Bakanına Kur’an armağan etmeye kalkışmaları ve üstelik din kitabını Türk bayrağına sarıp vermeleri, İmam Hatip Okullarından diploma alanların Üniversite Fakültelerine sokulabilmeleri için bir takım zorlamalara kalkışması, çeşitli zamanlarda yapmacık dindarlık gösterilerinin sokağa taşırılması, her çeşit okullar içerisinde dinsel telkinlerin sürekli olarak yapılması gibi olaylar ibret vericidir.  Bu olayların altında yatan şey Türkiye’de bir din devleti kurulması çabasıdır ve başlıca iki esastan hareket olunmaktadır. Bu hareket noktaları aynı zamanda neticedirler:

  1. Din, siyasete alettir.
  2. Devletin temel düzeni dinsel olmalıdır.

………………………

                  Olayların bu görüşü alması karşısında batılı, ilerici ve gerçek vatansever çevreler çeşitli tepkiler göstermişlerdir. Devlet hayatını dinsel düzene sokmak isteyenler bu tepkilere karşı akıl yönünden hiçbir geçerli düşünce ileri sürebilmiş değillerdir. Bunların anayasal ve kanunsal düzene açıkça karşı ve herkesin gözü önünde siyasi iktidarın herhangi bir hareket göstermesi sonucunu doğurabilmiş değildir.  Siyasi iktidarı ellerinde bulunduranlar şöyle düşünmektedirler: “Laikliğe karşı hareketler yirmi beş yıldan beri sürüp gelmektedir. Fakat Devlet yine ayaktadır. Demek ki, laikliğe karşı gibi görünen bu hareketlerle aslında din, devlet içinde layık olduğu yeri almaktadır.  Mademki vicdan hürriyeti vardır, buna katlanmak gerekir. Vicdan hürriyetine saygı göstermek zorunda olan demokrasi devletinde bu gibi olaylara karşı çıkmaya yer yoktur.”

            Bu biçim düşüncenin ağırlığını uzun boylu tartmak gerekmez ise de ortada sorun bütün çıplaklığı ve gerçek değeri ile anlayabilmek için Atatürk’ün (Hukuk Mektebi)ni açışta yaptığı uyarmayı hatırlatmak gerekir:  Bizim davamız, devletin, taassubu ve yobazı istediğini yapmakta kendi başına bırakıp bırakmayacağımızdır. Bunu tarihteki örnekleri ile yakından bilen Atatürk devlet yöneticilerinin taassuba ve yobaza karşı amansız davranmasını zaruri görmüş, uygarlık kanunlarının benimsenip yürütülmekte olması ile yetinilmemesini, çünkü devrimin yüceliği önünde kabuklarına çekilenlerin devlet yöneticilerinin en küçük gafleti halinde yeniden ortaya çıkıp yıkıcı faaliyete geçeceklerinden şüphe olunmamasını söylemiştir.

            Atatürk’ün bu düşüncedeki isabeti de ortadadır. Gerçekten din devleti kurmaya kalkışanlar bunun her şeyden önce vicdan üzerinde bir ipotek kurulmaksızın mümkün olamayacağını çok iyi bilmektedirler. Din devleti kurmak isteyenlerin Türk insanının gelişme göstermekte bulunduğu uygarlık yolundan çevirip değiştirmek gerektiğini bilmektedirler. Ancak, bu değişmenin yalnız totaliter bir devlet sistemi kurmakla mümkün olacağını da anlamışlardır. Türk insanı (mümin) olacaktır. Sonuca varıldığı zaman mümin de (cemaat)  içinde eriyecektir.” (Adı geçen eser. Sf. 213-217)

            1975’te yaşamanı yitiren Prof. Bülent Nuri ESEN’in, 1980 darbe dönemini yaşasaydı,  1982 Anayasasını, Anavatan, Refah, MHP, DYP ve AKP iktidarları döneminde yapılanları görseydi, bunların laikliği aykırı olduğunu, dini ve dince kutsal sayılan değerleri istismar eden irticanın iktidara geldiğini, üniversiteyi, orduyu, polisi, yargıyı kullanarak cumhuriyetin emanet edildiği halkı ve gençliği aldattığını, devrimci laik cumhuriyetin tasfiye edildiğini saptayacak ve muhtemelen kahrolacaktı.

            Devrimi korumak devrimi yapmaktan daha zordur. Devrim sürecinde toplumu oluşturan sınıflar, çevreler, kurumlar ve kişiler hem hareketli hem de çok özverilidir, devrim için bütün gücüyle çalışır, karşıtları tepeler, eskiyi yıkar yeniyi yapar, devrimin ilkelerini saptar, korunmasını genel olarak halka, gençliğe,  özel olarak siyasi, idari ve hukuki kurumlara bırakır.

Devrimci cumhuriyet ve ilkeleri, halkın uyanık bekçiliğine ve gençliğe emanet edilmiştir; siyasi, idari, hukuki kurumlar, güvenlik ve sosyal örgütlerce korunacağı, savunulacağı, gözetileceği düşünülmüş ve bu kurumlar görevli kılınmıştır.   

Siyaset kurumu olarak TBMM, Cumhurbaşkanlığı, Hükümet, siyasi partiler öndedir.  İdari kurumlar olarak hükümete bağlı merkezi ve yerel yönetimler, özerk kuruluşlar vardır.  Hukuki kurumlar olarak savcılık, yerel ve yüksek mahkemeler, barolar ve barolar birliği akla gelir. Güvenlik kurumları olarak ordu, jandarma ve polis teşkilatı; sosyal kurumlar olarak dernek, sendika, meslek kuruluşları ve birlikler söz konusudur.

Türkiye Cumhuriyeti’ni ilkeleriyle birlikte koruma konusunda, ağırlıkla tarikat ve cemaat temsilcilerinden oluşmuş Türkiye Büyük Meclisi, laik cumhuriyet karşıtı söylem ve eylemleriyle öne çıkmış cumhurbaşkanı, sekretarya konumuna sokulmuş hükümet, büyük oranda hükümetin emir ve talimatıyla çalışan merkezi ve yerel yönetimler, bağımsızlığı ve özerkliği yok edilmiş kurumlar, siyasallaştırılmış yargı, ordu ve polis teşkilatı, işlevini yapamaz, sorumluluklarını yerine getiremez duruma düşmüş, vicdan hürriyetini, laikliği, cumhuriyet ve devrimlerini korumak yerine tahribe yönelmiştir.

            Laiklik, din ile devlet işlerin ayrılması, devlet ve toplum yönetiminde temel kuralların dini kurallara dayanmaması, yönetimin din ve mezhepler karşısında tarafsız olması, eşit mesafede durması, eşit davranması, dünyevi yaşamın dünyevi kurallara göre düzenlenmesi, uhrevi yaşamın kişinin özeline ve vicdanın bırakılması, devlet ve toplum yaşamına karışmasının devlet eliyle önlenmesidir.  

            Meclisin çoğunluğu, cumhurbaşkanı, hükümet, bakanlar, merkezi ve yerel teşkilatlar, valiler, kaymakamlar, üniversite yönetimleri, rektörler, dekanlar, okullar, ordu ve polis teşkilatı, yargı, siyasi partiler, dernekler, sendikalar, meslek kuruluşları bu kurala uyuyor mu?

Meclis,  dini eğitim ve öğretimi laik eğitimin önüne geçirmek için 110 ilahiyat fakültesi, 56 İslam bilimler fakültesi, binlerce imam hatip okulu, on binlerce kuran kursu faaliyet gösterirken İslam akademisi açıyor, yargı Yargıtay binasının açılışını dua ile yapıyor, Ankara Cumhuriyet Savcılığı adliyede kuran kursu açıyor; cumhurbaşkanı ülkeyi “Nas” la yönetiyor, cami açılışlarında, şehit cenazelerinde siyasi nutuk atıyor; hükümet imam hatip okullarını laik okullar yerine geçirmek için gecesini gündüzüne katıyor, valiler, kaymakamlar, komutanlar, yargıçlar,  rektörler, dekanlar, tesis açılışlarında, mezuniyet törenlerinde kurban keserek dua ediyor.

Sarık ve cübbeyle siyasi gösteri yapılıyor, “Kahrolsun Laiklik” diye slogan atılıyor,  kadın subayın, polisin, hâkimin, öğretmenin, hemşirenin, avukatın, kamu çalışanının, “özgürlük” adına başına türban geçiriliyor;  küçük çocuklar tarikat yuvalarında tutuluyor, takke ve örtüleriyle kurslara ve camilere götürülüyor, laik eğitimin dinselleştirilmiş için imam hatip okulları temel okullar haline getiriliyor, diyanet işleri başkanı elinde kılıç ülkenin kurucuna lanet okuyor ve diyanet bütçeden en büyük payı götürüyor, sınırsız yetkili sorumsuz Reis ülke kurucularına “iki ayyaş” diyor,  cumhuriyeti kuran siyasi parti de bu olanlara gözünü yummuş, “ülkede laiklik sorunu yok” diyor.

Laikliğin “Özgürlük” olduğunu kavramayan solda bir kesim “Özgürlükçü Laiklik” diye bir nakarat tutturmuştu. Şimdi bu nakaratı AKP kullanıyor. Bunlar, devletin, dinin siyaseten kullanılmasını engellemesini,  din istismarını önlemesini baskıcılık olarak niteliyorlar. Devletin din bezirgânlarının müdahalesini önlemezse varılacak yerin laikliğin yok edilmesi, laik devletin din devletine dönüştürülmesi, toplumun ve insanların geleceğinin karartılması olacağının ayırdında olamadılar, şimdi şaşırdılar, laiklik diyorlar.

İrtica,  hükümet eliyle önce ezanın Türkçe okunmasını engelledi, ilk, orta ve liseye seçmeli din dersi koydurdu, Kur’an kurslarını yaygınlaştırdı, sonra din kültürü ve ahlak bilgisi dersi ile dini öğretimi okullara sokup zorunlu hale getirdi, gençlerin ve çocukların başına türban ve takke geçirdi, diyaneti palazlandırıp bütçeden büyük pay aldı, imam hatip okulları açarak dinci eğitimi temel eğitim yaptı,  dinci hâkim, savcı, doktor, eczacı, hemşire, mühendis, öğretmen, dekan, rektör, subay, komutan ve polisi devlet kadrolarına yerleştirerek, yasamayı, yürütmeyi ve yargıyı ele geçirerek, devrimci laik cumhuriyeti çürüttü, ülkenin varını yoğunu sattı, üretici halkı tüketici yaptı, ülkeyi borç batağına soktu, seçimi kaybetsem de gitmem diyor, can çekişiyor,

Her türlü olumsuzluğa rağmen, Türk halkı, devrimciler, yurtseverler var oldukça umutsuzluğa gerek yok. Kim ne yaparsa yapsın Devrimci Laik Cumhuriyet ayağa kalkacak, yobaz taifesini, emperyalizmin iş birlikçisi vatan hainlerini silip süpürecek, gitmem diyenin hesabını görecek, günlük ve gülistanlık yarınlara mutlaka varacaktır.

Yaşasın Bağımsız Laik Devrimci Cumhuriyet

Kahrolsun Emperyalizm ve İşbirlikçileri

Yaşasın Adalet, Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik

Kahrolsun Despotizm ve İrtica.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir