Yeter Artık Tuz Koktu-Av. Mehdi Bektaş

Günümüzü anlatan ve düşündüren güzel atasözlerimiz vardır. Bunlardan birisi, “Et Kokarsa Tuz Ekilir, Tuz Kokarsa Ne Yapılır” sözüdür. 2021 yılına pandemi ortamında AKP iktidarıyla girdik. 2002 yılında iktidar olan dinci AKP 19 yıldır iktidarda,  ırkçı MHP’nin desteği ile iktidarını sürdürüp sürdüremeyeceği, Cumhuriyetin yüzüncü yılını (2023) görüp görmeyeceği tartışma konusu. İktidara sağdan bakanlar kalır, soldan bakanlar gider diyor. Yurttaşların bu tartışmanın neresinde olduğu tam bilinmediği için sık sık anketlerle yoklama yapılıyor. Sosyal medyaya yansıyan sokak söyleşilerinde,  yurttaşların bir kısmı ekonomik, sosyal, siyasal ortamdan, gidişattan iktidarı sorumlu tutarken, bir kısım da ana muhalefeti ve liderini sorumlu görüyor. Yaşamın zorluğunu anlatıp iktidar yerine ana muhalefet ile liderini sorumlu tutanlarda var.

 

İktidarın hedefinde olan ana muhalefet CHP ve lideri, aynı zamanda AKP iktidarına karşı olan çeşitli parti ve çevrelerin de hedefinde. İktidara karşı olan bu parti ve çevreler, kendi varlık nedenlerini görmezden gelerek, AKP iktidarının sürmesinde ana muhalefet ve liderini sorumlu tutuyor, etkin ve tutarlı bir mücadele sürdürmediğini savlıyor. Bazı muhalif parti ve çevreler ise, ana muhalefetsiz bir iş yapılamayacağını düşünmüş olmalılar ki birlikte olmak için her yolu deniyor. Bunlar yetmezmiş gibi ana muhalefetin içinde, parti liderine ve yönetimine karşı savaş açanlar, klik, grup olmaya çalışanlar, Öztürk Yılmaz, Muharrem İnce ve Mustafa Sarıgül gibi ayrı parti kurarak CHP seçmenini etkilemeyi düşleyenler var. Benzer durum AKP, MHP, İyi Parti için de söz konusu. Dinci iktidarın yaptıklarından sorumluluğu bulunan eski başbakan Ahmet Davutoğlu ile eski bakan Ali Babacan parti kurarak muhalefete geçti.  İyi Parti içinde Fetullahçı çete ile ilişkili olanlar var iddiasında bulunan, partiden atılan ve ihraç kararı mahkemece iptal edilen Prof. Dr. Ümit Özdağ iddialarını sürdürüyor.  MHP lideri Bahçeli, partiden ayrılanlara dön çağrısı yapıyor, HDP’nin kapatılmasını istiyor,  AKP’ye ve liderine söylediği ağır sözleri yutarak övgüler düzüyor, ancak inandırıcı olamıyor. BBP, ırkçılık, dincilik, DP liberallik kulvarında tur atıyor.  HDP’nin Kürt kökenli yurttaşlar üzerinde etkisinin olduğu, solda görünüp etnikçilik yaptığı biliniyor. TİP, Sol Parti, Emeğin Partisi, TKP, HKP gibi partiler sosyalizm davasını kendi meşrebince sürdürüyor. Vatan Partisi gibi solculuğu öne çıkarıp emperyalizm destekli dinci iktidar değirmenine su taşıyanda var.

 

AKP’nin iktidara geldiğinde ülkede et kokuyordu (2002), şimdi ise kesinlikle tuz kokuyor. Ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yaşamdan çıkan pis kokular, ülkeye yayıldı, evlere girdi, dosta düşmana ulaştı. Üretici, tüketici ne yapacağını şaşırdı, kara kara düşünüyor. Toplumsal muhalefet kıpır kıpır yerinde duramıyor, kadını erkeği, yaşlısı genci, işlisi işsizi,  çalışanı huzursuz. Boğaziçi Üniversitesi, üniversite özerkliğini ve iradesini yok sayan KHK düzenlemesiyle, demokratik kurallara ve teamüllere aykırı biçimde iktidarın başının yandaş rektör atamasına karşı ayakta,  destek açıklamaları ve direniş yayılıyor. İktidar ve lideri yeni bir “gezi” olur endişesiyle diken üstünde duruyor. İçişleri Bakanlığı özerk ve demokratik üniversite istemlerini boğmak için valiliği, polis ve jandarmayı harekete geçirerek, gösteri ve yürüyüşleri yasaklamaya, sabah baskınlarıyla direnişçileri gözaltına almaya başladı. Mahkemeye sevk edilenler serbest bırakılınca, önce Reis, sonrada İçişleri Bakanı, yargıya ayar vermeye kalktı, direnişçileri terör örgütleriyle iltisaklı (bağlantılı) diye suçladı. Demokrasinin olmazsa olmazı olan barışçı eylemleri terör örgütleriyle bağlantılı göstermek siyasi iktidarın varlık nedeni, bilinen tavrıdır. Bunların 19 yıllık iktidarları döneminde başta Fetullahçı çete olmak üzere İhvancı terör örgütleriyle ilişkileri bir gün ortaya döküldüğünde, yargı kimin kimlerle gerçek anlamda iltisaklı olduğunu ortaya çıkaracaktır…

 

İktidar, ana muhalefeti darbeci diye hedefe koysa da, üniversite özerkliği isteyen gençleri suçlasa da, açlıkla, yoksullukla, işsizlikle, eşitsizlikle baş edemiyor;  ülkenin varını yoğunu satmasına karşın uçan kuşa borçlanmaktan, varlık fonunu tefecilere rehin vermekten ve borçlandırmaktan kurtulamıyor; hırsızlık, yolsuzluk batağından çıkamıyor; hukuku ve demokratik kuralları çiğnemekten vaz geçemiyor; faaliyetlerinin hesabını vermekten kaçıyor, yargı önüne çıkmaktan korkuyor; iktidardan düşerse başına nelerin geleceğini düşünmüş olmalılar ki iktidarda kalmak için ellerinden geleni yapıyor, meşru olmayan yollara sapıyor; devlet ve toplum yönetimini tek kişinin mutlak iradesine bağlayarak Anayasayı sürekli ihlal ediyor; demokratik laik sosyal hukuk devleti yapısını değiştiriyor; izledikleri iç ve dış politikayla darbe koşullarını iktidarın yarattığı gerçeğini gizleyerek ana muhalefeti darbecilikle suçluyor, iktidarda kalmak için müdahale girişiminden medet umuyor, ancak ne yaparlarsa yapsınlar yolun sonu görünüyor…

 

Meclis içi ve dışı muhalefet, iktidara karşı doğrudan mücadeleden kaçınıyor, iflas ederek erimesini, yapılacak ilk seçimde tepetaklak gitmesini bekliyor…

 

Toplumsal muhalefet, dinci faşizme geçit vermemeye kararlı görünüyor, her türlü baskıya karşı kıpır kıpır. Parlamento içi ve dışı muhalefet ile toplumsal muhalefetin sesini Sözcü, Cumhuriyet, Birgün, Evrensel, Korkusuz gibi gazeteler, Tele 1, Halk TV,  KRT gibi sınırlı sayıda gazete ve kanallar kamuoyuna duyuruyor. TRT ve havuz medyası denilen diğer gazete ve kanallar, iktidarın yandaşı, iş ve suç ortağı konumuna çıkmış görünümündeler.

 

Siyasi iktidar, sosyal medyanın etki alanını yasa ve genelgeyle sürekli daraltıyor, haberleşme platformlarının dijital ortamda gizliliği ihlal eden düzenlemeleri kullanıcılarda çekince yaratıyor. Muhalif gazete ve televizyonlara RTÜK kanalıyla karartma, para cezası verme, Resmi İlan Kurumu’nun ilan kesme yoluyla gelir azaltma yaptırımları uygulanıyor; yazana, çizene, konuşana dava üstüne dava açılıyor. Bütün bu hukuksuzluk karşısında, üyelerini ağırlıkla iktidarın belirlediği HSK yargıya ayar vermeye, bağımsızlığını ve yansızlığını ortadan kaldırmaya devam ediyor, güvencesiz hale getirilen savcı yargıç iktidar iradesine karşı koyamaz duruma düşüyor, karşı koyanlar sürülerek, haklarında soruşturmalar açılarak cezalandırılıyor, genel olarak yargıç ve savcılar üzerinde baskı kuruluyor, korku yayılıyor.

 

Yeter Artık Tuz Koktu dediğimiz alanları özetlersek:

 

  1. Eğitim, Öğretim Alanı:

 

İktidar, 4+4+4 eğitim sistemiyle laik eğitimi ve hedeflerini dışlayarak, andı yasaklayarak, ülkenin geleceği çocukları, gençleri dinci ve kinci yetiştirmeye kalktı, imam hatip okullarıyla dini eğitimi temel eğitim yaptı, cemaatçi ve tarikatçı yöneticiler eliyle okulları mahalle mektebine, akademileri ve üniversiteleri medreseye dönüştürdü, bilimci yetişemez, topluma, sanayiye, tarıma, ticari alana bilgi sunulmaz, proje üretilemez hale geldi. Genç kuşakların önü kesildi, eğitim, sağlık, adalet, ekonomi, maliye çöktü, okullara ve üniversitelere güven bitti, eğitim ve öğretim ticarileşti, varlıklı çocukları özel okullara ve üniversitelere yöneldi, yoksul çocukları ise içi boşaltılmış, dincileştirilmiş devlet okullarında yöneltilerek, seçmeli din dersini tercihe zorlanarak kaderlerine terk edilmiş, at izi it izine karışmış, kimi milli eğitim müdürleri koruması gerektikleri laik eğitim ve öğretimi dinselleştirmek için çaba göstermeye başlamış, yurttaş yolunu bulamaz, çağdaşlık hedefini göremez olmuştur. Bu gidişata dur demek ülkenin geleceği için zorunluluktur.

 

  1. Sağlık Alanı:

 

Dünyayı saran Pandemi ortaya çıkınca, sağlık sektörünün içine düşürüldüğü yıkım ortaya çıktı. İktidarın salgın karşısında uzmanları, bilimcileri dışlayarak büyük bir karmaşa yarattığı,  halk sağlığını önceleyen hıfzıssıhha gibi araştırma, inceleme ve üretici kurumları yok ettiği, devasa şehir hastaneleri modeliyle kamuya yararlı sağlık ve sigorta hastanelerini kapattığı, bir kısmını devrederek özelleştirdiği, hastayı müşteri yaptığı, sağlıkta sosyal devleti çökerttiği, yalanlarla durumu idare etmeye çalıştığı anlaşıldı. Cumhuriyetin yetiştirdiği bilimcilerin uyarısı, çabası, hekimlerin ve sağlık emekçilerinin özverisiyle salgınla mücadele sürerken, iktidarın aymazlığı ve ihmali sonucu yüzlerce hekimin, sağlık çalışanın, binlerce yurttaşın yaşamını yitirdiği, salgının yayılmaya devam ettiği görüldü.  Halkçı ve kamucu sağlık anlayışıyla bu durumu düzeltmek kaçınılmaz görevdir.

 

  1. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Alanı:

 

İşsizlik arttı, kooperatifçilik öldü, dernekler sendikalar etkinliğini yitirdi, başta Barolar olmak üzere meslek kuruluşları paramparça edilerek, emekli sandığının, sosyal güvenlik kurumunun varlıkları peşkeş çekilerek, 7 kişi çalışıp 1 kişi emekli olurken, 4 kişi çalışıp 1 kişi emekli konumuna düşürüldü, halk sağlığı ve sosyal güvenlik bitirildi. Emeklilik yaşının yükseltilmesine, aylıkların düşürülmesine, hastanın müşteri yapılmasına karşın işsizliğin artmasıyla halk sağlığı ve sosyal güvenlik can çekişiyor, özel hastanelerin salgını fırsata çevirdiği konuşuluyor,  bu salgın ve sömürü düzenine son vermek gerekir.

 

 

  1. Tarım, Hayvancılık, Sanayi ve Ticaret Alanı:

 

Tarım ve hayvancılık ülkesi olarak bilinen Türkiye’nin, dışardan buğday, arpa, yulaf, patates, fasulye, pirinç, hatta saman gibi tarım ürünleri,  büyük ve küçükbaş hayvan aldığı;  desteksiz kalan köylünün çifti bozduğu; kırsalın boşaldığı ve üretimin durduğu, kentlerin varoşlarına yerleşen yoksulların asgari ücrete iş bulamaz duruma düştüğü; fabrikaların, iş yerlerinin ardı ardına kapandığı, stratejik kurumların özelleştirme, devir ya da satışla elden çıkarıldığı, çalışanların işsiz kaldığı, sosyal devleti yanında aradığı ancak bulamadığı görüldü. Emeği sömüren, dışlayan bu soygun düzeni bitirilmelidir.

 

  1. Yargı Alanı:

 

Yargı tepeden tırnağa bozuldu, işleyiş emir-komuta ilişkisine döndü, birikimli kadrolar tasfiye edildi, boşalan kadrolar yandaşlarla dolduruldu, mahkeme bağımsızlığı yargıç yansızlığı rafa kalktı, kâğıt üstünde kaldı. İktidar ve yandaşlarıyla yargı önünde karşı karşıya gelenler yaptırımlardan kurtulamadı. İktidar partisinin başkanı olan Reis önüne gelen herkese rahatça hakaret etti, ağıza alınmayacak her sözü söyledi, cumhurbaşkanlığı zırhına bürünerek hakkında suç duyurusundan ve davalardan kurtulma yolunu seçti.  Cumhurbaşkanlığı göreviyle ilişkili olsun olmasın konuşurken yurttaşa hakaret etme, yargıya ayar verme, etkileme, yönlendirme hakkı olamaz.  Cumhurbaşkanı dâhil hiç kimsenin suç işleme özgürlüğü yoktur. Cumhurbaşkanının işlediği suçlara ilişkin soruşturma yapılması görevinin sonuna kadar durdurulsa da, şikâyette bulunulması, suç duyurusu yapılması ve hukuk davası açılması engellenemez. Cumhurbaşkanı ya yaptığı yemine sadık kalacak, tarafsız olacak, suç işlemeyecek ya da yaptığı hakaretlerin, işlediği suçların hesabını yargı önünde verecek. Başka türlü hukuk devleti olunmaz. Bu gün cumhurbaşkanı olmuş kişinin yaptığı hukuk dışı işlerin baş sorumlusu Anayasa Mahkemesi’dir, çünkü cumhurbaşkanın hangi alanda hukuken sorumlu, hangi alanda hukuken sorumsuz olacağını kararlarıyla açık ve net olarak ortaya koymak durumundadır. Bunu yapmamış, cumhurbaşkanının durumunu inceleyemem demiştir. Bu doğru değil suç işleyen cumhurbaşkanı da olsa yargı önünde hesap vermelidir. Yargıçlar minnetle değil adaletle ve vicdanla iş görürler. Vicdan ve adalet yoksa adil yargı da yoktur. Başta Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay kendisini gözden geçirmeli, iktidarın ve reisin yargı üzerindeki gölgesini kaldırmalıdır, hukuk devletinin yok olmasına izin vermemelidir.  Öncelikle partili cumhurbaşkanı seçilmesi önlenmeli, Hâkim ve Savcılar Kuruluna, Anaya Mahkemesi’ne, Yargıtay ve Danıştay dairelerine üye ataması kaldırılmalıdır. Partisiz cumhurbaşkanı, kuvvetler ayrılığı ilkesi gerçekleşmeden laik cumhuriyet tehlikelerden kurtulamaz. Yargıdaki kokuşmuşluk önlenemez, çürüme ve güvensizlik devam eder. Hukuku, düşünce özgürlüğünü, can ve mal güvenliğini korumada korkuya dönüştüren uygulamalarından kurtarmak gereklidir.

 

  1. Güvenlik Alanı:

 

Türkiye’nin karadan, denizden ve havadan gelecek dış tehlikelere karşı Genel Kurmay Başkanlığına bağlı kara, deniz, hava komutanlıklarından oluşan Türk Silahlı Kuvvetleri,  belediye teşkilatı olan kentsel alanda Emniyete Genel Müdürlüğü’ne bağlı polis teşkilatı, polis teşkilatı bulunmayan kırsal alanda jandarma, polis ve jandarmanın bulunmadığı kıyılarda, kara sularında,  münhasır ekonomik bölgelerde, boğazlar ve Marmara denizinde sahil güvenlik personeli güvenlikten sorumlu tutulmuştur.  Ordunun disiplin yapısını bozdular, askeri liseleri kapattılar, jandarmayı, sahil güvenliği içişlerine bağladılar, ordunun sayısını azaltıp polisin sayısını artırarak, ordunun tekelindeki nitelikli silahların polise devrinin yolu açılarak orduya denk bir güç yaratmaya kalktılar. Türkiye cumhuriyeti millicilerin öncülüğünde ordunun özverisi ve halkın desteği ile kurulmuştur. Ordu, kuruluşuna destek olduğu Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak durumundadır. Ordusundan korkan, geleneklerini ve değerlerini yıkan böyle bir iktidar cumhuriyet tarihinde görülmemiştir. Orduya yönelik saldırıların bitirilmesi, askeri liselerin açılması, siyasi ortamın ve çekişmenin dışında tutulması yaşamsaldır.

 

  1. İbadet Alanı:

 

Ayasofya’yı ibadete açarak dini siyasete alet ettiler, seçmeli din dersini dayatarak, kuran kursuna gitme yaşını 12’den 4’e indirerek beyinleri dini bilgi diye hurafelerle doldurarak, düşünmeyi, tartışmayı, eleştirmeyi yani sorgulamayı dışlayarak, bilimsel ve laik eğitim temelli  okulları imam hatip okullarına dönüştürerek ahrete köprü kurdular. Büyük oranda kendi çocuklarını göndermedikleri bu kurs ve okullara yoksul halk çocuklarını sürükleyerek yurda da yurttaşa ihanet ettiler.  Bu dinci gerici sağcı kafalar, cumhuriyetin 1920’ten1950 kadar biriktirdiklerini 70 yıldır harcaya harcaya bitirmeye çalıştılar, yorulmadılar, sıkılmadılar, utanmadılar.  Bunların iktidarları, dini siyasete alet ederek, halkın kutsallarını kullanarak hep kendilerine, ailelerine ve yandaşlarına çalışıyor, devletin malını deniz gibi görüyor, yemek için hacısıyla, hocasıyla, müdürüyle,  milletvekiliyle, bakanıyla,  iş adamıyla, medya patronuyla yarışıyor. Bu soyguna hiç bir ülke dayanamaz, hesap sorulmazsa dini istismar yayılır, devlet ve toplum yaşamında yozlaşma kökleşir,  haramiler saltanatı kurulur, hırsızlar baş olur.

 

Tüm bu sorunlardan kurtulmanın yolu, ilk seçimde haramiler iktidarını indirmek,   kuvvetler ayrılığını, ekonomik ve sosyal hukuk devletini esas alan, cumhurbaşkanını meclisin seçtiği, yetkilerinin sembolik olduğu yeni bir Anayasa ile devrimci, halkçı, demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak zorunludur. Bunun için düşünsel, etniksel, inançsal ayrışmalara değil emek eksenli birliğe, iktidarının yasadışı uygulamalarına karşı düşünsel, ekonomik, sosyal ve siyasal alanda meşru temelde direnmeye, mücadele etmeye gereksinim vardır.

 

Bağımsız, devrimci, demokratik, laik sosyal hukuk devleti yolunda mücadele edenlerin yolu açık geleceği aydınlık olsun.

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir