İslamsız Dünya

12.İslamsız Dünya

Graham Fuller’in ‘İslamsız Dünya’ başlıklı kitabı 2010 yılında hem ABD’de hem de Türkiye’de yayınlanır. G. Fuller’in ülkemizde de yayınlanan son kitabı budur.

ABD’nin, Orta-Doğu’da artan askeri müdahalelerine dünya kamuoyunda meşruiyet yaratılmasında ve komünizm düşmanlığının yerine İslam’ın konmasında tüm dünyada görsel ve yazılı medya önemli rol oynar. İnsanların günlük yaşamının bir parçası haline getirilen ‘ılımlı-radikal’ siyasi İslam üzerine özel olarak hazırlanmış kısa ve etkileyici görüntüler, patlayan bombalar, intihar saldırıları, kafa kesmeler vb. televizyonlar, internet görüntüleri sayesinde hızla yayılır. Haber programları,’ uzman yorumcuların’ değerlendirmeleri, özel röportajlar, tekrar tekrar vurgulanan kısa ve betimleyici cümleler ve görüntüler vb. ile insanların düşüncesini oluşturan gerçeklikler çarpıtılır. Toplumların eğilimleri, istemleri ve tepkileri belli bir hedefe doğru yönlendirilir.

Gazete manşetlerimizi, televizyon ve radyo haberlerimizi, bilgisayar ekranlarımızı ve siyasi tartışmalarımızı İslam’a ait görüntüler ve göndermelerin doldurduğu bir ortamda… Cihat, fetva, medrese, Taliban, Vahabi, molla, şehit, mücahitler, radikal İslamcılar ve şeriat kanunu benzeri sözcükler adeta gündelik yaşamımızın bir parçası olmuş durumda.[1]

‘Medeniyetler çatışması’, ‘Batı-Doğu çatışması’, ‘İslam-Hristiyan çatışması’, ‘mezhep savaşları’, ‘terörle mücadele’, ‘Teröre Karşı Küresel Savaş’, vb. kavramlarla, toplumda çatışmaların kaçınılmazlığı ve haklılığı düşüncesi geliştirilir.

‘… iletişim imkânlarının geniş çaplı grup dayanışması bilinci oluşmasını oldukça kolaylaştırdığı günümüzde …bir çatışma ortamının doğması biraz daha kolaylaşmıştır. Uzaktaki düşmanı oturma odasındaki televizyonun ekranından insanlara göstererek bu düşmana karşı insanların duygularının harekete geçmesini sağlayabilirsiniz.’ [2]

kt131Yaratılan bu yanılsamalar dünyası bir süre sonra yaratıcılarını da etkilemeye başlar. İnsanları, toplumları nesnel dünyadan koparan, yanılsamalar dünyasına sürükleyen gerçek dışı, aldatıcı atmosfer, ABD’nin stratejistlerini, politika yapıcılarını ve yürütücülerini de etkilemeye başlar. Uydurulup yaygınlaştırılan yalanlar- yanılsamalar dünyası bir süre sonra bunları yaratanları da içine almaya başlar. Onları da gerçeklikten uzaklaştırır, yanlışa sürükler. Nesnellikten kopuş kaybetmenin de zeminini hazırlar. Fuller, ABD’nin bölge politikalarını oluşturan uzman kadroları da bu yaratılan yanılsamalar dünyasının etkisi altında kalarak dışı politik değerlendirmelerde ve önerilerde bulunabileceği konusuna dikkat çeker.

‘Bu Alice Harikalar Diyarında benzeri yanılsama, politika yapıcıların yanı sıra, Washington’da bol miktarda bulunan düşünce kuruluşlarının düşünce yapısını da etkilemektedir.’

‘ İslam’dan bahsederek olayları “Batılı değerler” ile “Müslüman dünyası” arasındaki iki kutuplu bir mücadeleye indirgeyebiliriz. Bazı neo-conlar, yaklaşmakta olan 4. Dünya Savaşı veya “Uzun Vadeli Savaş” ortamında en büyük ezeli düşmanımız olarak “Islamofaşizmi” görmektedir – bu düşünce yapısı esasında çoğunlukla din eksenine odaklanmakta ve çok uzun zamandır gittikçe şiddetlenen Doğu-Batı çatışmasına katkıda bulunan diğer etkenleri göz ardı etmektedir. ‘ [3]

Fuller, ABD’nin Orta-Doğu politikalarını oluşturan ve yürüten kadroların, gelişmeleri analitik olarak değerlendirmeleri ve nesnel yaklaşımdan uzaklaşmamaları için ilginç olduğu kadar da doğru bir yöntem kullanır. Bu kesimleri gazete manşetlerinden, televizyon ve radyo haberlerinden, bilgisayar ekranlarından ve siyasi tartışmalarda İslam’a ait ne varsa onlardan kendilerini kurtararak, yaşanan tüm gelişmeleri İslamsız bir dünya düzleminde düşünmeye ve değerlendirmeye davet eder.

‘Bu kitap, meseleyi tamamen zıt yönden ele alacaktır. İslam diye bir din olmasaydı, Arabistan’ın çöllerinden Muhammed adında bir peygamber çıkmış olmasaydı, İslam destanı Ortadoğu, Asya ve Afrika’nın büyük bölümünde yayılmamış olsaydı Batı ile Ortadoğu arasındaki bugünkü ilişki tamamen farklı olmaz mıydı? Bence olmazdı, hatta bugünkü manzaradan pek farklı bir şeyle karşılaşacağımızı da sanmıyorum. … Bu görüş ilk bakışta mantığa aykırı gibi görünse de Ortadoğu ile Batı dünyası arasında İslam’ın, hatta Hıristiyanlığın da öncesine uzanan jeopolitik kaynaklı anlaşmazlıkların varlığını başka bir açıdan açıklamak da mümkündür. Çok eskilere dayanan Doğu-Batı ilişkilerinin evrimini sıkı biçimde etkilemiş olan çok sayıda farklı etken vardır: Ekonomik çıkarlar, jeopolitik çıkarlar, bölgedeki imparatorluklar arasında yaşanan güç savaşları, etnik çekişmeler, milliyetçi dalgalar, hatta Hıristiyanlığın içerisinde yaşanan ciddi çatışmalar – tüm bunlar, aslında İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan Doğu-Batı rekabetlerine ve çatışmalarına bol miktarda zemin hazırlamaktadır. [4]

Orta-Doğu’daki gelişmeleri doğru anlamak için Orta-Doğu uzmanı olmaya gerek olmadığını vurgular. Bölgede yaşananları anlamak için çeşitli sorular sorar ve hatta bir CIA’cıdan beklenmeyecek şekilde çok yönlü düşünmeyi kışkırtır.

‘Neler olup bitiyor? Ortadoğu’nun böyle bir yolda ilerlemesinin nedeni nedir? Ya da Batı’nın? İslam olmasa önümüzde duran zorlukların pek çoğundan kurtulur muyuz? İslam olmasa Ortadoğu daha huzurlu bir yer mi olur? Böyle bir durumda Doğu-Batı ilişkilerinin yapısı ne kadar farklı olur? İslam olmasa uluslararası düzen önümüze bugünkünden daha farklı bir resim mi koyar? İşte elinizdeki kitap, bu sorulara bazı alternatif cevaplar sunmayı amaçlıyor.’[5]

Ortadoğu’da sorunların kaynağında İslam’ın bulunmadığını ve çözümün de yine İslam’dan ibaret olmadığını, dolayısıyla öne sürülen sadece İslam’a dayalı yüzeysel varsayımlar yerine daha geniş bakış açısıyla olayları değerlendirmeye çağırır.

‘Fakat bu kitabın asıl odak noktası, İslam olmasaydı Batı ile Ortadoğu arasındaki ilişkilerin nasıl olacağı sorusudur. Burada, İslam olmasaydı Müslüman dünyasının tamamının nasıl bir yapıya sahip olacağını incelemeyeceğim. Ya da İslam kültürünün yokluğunda Batı dünyasının neler kaybetmiş olacağını. Bu kitapta Doğu-Batı ilişkilerinin izlediği yolu inceleyeceğiz. Bu ilişkilerin ciddi biçimde kötüleşmesinde ise İslam’ın başrolü, hatta yardımcı rol bile oynadığı görüşüne katılmıyorum -bu sorunun kaynağı için başka bir noktaya bakmamız gerektiğini düşünüyorum-. Başka bir noktaya baktığımız anda Doğu-Batı ilişkilerinin doğasını etkileyen çok sayıda farklı gücün olduğunu göreceğiz.[6]

Fuller daha da ileriye giderek, Orta-Doğu’da, eğer İslam değil de Ortodoksi olsaydı, benzer sorunların Ortodoks dünyası ile yaşanacağını söyler.

‘Eğer İslam, Hıristiyanlığın Ortadoğu’nun büyük kısmındaki hâkimiyetini kırmamış olsaydı, bölgenin tamamı bugün çok büyük ihtimalle Doğu Ortodoks Hıristiyanlığının egemenliği altında olacaktı. … Tüm bunlardan yola çıkarak, Ortadoğu’nun Batı dünyasına karşı teşkil ettiği sorunların belirgin hale getirilmesinde günümüzdeki Ortodoks Hıristiyanlığının dini ve ideolojik bir sıçrama tahtası olarak işlev görebileceğini rahatlıkla hayal edebiliriz.’[7]

Fuller, Orta-Doğu’daki gelişmelerde, tarihsel olarak varlığını bugünde sürdüren, çoğunlukla göz ardı edilen veya üstü örtülerek görmezden gelinen belirli düşüncele ve dinamikleri ortaya koymaya çalışır. Böylelikle Ortadoğu’da olayların İslami etkenlerin ötesinde neden ve nasıl geliştiğine dair ‘yeni bir bakış’ açısı sunmaya çalışır. Bunu yaparken de 1995 yılında Ian. O. Lesser ile birlikte yazdıkları ‘Kuşatılanlar- İslam ve Batı’nın Jeopolitiği’ raporunda geliştirdiği görüşlerden daha farklı bir yaklaşım içine girer.

‘Kitabın sonunda okuyucuları Doğu-Batı ilişkilerindeki veya Batı ile “İslam” arasındaki mevcut kriz durumunun aslında dinden daha çok siyasî ve kültürel anlaşmazlıklar, çıkarlar, rekabetler ve çatışmalarla ilgili olduğuna ikna edebilmeyi umuyorum. … Oysa mevcut gerilimlerin merkezinde dinin yer almadığı sonucuna vardığımız takdirde ne kadar karmaşık olsalar da bu sorunlarla mücadele etme, hatta çözme olasılığımız oldukça artar. … Neticede anlaşmazlıklar yaşayan dinler değil, devletlerdir.’ [8]

Orta-Doğu’da, İslam dünyasında ortaya çıkan şiddetin de kaçınılmazlığına vurgu yapar. Bu şiddetin İslam’dan değil, emperyalist saldırıdan kaynaklandığını söyler. Dünyanın başka bölgelerinde yaşayan başka halkların emperyalizmin saldırılarına karşı gösterdikleri direnç gibi Orta-Doğu halklarının da direnç gösterdiğini söyler.

‘… Ortadoğu’nun Batı emperyalizmine karşı verdiği mücadelenin nasıl geliştiğini ve antiemperyalist düşünme biçiminin Ortadoğu’nun bugünkü dünya görüşünde önemli bir noktayı teşkil etmeye devam ettiğini rahatlıkla görebiliriz. Ayrıca, Batı dünyasının emperyalist müdahaleciliği konusunda Müslümanların görüşlerinin diğer Asya kültürleriyle aynı olduğunu göstermek adına Çin de dâhil olmak üzere birkaç farklı kültürün antiemperyalist söylemleri ve deneyimleri ile Müslümanlarınkiler arasındaki benzerliklere dikkat çekmek istiyorum.’ [9]

‘… siyasî şiddet kullanımının tartışılabileceği en az üç koşuldan söz etmek mümkündür: Zorba rejimlerin devrilmesi, ulusal özgürlük mücadelesi ve yabancı işgale karşı silahlı direniş.’ [10]

‘Yalın, açık biçimde ifade edilen mesajının yanı sıra, İslam’ın savaşçı kimliği ezilmiş insanları cezbetmektedir. Neticede savaşmaya hazır bir dindir.’ [11]

Emperyalist yönetim anlayışının Müslüman ülkelerindeki yönetim yapılarını parçalayarak, geleneksel kurumları yıkarak ve kültürel kalıpları altüst ederek Müslüman dünyasının doğal gelişimini bozduğunu, kültürel yapılarını alt-üst ettiğini, sömürdüğünü söyler. Bu durumun farkında olan Orta-Doğu halklarının da sömürgeci Batı’ya tepki duyduklarını belirtir. Soğuk Savaş sonrası ABD’nin Orta Doğu’da giriştiği askeri müdahalelerin bölgedeki tepkileri daha da arttırdığına dikkat çeker.

‘Tüm bunların sonunda, direnişin temel nedeninin İslam, medreseler veya radikal ideoloji olduğunu iddia etmek analitik olarak pek sağlıklı değildir. Direniş ile şiddet içerikli tepkilerin oluşumu ve canlandırılmasında dinî ve ideolojik etkenlerin belirli ölçüde rol oynadığına elbette şüphe yoktur, ama bunlar kesinlikle sorunun kaynakları değildir. Sorunun kaynağını karıştırmak gibi bir lüksümüz olabilir mi? Ya da yüzyıllardır Batı yüzünden türlü sıkıntılar yaşamış olan insanların aslında Müslüman olmasalardı bu sıkıntıları pek de önemsemeyebileceklerini varsayabilir miyiz?’ [12]

Fuller, Orta-Doğu’nun antiemperyalist mücadele geleneğinin günümüzde İslam aracılığıyla sürdürüldüğünü belirtiyor.

‘İslam’ı bir kenara koyarsak, Ortadoğu Batı’ya karşı direnişini başka ne türlü formüle edebilir? İnsanlar hangi sancak altında toplanabilir? Nasır’ın yönetimindeki Mısır’da Arap milliyetçiliğinin 1950 ve 60’lı yıllarda böyle bir araç olarak kullanıldığını görmüştük. Ne var ki bu araç başarılı olamayacak, İngiliz-Fransız-İsrail askerî birliklerinin ortak görev kuvveti 1956 yılındaki Süveyş krizinde Nasır’ı devirmeye çalışacaktı. Marksizm-Leninizm de ideolojik bir araç olarak parlak bir dönem yaşamış olsa da neticede çok az şeyi değiştirebilmişti. Dolayısıyla, bölgenin kültüründe derin kökleri olan ve bölgenin davası adına halkın desteğini alabilme kabiliyetine sahip İslam, en azından öngörülebilir gelecek için, en yeni ve en güçlü ideolojik eylem aracıdır.’ [13]

Dolayısıyla var olan antiemperyalist direnişin doğru değerlendirilmesini ve direnişin de son derece doğal ve beklenen bir durum olduğun vurgular.

‘Amerikan karşıtlığı tamamen jeopolitik durumla ilgilidir, dinle değil [14]. …

Neticede jeopolitik durum dine baskın gelir -bu bağlamda İslam, Batı’nın gücüne ve niyetlerine karşı kuşkunun veya korkunun yarattığı geniş jeopolitik kekin üzerindeki kremadan başka bir şey değildir.[15]

Sömürgecilik ve emperyalizmden kaynaklanan sorunlar İslam olmasaydı da aynı ölçüde yaşanırdı.’ [16]

‘İslamsız Dünya’ kitabıyla, Fuller, ABD’nin politika yapıcıları ve yürütücülerini ‘İslam olgusunu’ düşüncelerinin merkezine koymamaları konusunda uyarır. Onları yeniden nesnel dünyaya çekmeye çalışır. Böylelikle de ABD’nin bölge politikalarını oluşturan ve yürüten kesimlerin, kendi yarattıkları yanılsamalar dünyası içine düşerek yanlış politikalara yönelmelerini engellemeye çalışır.

‘Bu kitabın başlığından yola çıkarak, Washington’un Ortadoğu politikalarını oluştururken sanki İslam hiç var olmamış gibi hareket etmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Bölgedeki meselelerin büyük çoğunluğu, bir açıklama veya etkin unsur olarak İslam’a başvurulmadan ele alınıp çözülebilecek türdendir. Aslında İslam’ın bir açıklama olarak görülmesi meselelerin açık biçimde görülmesini engeller. İslam, özellikle en aşırı ideolojik biçimiyle bile, bu tür sorunları karmaşıklaştırabilir, şiddetlendirebilir, ama kesinlikle yaratmaz. Oysa söz konusu meseleler ve sorunlar, her ne kadar İslâmî (kültürel) söyleme büründürülmüş olsalar da dinle ilgisi olmayan, bölgedeki farklı, somut siyasî, ekonomik ve yetersiz eğitim gibi sosyal sıkıntılardan kaynaklanmaktadır.’ [17]

ABD’nin Orta-Doğu politikalarının belirlenmesinde etkin olan G. Fuller’in bu değerlendirmeleri, ABD emperyalizminin Orta-Doğu politikalarını yürütmede geliştirdiği ve kullandığı siyasi İslam stratejisindeki değişimi ve gelişimi de ortaya koymaktadır. Orta-Doğu’daki ABD politikalarına, askeri müdahalelerine halkın gösterdiği tepki ve direnişi, İslamcılığın Batı karşıtlığı içine kanalize etmeye çalışır. İslamcıları anti-emperyalist bir hareket olarak sunar. Millici ve sosyalist devrimci hareketlerin geçmişteki anti-emperyalist tutumları ile İslamcı Müslüman Kardeşler örgütünün işbirlikçiliklerini özdeşleştirerek tarihsel bir devamlılık vurgusu içinde antiemperyalist mücadele ve tarih anlayışını da revize eder. Amerikancı radikalinden ılımlısına kadar tüm İslamcıları anti-emperyalist bir direniş hareketi olarak pazarlayarak onların işbirlikçiliğini gizler. Millici ve sol hareketlerin olumlu mirası üzerinden dinci-gericiliği aklamaya ve haklı çıkarmaya çalışır.

 

Devam edecek…

Gelecek yazı: Kitaplar üzerine kısa değerlendirme yazısı, ‘Kitaplar Üzerine Birkaç Söz’

 

[1] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 9

[2] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 155

[3] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 9

[4] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 10

[5] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 10

[6] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 17

[7] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 18

[8] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 22

[9] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 20

[10] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 310

[11] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 290

[12] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 288

[13] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 289

[14] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 199

[15] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 202

[16] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 261

[17] İslamsız Dünya, Graham E. Fuller, Profil Yayıncılık, 2012 4. Baskı, s 321

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. orhan karakuş

    “mesele jeo politiğin direnişidir…”. rasyonelite böyle saptar… EL cevap ön asyalı toplumcu yurtsever olunmalıdır…bir cümle ile nefsi akıl rasyonalisttir… emperyalizmin problemi gönül demindeki dugusal ve irrasyonel akıldır… bizim meselemiz daha kompleks bir uzayda çözümü aramak olmalıdır… bu realitelere sıkşımadan sulh ,hakkaniyet,razılık ve faziletli olalabilmek için kapsamlı bakış onurlu duruş ile gidişattaki hale kalite getirebilmektir…baki selamlar…

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!